Bazı yerler vardır
haritada bir noktadır
ama bazı hafızalarda
bir ömürdür.
Selağzı mesela…
Bir meydandan fazlası;
annemin sesiydi uzaktan,
babamın adımlarının yankısı,
çocukluğumun
ilk kez kalabalığa karıştığı yerdi.
Dikkatimi çeker hâlâ,
Amasya fotoğraflarına her baktığımda
gözüm hep onu arar.
Çünkü bilirim,
bir şehrin en çok bakılan yeri
en çok yaşanmış olanıdır.
Selağzı
Amasya’nın kalbiydi.
Kızılay’ıydı,
Taksim’i,
bazen de kaderiydi.
İnsanlar orada sevinir,
orada üzülür,
orada beklerdi.
Hamamın buharı
taş duvarlara sinmişti.
İşyeri kepenkleri
sabahın köründe açılır,
taksi durağı
geceyi hiç uyumadan karşılar,
meydan
hep ayakta kalırdı.
Kıraathanelerinde
zaman yavaşlardı.
Meyhanelerinde
insan kendine biraz daha yaklaşırdı.
Bir kadehte
memleket konuşulurdu,
bir sigarada
hayat.
Adı değişti sonra…
Yavuz Selim dediler.
Ama bilmediler
isimler değişse de
hatıraların yerinden oynamadığını.
Benim gönlümde
hep Selağzı kaldı.
Keşke
12 Haziran denseydi.
Keşke tarih
meydanlara daha cesur isimler verebilseydi.
12 Eylül geldi,
Gazi Anıtı dikildi,
taş büyüdü
ama acı da büyüdü.
Ne zaman
eski bir fotoğraf düşse önüme,
zaman
geri geri yürür.
Çocukluğum
meydanın ortasına çöker.
27 Mayıs’la değişen yüzü
bir film gibi akar gözlerimde.
Ortadaki iki havuz,
ışıklı fıskiyeler…
Sanki çağın umudu
suyun içindeydi.
Şuayip Usta’nın tandırı…
O koku hâlâ burnumda.
Ekmek değil,
sanki çocukluk pişerdi orada.
Çağlayan Kahvesi doluydu yine.
Önünde çay içenler
hayatı seyrederdi.
Salonda tavla taşları
kader gibi düşerdi masaya.
Anastra oynanır,
zaman unutulurdu.
Demirali ve ailesi
ayakkabıları değil
günleri parlatırdı.
Şerif Abi’nin gülüşü
meydanın eksik parçasıydı.
Taksiciler…
Ah o taksiciler.
Amerikan arabaları
güneş gibi parlar,
muhabbet
yol parası yerine geçerdi.
Amasya’nın tomografisini
en iyi onlar çekerdi:
kim kime küsmüş,
kim borçlu,
kim aşık…
Meydan
sadece taş değildi.
Bir siyasi arenaydı.
63 Kıbrıs’ta
Makarios posterleri yandı.
Bayraklar tutuştu,
öfke yükseldi.
İnönü geldi,
Demirel konuştu,
Ecevit seslendi halka.
Selağzı
halkın kürsüsüydü.
Güneş
orada doğardı,
orada batardı.
Devlet yanı başındaydı;
hükümet, belediye, karakol
birbirine bakardı.
Şehir Kulübü’nün balkonunda
şehrin büyükleri
demlenirdi.
Ah Amasya…
Selağzı yok artık.
Taşlar duruyor belki
ama ruh göç etti.
Şimdi biz
arkeolog gibiyiz.
Fotoğraflara bakıp
anı kazıyoruz.
Topraktan bir sevinç çıkıyor,
bir acı.
Gözlerimiz doluyor.
Yüreğimiz titriyor.
Engel olamıyoruz
akan gözyaşlarına.
Ama ne kalıyor geriye?
Hoş bir seda…
Bir avuç hatıra,
bir ömür memleket sevdası.
Ve insan anlıyor ki,
bazı meydanlar yıkılmaz;
sadece
insanın içine taşınır.
Ve Selağzı konuşuldukça susmaz, hatıralara nazire yaparcasına.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder