28 Mayıs 2026

YILDÖNÜMÜ

Darbe değildi Gezi,
külliyen yalan.
Bir isyandı;
doğrunun, güzelin, vicdanın
başkaldırısıydı.

Ağaç olup çoğaldılar önce,
sonra orman oldular
sevginin bahçesinde
omuz omuza.

Yürüdüler, haykırdılar,
coştular meydanlarda;
“Bu memleket bizim…”
türküleri düştü dillere.

Kavga büyüdü.
Sarsıldı iktidar,
korktukça sertleşti.
Yığınlar gürledikçe
ölüm yağdı gökyüzünden.

Düştü toprağa fidanlar.
Karardı gözler,
eksildi hayatlar.
Ama direnenlerin yüreği
geri çekilmedi.

Mücadele haklıydı,
direniş onurlu.
Lâkin saraylarda yaşayan efendiler
genç bedenler geçerken önlerinden
saklandılar gölgelerine.

Siperleri devletti;
asker, polis, toma, akrep…
Bir memleketin vicdanına
derin bir yara bıraktılar,
insanı insanlığından utandıran.

Macit CÜNÜNOĞLU

BAYRAMLIK

Bayram da geldi…
Eskiden olsa içim kıpır kıpır olurdu,
gece erkenden ütülenirdi kısa pantolonlar,
ayakkabılar baş ucunda bekler,
evin içinde bir telaş, bir sevinç dolaşırdı.

Şimdi bayram,
biraz sessizlik getiriyor kapıma.
Bir sandalye eksik sofrada,
bir ses eksik evin içinde,
bir gölge çekilmiş hayatın kıyısından.

Ah çocukluğumun bayramları…
Şeker kokardı sokaklar,
kapılar ardına kadar açık olurdu.
Bir el saçımızı okşar,
bir ses “gel bakalım” derdi.
Harçlıkların bereketi değil,
sevginin bolluğuydu bizi zengin eden.

Sabah ezanıyla uyanırdı mahalle.
Yeni elbiseler biraz büyük alınırdı nasılsa,
“Seneye de giyersin” denirdi gülerek.
Bir mendile sarılmış kolonya kokusu,
bir tabakta lokum,
bir köşede eski hatıralar…

Şimdi aynı takvim dönüyor yine.
Bayram yine geldi işte,
ama bazı insanlar
yalnızca hatıralarıyla gelebiliyor.
Bir türkü çalınca içim sızlıyor,
bir ud sesi değince geceye
sanki yıllar geri dönecek sanıyorum.
Kapı açılacak da
“Haydi hazırlan, bayram namazına geç kalacağız”
diyecek biri bekliyorum.
Olmuyor…
Zaman, eksilenleri geri getirmiyor.

Yine de biliyorum;
sevdiklerimiz tamamen gitmiyor bu dünyadan.
Bir eski fotoğrafta gülümsüyorlar bazen,
bir şarkının içinde oturuyorlar usulca,
bir bayram sabahı ansızın
kalbin tam ortasında beliriyorlar.

Bu bayram da
göğe bakıp sessizce anacağım canlarımı.
Bir dua gibi geçecekler içimden.
Belki gözlerim dolacak biraz…
Ama bilin ki,
özlemek de sevgiden kalan bir bayramdır.

Macit CÜNÜNOĞLU

26 Mayıs 2026

İÇSEL YOLCULUKLAR

Bir yanım Yeşilırmak kıyısında kaldı,
bir yanım uzak şehirlerin kalabalığında.
İnsan doğduğu toprağı terk 
etse de
içindeki memleketi nereye bırakır?

Amasya…
Adını ansam tarih düşer dilime;
kaya mezarlarında yankılanır geçmiş,
kalenin burçlarında rüzgâr gibi dolaşır çocukluğum.
Ama sorarım şimdi;
hangi yüzündür sevdiğim,
dünkü mü, bugünkü mü?

Bir sabah bakıyorum,
ırmak akıyor yine ağır ağır;
ama kıyısında eski sesler eksik.
Yalıboyu evleri suskun,
çınarların gölgesinde
eskisi kadar derin değil sohbetler.

Bir şehir yalnız taşla değişmez meğer,
ruhu eksilirse yorulurmuş.
Park gider, beton gelir;
anı gider, hesap gelir.

Bir vakit çocuk sesleriyle dolan meydanlar
şimdi aceleye teslim.
Yine de küs değilim sana Amasya.
Kırgınım belki,
ama sevda biraz da yaralı kalmaktır.

İnsan memleketine darılmaz bütünüyle;
en çok da sevdiğine içerler.
Bir hekim gelir, bir başkası gider,
isimler değişir siyasetin tabelasında.

Ben hâlâ aynı soruyu taşırım içimde:
Bir kent nasıl yeniden kendisi olur?
Neden bir tiyatro yükselmesin yıkılanın yerine?
Neden Yeşilırmak biraz daha nefes almasın?
Neden çocuklar geçmişi sadece kitapta değil,
yaşayan sokaklarda görmesin?

Ey benim eski zaman kokan şehrim,
sana ağıt değil, çağrı bırakıyorum:
Biraz vicdan, biraz estetik,
biraz tarih bilinci yeter bazen
bir memleketi ayağa kaldırmaya.

Ve biliyorum…
Bir gün yeniden akşam olur Yeşilırmak’ta,
çaylar demlenir, dostlar çoğalır.
Bir çocuk göğe bakıp umutlanır.
İşte o vakit
“Amasya geri dönmüş” derim,
sessizce, içimden…

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Mayıs 2026

HOŞ BİR SEDA

Sel gider, kum kalır…
Bir kaos daha geçer ömrümüzden,
meydanların gürültüsü diner,
duvarlara asılan sözler solar.
Geriye, ağır bir sessizlik kalır,
bir de içimize çöken
adı konulmamış keder.

Sabah olur, güneş doğar güya,
ama eksik bir şey vardır havada.
Çayın demi kaçar,
ekmek küçülür sofralarda,
insan, cebindeki yalnızlığı yoklar gibi
bakakalır vitrindeki hayata.

Bir memleket düşünürüm sonra;
yorgun, kırgın, biraz küskün…
Adalet uzak bir istasyon sanki,
tren çoktan geçmiş de
biz peronda unutulmuşuz gibi.
Her itiraz bir gölgeye çarpıyor,
her umut biraz daha
içine kapanıyor gecenin.
Ne garip…
Aynı göğe bakıyoruz hep birlikte,
ama başka başka karanlıklar taşıyoruz içimizde.
Kimi kabullenmiş susmayı,
kimi hâlâ kırgın bir inadın kıyısında.

Ben ise bir eski zaman yolcusu gibi
dalgın ve yorgunum.
Soruyorum kendime bazen:
Bir ülke ne zaman yorulur?
İnsan ne vakit vazgeçer umut etmekten?
Ve neden bazı akşamlar
gökyüzü bile kederli görünür insana?

Sonra müziğe sığınıyorum…
Mahler ağır ağır geçiyor içimden,
Dadaloğlu uzak bir dağdan sesleniyor,
Tatyos, eski bir yaranın yerini yokluyor sanki.
Bir rembetiko düşüyor geceye,
kederin dili oluyor usulca.
En sonunda bir ses geliyor derinden,
eski bir dost gibi,
yaraya dokunmadan kanatan.

Hayat yine de sürüyor işte.
Bir pencereye vuran akşam ışığında,
ansızın esen bir rüzgârda,
uzaktan gelen çocuk seslerinde.

İnsan kırılıyor ama
tam kopamıyor hayattan.
Dertler gelir geçer belki,
zaman da alır öfkesini herkesin.
Ama bazı geceler kalır insanın içinde;
bir şarkı gibi, yarım bir hatıra gibi.
Ve gök kubbede yankılanır yalnızca
kederli bir insan sesinin izi
hoş bir seda misali.

Macit CÜNÜNOĞLU

24 Mayıs 2026

GEL DE İÇME!

Akşam yine usulca çöktü omuzlarıma,
bir şarkı dolanıyor odanın içinde,
sesinde biraz hüzün,
biraz memleket yorgunluğu.
Kadehe eğiliyorum bazen,
dertleri küçültmek için değil,
yalnızlığın sesini bastırmak için belki.

Çünkü insan,
bazı geceler kendi içine fazla sığmıyor.
Bir ömür geçti göz açıp kapayıncaya dek.
Sevdiklerimiz eksildi sofralardan,
dostluklar azaldı,
hatıralar çoğaldı.

Ve insan anlıyor sonunda;
zaman en büyük öğretmenmiş meğer.
Memleket desen…
Bir yanı hâlâ çocukların gülüşü kadar güzel,
bir yanı haber bültenleri kadar karanlık.
Emek pahalı, umut ucuz,
adalet çoğu zaman gecikmeli bir tren gibi.

Gençler bavullarını hayâlleriyle topluyor,
emekliler market raflarında
eskiden kalan hayatı arıyor.
Bir yanda ekranlardan yükselen büyük sözler,
öte yanda mutfakta eksilen ekmek.

Kimse yüksek sesle söylemese de
herkesin içinde aynı soru:
“Bu kadar yükü daha ne kadar taşır insan?”
Ama yine de…
bir simit paylaşan iki arkadaşta,
sokak kedisine su koyan yaşlı bir elde,
sessizce birbirine omuz verenlerde
bir memleketin hâlâ yaşadığını görüyorum.

Belki de mesele budur;
karanlığa baka baka
ışığı unutmamak.
Öyleyse gel de içme…
Ama kedere teslim olmak için değil;
bir gün gerçekten
güzel günler göreceğiz diye,
yarım kalan umutların şerefine…
Kadehler biraz da yarınlara kalksın.

Macit CÜNÜNOĞLU

22 Mayıs 2026

İÇİMDEKİ DÜNYA

Bir ülke düşünür insan bazen,
adını söylerken bile boğazında 
bir düğüm büyür.
Sabah olur, gün ışır güya,
ama güneş bile isteksiz doğar çatılara.

Pencereler açılır açılmasına da
kimsenin içine temiz bir hava dolmaz artık.
Sanki gökyüzü yorulmuştur,
kuşlar bile alçaktan uçar.

Hukuk, eski bir kitabın
tozlu sayfalarında unutulmuş bir kelime gibidir.
Adalet, herkesin dilinde
ama kimsenin avucuna değmeyen bir yağmur.

İnsan konuşmaktan çok susmayı öğrenir böyle zamanlarda,
çünkü bazı sessizlikler
çığlıktan daha ağırdır.

Ve mutsuzluk…
Öyle gelip geçici bir misafir değildir.
Bir sandalye çeker evine,
akşam sofralarına oturur seninle.
Çayın soğur fark etmezsin,
haberler akar ekrandan
ama hiçbir cümle geleceğe benzemez.

Bir zamanlar umut dediğin şey
sabah erkenden kapını çalan bir dosttu.
Şimdi gecikmiş trenler gibi
gelip gelmeyeceği belli değil.
Takvimler değişiyor, mevsimler geçiyor,
ama insanın içindeki kış
aynı yerde bekliyor.

İçine kapanırsın sonra.
Kalabalıkların ortasında bile
kimseye görünmeden yürümeyi öğrenirsin.
Bir şehrin en gürültülü caddesinde
sessiz bir gölgeye dönüşür insan.
Konuşsan anlaşılmayacakmış gibi,
susunca eksilecekmiş gibi…

İşte tam da böyle vakitlerde
kapıyı usulca sanat çalar.
Bir şiirin içinden geçerken
kendini yeniden duyarsın.
Bir kemanın kırık sesi
kalbinin pasını söker.
Eski bir film,
unuttuğun duyguları getirir önüne.
Bir türkü vardır bazen,
insanın omzuna başını koyup ağlar sanki.
Bir ressamın yarım bıraktığı gökyüzünde
kendini tamamlarsın.
Bir romanın arasında
kaybettiğin cesareti bulursun.

Çünkü sanat,
yalnızca güzellik değildir.
Bir sığınaktır biraz da.
İnsan kırıldığında içine girdiği,
yaralarını saklamadan durabildiği bir yer.

Belki dünya değişmez hemen,
belki sabah yine ağır gelir,
belki haberler yine içini daraltır.
Ama bir şiir düşer masanın üstüne,
bir şarkı başlar ansızın,
ve insan bütün karanlığına rağmen
bir gün daha dayanmanın yolunu bulur.
Çünkü bazen
umut büyük meydanlarda değil,
bir dizenin tenha yalnızlığında yaşar.

Macit CÜNÜNOĞLU

21 Mayıs 2026

ANILARIN RÜZGÂRI



İstanbul…
Seni düşününce bir martı çığlığı düşer içime,
bir vapur düdüğü bölüverir suskunluğumu.

Bu şehir var ya,
hem kucaklar insanı
hem de tek başına bırakır kalabalığın ortasında.

Bir yanım eski zamanlardan gelir,
taş kaldırımlı sokaklardan,
çay buğusuna karışmış memleket özleminden.

Bir yanım bugün,
bir yanım yarın,
bir yanım inadına umut…
Sabah olur,
güneş usulca süzülür
Boğaziçi üstüne.
Martılar açlığını değil yalnızlığını bağırır sanki,
insan kalabalığı akar gider;
kimi aşka yetişir,
kimi ekmeğe,
kimi de kendi içine düşer sessizce.

Derler ki:
Bu şehir yorar adamı.
Doğrudur.
Bir bakarsın omuzlarında yüzyılların yükü,
bir bakarsın bir çocuk gibi gülümser sana
bir akşam vakti
Kız Kulesi kıyısından.

Ben İstanbul’u biraz da hatıralarımda severim.
Kaybettiklerim yürür sokaklarında,
sesleri karışır rüzgâra.
Bir dost kahkahası geçer içimden,
bir eski şarkı dokunur omzuma,
ve insan anlar
anı dediğin şey
bazen bir semt kadar eski,
bazen bir bakış kadar yakın.

Ey İstanbul!
Sen biraz kavga,
biraz sevda,
biraz yorgun işçi elleri,
biraz gençliğin cebindeki son umut…
Ama ne olursa olsun
yaşamak senden geçiyor sanki;
acıyla, özlemle, dirençle.

Ve bilinsin:
Bir insan geçmişini 
sırtında taşır da
yenilmez yine.
Bir şehir insanın içine 
işler de
kolay kolay çıkmaz.

İstanbul…
Sen şimdi gecenin koynunda
ışıklarını yakarken,
ben yine hayata dair
küçük bir umut bırakıyorum
yarınların yüreğine.

Macit CÜNÜNOĞLU

ANILARIN RÜZGÂRI

Amasya, seni düşünürken her bahar bir başka açıyor içimde.
Yeşilırmak gibi akıp giden zaman, çocukluğumun kıvrımlarında duruyor.

Kral mezarları, Kızlar Sarayı, sarnıçlar;
tarihin sesini duyuyorum her adımda.
Herodot’un izinde ben de bir yolcuyum;
geçmişin gölgesinde, geleceğin ışığında.

İstanbul diyorlar ona, bir başka dünya;
ama benim kalbim, köklerimle Amasya’da.

Sevgiler, anılar, kökler;
bir devrimci yüreğin, bir çınarın sesi gibi.
Ve bil ki, her şiir bir vatan, her yolculuk bir umut.

Macit CÜNÜNOĞLU

20 Mayıs 2026

AMASYA’YA SIĞINIRKEN

Daraldıkça dünya,
evin duvarları üstüme yürüdükçe,
gönlüm alır başını gider
çocukluğumun şehrine;
Amasya’ya…

Çünkü bilirim,
insan bazen memleketine sığınır
bir türkü gibi,
bir çocukluk hatırası gibi.
Burada beton göğü kapatırken,
güneş yüksek duvarların arasında yorulurken,
sen gelirsin aklıma Amasya;
dağlarına yaslanmış eski zaman sabrı,
ırmağında usul usul akan ömür gibi.

Bir yanım İstanbul’un yorgun sokaklarında,
bir yanım Yeşilırmak kıyısında kalmış hâlâ.
Akşam serinliği inerdi ya eskiden,
serçeler telaşla yuvasına döner,
bir çayın buğusunda memleket kokardı insan.

Şimdi diyorum ki:
Ne çok eksilmişiz meğer…
Göğe bakmayı unutturmuş şehirler,
bahçeleri susturmuş betonlar.
İnsan kendi yaşadığı yere yabancı olur mu?
Oluyormuş…

Oysa sende başka akardı zaman Amasya.
Kale uzaktan sessizce göz kırpar,
kaya mezarları akşamı beklerdi sabırla.

Eski konakların pencerelerinde
geçmiş otururdu ince bir hüzün gibi.
Belki de bundandır
her sıkıldığımda sana dönmem içimden.
Bir sığınak gibi,
bir anne sesi gibi,
yarama iyi gelen eski bir türkü gibi…

Ve bugün yine uzaktan sesleniyorum sana:
Ey çocukluğumun şehri,
ey içimde hâlâ serin akan memleket…
Bir gün gelir de yorulursam bu hengâmeden,
bil ki dönüşüm sanadır.

Çünkü insan
en çok doğduğu toprağı özler;
ve bazı şehirler
yalnız şehir değildir,
ömrün kalbidir.
Amasya…
Sen hâlâ içimde
bozulmamış bir gökyüzüsün.
Bu gerçeği böyle bil.

Macit CÜNÜNOĞLU

18 Mayıs 2026

BİR BAHAR SABAHI

Bugün pazartesi 
Güneşli bir İstanbul sabahı.
Gökyüzü mavi değil yalnız,
eski bir çocukluğun yüzü kadar duru.
Hafif serinlik dokunuyor tenime,
bir annenin sabah eli gibi.

Bahar gelmiş…
Kimseye sormadan, kimseyi beklemeden.
Çiçekler utangaç bir sevinçle açıyor gözlerini,
martılar denizin üstünde beyaz harfler çiziyor,
kuşlar başka ötüyor bugün;
sanki unuttuğumuz bir türküyü hatırlatır gibi.

Ve hayat,
bütün yaralarımıza rağmen
ısrarla omuzlarımızdan tutup kaldırıyor bizi.
Gönüller yorgun belki,
yürekler eski bir yangının külleriyle örtülü…
Ama bahar söz dinlemez;
en derin acının içine bile
bir tomurcuk bırakır inadına.

Nazım’ın ceviz ağacı uyanmış
Gülhane Parkı’nda.
Gölgesine şiir serpiyor rüzgâr.
Bir yerlerden
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür…”
diye geçiyor zaman.

Orhan Veli İstanbul’u dinliyor yine,
gözleri Boğaz’ın uzak mavisinde.
Yelkovan kuşları telaşlı,
deniz eski bir hikâyeyi anlatır gibi.

Aşiyan Müzesi’nde
Tevfik Fikret suskun.
Bir yamaçtan aşağı
saltanatın gölgesine bakıyor
Yahya Kemal.
Az ötede, zamanla kavgalı bir huzur içinde
Ahmet Hamdi Tanpınar,
ve aşkın yaralı aynasında
Attilâ İlhan…

Yeşilçam,
eski bir rüyanın kırılmış aynası şimdi.
Siyah beyaz umutlar dolaşıyor sokaklarda,
onurlu yoksulluğun sesini bırakmış geriye.
Orhan Kemal
bir fabrikanın gölgesinde hâlâ iş arıyor sanki,
cebindeki yoksulluğu ekmeğe bölüştürür gibi.

Dostu
Fikret Otyam
inatla renk sürüyor hayata;
Akdeniz’den İstanbul’a umut gönderiyor.
Ada vapurları sessiz bugün.
Bir şiirin yarım kalmış dizesi gibi.
Gözler
Sait Faik'i arıyor
Burgaz kıyılarında.
Komşusu
Hüseyin Rahmi Gürpınar
her zamanki hüznüyle bakıyor zamana.

Martılar bağırıyor göğün çatlak yerlerinden.
Hatıralar resmî geçit yapıyor içimizden.
Köşe başında
Ahmet Rasim,
eski bir çilingir sofrasının buğusunda.
Babıâli yokuşunu ağır ağır çıkıyor
Aziz Nesin’in gölgesi.
Bir masada rakı hâlâ eksik,
bir dost sesi kadar yarım İstanbul.
Bugün
Şemsi Paşa Camii kıyısı neşeli görünse de
içimiz aynı değil.

Çünkü gözlerimiz kömür karası,
yarınlarımız yorgun.
Bir memleket ağır geliyor omuzlara,
bir şehir utanıyor kendi sessizliğinden.

Ve ben,
Marmara’nın yüzüne eğilip
boğaza karşı sesleniyorum:
Ey güzel İstanbul!
Nasıl taşıdın bunca yorgunluğu?
Nasıl büyüttün kendi gölgende
sana yabancı kalanları?

Martılar susuyor.
Deniz başını eğiyor.
Bahar bile mahcup bugün;
çünkü bazı karanlıklar
güneş doğunca geçmiyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

16 Mayıs 2026

MEMLEKETİM AMASYA

Bir şehir değil yalnızca,
ömrümün ilk nefesi senin koynunda açtı gözlerini.
Çocukluğum senin sokaklarında büyüdü,
gençliğim akşamlarına tutundu.

Ah Amasya…
Bir başka sevilir sende gökyüzü,
bir başka akar zaman.
Sabahın serinliği düşer dağlarından,
akşam olunca eski bir türkü çöker yamaçlarına.

Yeşilırmak öğretmendi bana;
akıntısında cesareti öğrendim,
serinliğinde sabrı.
Kimi zaman suya bıraktığım hayâllerim,
bir çocuk yüreğiyle uzaklara yüzdü.

Bağların vardı…
Toprak kokan elleriyle insanı büyüten,
üzüm salkımlarında bereket saklayan.
Toprağın anam gibi sıcak,
rüzgârın baba nasihati kadar içtendi.

Sen tarihtin biraz da;
taşına dokunsam geçmiş konuşurdu.
Kalende bir direniş,
dar sokaklarında nice 
ömürlerin izi.

Medeniyet dediğin, sende sessizce kök salardı.
Ben senden öğrendim memleket sevmeyi;
bir ağaca selam vermeyi,
komşunun derdini kendi derdi bilmeyi.

Belki çok şehir gördüm,
çok kapıdan girdim çıktım ama
hiçbiri senin gibi “hoş geldin” demedi yüreğime.

Ah Amasya…
İnsan kaç yaşına gelirse gelsin
dönüp çocukluğunu arıyor bir gün.
Ben çocukluğumu sende bıraktım;
biraz ırmak kıyısında,
biraz bağ bozumu akşamında,
biraz da içimde hiç dinmeyen memleket özleminde.

Macit CÜNÜNOĞLU

15 Mayıs 2026

İKİ DÜNYAM

Bir yanım bahara inanır hâlâ,
serçelerin kanadında sabah arar.
Gülümserim çoğu zaman,
çünkü hayat dediğin şey
bir çocuk kahkahası kadar kısa,
bir dost selâmı kadar kıymetlidir.

Ama öte yanım karanlıkta yürür.
Ülkemin üstüne çöken ağır bulutlar
geceler boyu içimi yoklar.
Adalet diye çıktığımız yolların
suskun duvarlara çarpmasını
kolay kabullenemem.

Özgürlük dedik,
eşitlik dedik yıllarca.
İnsan insanı incitmesin istedik.
Bir lokma ekmek için
onuru eğilmesin emekçinin.
Fakat şimdi sokaklarda
yorgun yüzler dolaşıyor;
işsizlik, paslı bir bıçak gibi
geleceği kesiyor ortadan.

Bir yanım buna üzülüyor işte.
Çünkü memleket dediğin
yalnızca toprak değildir;
bir annenin sessiz bekleyişi,
bir çocuğun yarım kalan düşüdür.
Yine de umudu bırakmıyorum.
Yetmiş altı yaşımda bile
içimde direnen bir ışık var.

Belki bir kitap sayfasında,
belki Brahms’ın piyanosunda,
belki de uzak kaldığım
sevgili İstanbul’un martılarında…

Bazen gözlerimi kapatıyorum:
Galata’da bir akşamüstü,
ıslak kaldırımlarda dolaşıyorum yeniden.
Boynumda fotoğraf makinem,
hayat omzuma hafifçe dokunuyor.
Ve anlıyorum
insan yalnız acıyla yaşamıyor.

Bir ülke ne kadar yorulursa yorulsun,
bir yerlerde mutlaka
iyiliği büyüten insanlar kalıyor.
İşte benim iki dünyam bunlar:
Biri hüzünle kararmış,
biri inadına aydınlık.

Ve ben ikisinin arasında
ince bir köprü gibi duruyorum.
Yıkılmadan.
Eksilmeden.
Gülümsemeyi unutmadan.

Macit CÜNÜNOĞLU

12 Mayıs 2026

ARTIK SIKILMADIK MI?

Bugün kızım Sıla sayfamızın konuğu; Hıdırellez esintilerini paylaşmış, umarım ilginizi çeker.

Bugün Hıdırellez. 
Ritüellerin arasında bırakmak istediklerimizi bir kağıda yazıp yakmak var.

Fikir ayrılıklarında, sonuna kadar kendi fikrini savunanlardan. 
Dinlemeden konuşanlardan. Kabalıktan. 
Sabit fikirli insanlardan. 
Sadece kendini anlatanlardan.

Yaptığınızı da yapamadığınızı da sert bir dille eleştirenlerden. 
Takdir bilmeyenlerden, teşekkür etmeyenlerden. 
Gidiş yolundan puan vermeyip çabayı görmeyenlerden. 

Size tavsiye ve akıl verirken kendi hayatına dair hiçbir farkındalığı olmayanlardan.

Kendi söylediklerinin, yaptıklarının, duygularının sorumluluğunu almak yerine sadece karşı tarafı suçlayanlardan  ve her şeyden şikayet edenlerden.

Sahip olduklarına odaklanmak yerine olmadıklarıyla ilgili söylenip duranlardan. 
Sizi desteklemek yerine aşağı çekenlerden. 
Çöplüğünü üstünüze boşaltanlardan. 

Başarılarınızla mutlu olmayanlardan. 
Derdinizle mutlu olanlardan. Hasetlikten. 
Hakkınızda hiçbir doğruluğu olmayan şeyleri sıfır rahatsızlıkla başkasına anlatanlardan. 
Kendinden çok başkaları ile uğraşanlardan. 

Sahte mutluluk çabalarından. 
Mutsuzluğa tahammülsüzlükten. 
Sahte yüzlerden... 

Sürekli güzel, bakımlı, akıllı, doğru olmaya çalışmaktan 
bıkmadınız mı? 
Sürekli onaylanma ihtiyacından, görülme arzusundan. 

Geldiğimiz nokta:
Güzel kelimeler konusunda cimriliğimiz tavan yaptı. 
Günaydın demez olduk. 
Kolay gelsin demez olduk. 
Özür dilemek yanından geçmeyiz.  
Yapılandan çok yapılmayanın peşine düştük. 

Hep yargı. 
Hep eleştiri. 
Birilerini düzeltme çabası, olmadı hemen cezalandırma.

Bence insanlık olarak bırakmamız gerekenlerin listesi çok uzun, duygusal yüklerimizden, birikimlerimizden ve tortularımızdan kurtulup bahar temizliğini içimizde, kendimizde yapmalıyız.

Biz ne yaparsak yapalım, hayat akmaya devam ediyor. 
Her şey bizim için, biz hazır olsak da olmasak da.

İçimizdeki baharın uyandığı bir Hıdırellez olsun  🌿

SILA

10 Mayıs 2026

ANILARDAN YARINLARA

Altı yedi yaşındayım,
Gümüşlü Mahallesi’nde
ahşap kokulu bir evin içinde büyüdüm.
Annem mutfakta,
Talisman ocağın üstünde kabak kızartır,
akşamın içine ince bir yağ kokusu yayılırdı.
Radyoda bir Rumeli türküsü…
Birden annemin gözlerinden
sessizce yaşlar düşmeye başlardı.

O an öğrendim:
İnsan bazen hiç gitmediği yerlere bile özlem duyarmış.
Çünkü annem
kundakta ayrılmıştı Selanik/Usturumca'dan.
Ama demek ki toprak
insanın içine bir kez düşmeye görsün,
ömür boyu çağırıyor insanı.

Ben de sonra anladım;
Amasya neden içimde böyle sızlıyor…
Yeşilırmak’ın kıyısında
çocukluğumu bıraktım biraz.
Birazını akıntıya kaptırdım,
birazını dağ yollarında düşürdüm.
Lokman Dağı’nın yamacında
ölüm ilk kez dokundu omzuma.
Akbabalardan kaçarken
uçurumun kenarında bir çalı tuttu hayatımı.
Alnımdan akan kan değil sadece,
çocukluğum da süzülüyordu gözlerime.

Bayram yerlerinde su sattım,
yangın yerinde ilk bisiklete bindim.
Mart dokuzlarında dualar karıştı içime,
Cilanbolu yollarında
ayakkabılarıma toprak bulaştı.

Şimdi dönüp bakıyorum da…
İnsan yaş aldıkça
gelecekten çok geçmişe yaslanıyor.
Çünkü hatıralar,
kırılmış bir aynanın parçaları gibi;
can yakıyor ama
yine de kendini onlarda görüyorsun.

Amasya…
Sen benim susarken bile konuştuğum şehirsin.
Dağların sığınağım,
Yeşilırmak içimde akan çocukluğumdur.
Ve dostlar…
Bir telefon sesinde bile
insanı hayata bağlayan güzel insanlar…
Bazı yüzler vardır,
ömür geçse de kalbin kapısını sessizce çalar.

Şimdi anlıyorum;
hayat yalnız yarınlara yürümek değilmiş.
Biraz da geçmişin avlusunda oturup
kaybettiklerini usulca anmakmış.
Bu yüzden
güneşi görünce selâm veriyorum hâlâ.
Martılar konunca pencereye kovmuyorum.
Fesleğeni sularken
annemin o eski mutfağı geliyor aklıma.
Ve içimden hep aynı cümle geçiyor:
İnsan doğduğu toprağı değil,
aslında orada bıraktığı kendini özlüyormuş…

Macit CÜNÜNOĞLU

09 Mayıs 2026

BİRAZ KÜL BİRAZ DUMAN

Bu akşam efkârlıyım…
İçimde tarifi zor bir sızı,
uzun bir yolun yorgunluğu var.
Biraz kül, biraz duman
olup gecenin içine karışmak istiyorum.

Hatıralar geliyor ilmek ilmek…
Yarım kalmış sevdalar,
eski meydanlar,
siyasetin karanlık labirentleri,
cop sesleri, mahpus damları,
direnerek geçen gençlik yılları…

Ve bütün o fırtınaların ortasında
avuç içi kadar bir gökyüzü.
Şimdi gece derin.
Şarkılar daha dokunaklı,
sessizlik daha ağır.
İnsan bazen
kendi hayatının küllerinde üşüyor.

Bu akşam yangın yeri yüreğim.
Bir şarkı düşüyor dilime durmadan:
“Akşam oldu hüzünlendim ben yine,
hasret kaldım gözlerine…”

Sanki geçmiş konuşuyor o sözlerde.
Sanki kaybettiklerim
tek tek oturuyor karşıma.
Bir yanım İstanbul geceleri,
bir yanım Amasya’da kalan çocukluğum.
Ve ben,
ömrümün son çeyreğinde,
yorgun bir akşam gibi
kendime susuyorum…

Macit CÜNÜNOĞLU

TURİZM ÜZERİNE

Turizm bir kent için yalnızca otel doluluğu ya da birkaç esnafın kazancı değildir.
Bir şehrin dünyaya açılan vitrini, hafızasını geleceğe taşıyan en güçlü araçlardan biridir.
Bu nedenle yıllardır kullanılan “bacasız fabrika” sözü kısmen doğrudur; çünkü turizm gerçekten gelir üretir.
Ama sanıldığı gibi emeksiz bir kazanç kapısı değildir.
Tam tersine; koruma, tanıtım, ulaşım, kültür yönetimi, estetik, vizyon ve süreklilik ister.

Kendi hikâyesini anlatamayan kentler, ne kadar zengin olursa olsun turizm yarışında geride kalır.
Amasya tam da bu noktada büyük bir potansiyelin üzerinde oturuyor.
Çünkü bu şehir yalnızca tarihi eserlerden oluşan bir açık hava müzesi değildir;
aynı zamanda binlerce yıllık Anadolu medeniyetlerinin iç içe geçtiği yaşayan bir kültür havzasıdır.
Bir yanda dağların göğsüne oyulmuş Pontus kaya mezarları…
Hemen altında Yeşilırmak boyunca uzanan yalıboyu evleri…
Harşena Kalesi, su kanalları, Selçuklu ve Osmanlı mabetleri, medreseler, dar sokaklar, hanlar, çeşmeler…
Bütün bunlar yalnızca “taş yapı” değildir.
Her biri Amasya’nın hafızasıdır.

Ancak günümüz turizm anlayışı değişmiştir.
Artık insanlar sadece deniz, kum ve güneş aramıyor.
Dünyanın her yerinde “karakteri olan şehirler” öne çıkıyor.
İnsanlar artık ruh görmek, hikâye dinlemek, geçmişi hissetmek istiyor.

Bakınız, Mardin’i özel yapan yalnız taş evleri değildir.
Mardin bir atmosfer kurdu.
Sokaklarını, ışığını, mutfağını, müziğini ve tarihini ortak bir kimliğe dönüştürdü.
Bugün insanlar Mardin’e yalnızca gezmeye değil, “o duyguyu yaşamaya” gidiyor.
Safranbolu da aynı yolu izledi.
Osmanlı kent dokusunu korudu, ahşap evlerini yaşattı, küçük esnaf kültürünü yok etmedi.
Sonuçta ortaya kartpostal gibi bir şehir çıktı.
Bugün dünyanın dört bir yanından insanlar birkaç sokakta dolaşabilmek için Safranbolu’ya geliyor.

Peki Amasya’nın bunlardan eksiği ne?
Aslında eksik olan tarih değil; güçlü bir turizm vizyonu.
Çünkü Amasya’nın elindeki miras birçok şehirde yok:
-Şehzadeler şehri kimliği.
-Anadolu’nun en estetik nehir kentlerinden biri oluşu
-Roma, Pontus, Selçuklu ve Osmanlı katmanlarını aynı anda taşıması.
-Yeşilırmak kültürü.
-Elması, kirazı, mutfağı, efsaneleri, musikisi...
Ve en önemlisi hâlâ tamamen kaybolmamış şehir ruhu…

Amasya’nın geleceği belki de tam burada saklıdır.
Örneğin şehir yalnızca “gezilecek yerler listesi” olmaktan çıkarılmalı.
Bir deneyim şehrine dönüştürülmeli.

Nasıl mı?
Gece ışıklandırmalarıyla kaya mezarları dünya standartlarında görsel bir merkeze dönüştürülebilir.
Yeşilırmak boyunca tarih ve müzik temalı akşam yürüyüşleri düzenlenebilir.
Şehzadeler tarihini anlatan dijital gösteriler yapılabilir.

Gelen turist yalnız fotoğraf çekip dönmemeli;
Amasya’yı hissetmeli.
Eski konaklar butik otellere dönüştürülebilir.
Geleneksel Amasya mutfağı öne çıkarılabilir.
Yerel sanatçılar, fotoğrafçılar, halk müziği ve el sanatları desteklenebilir.
Çünkü turizm yalnız bina değil; yaşam kültürüdür.

Bir başka önemli konu da uluslararası tanıtım.
Bugün insanlar şehirleri sosyal medya üzerinden keşfediyor.
Kapadokya’nın balonları nasıl dünyaya yayıldıysa,
Amasya’nın Yeşilırmak silueti de aynı şekilde küresel bir simgeye dönüşebilir.

Belki bir gün insanlar: “Ölmeden önce görülmesi gereken nehir şehirleri” listesinde
Amasya’yı konuşacak.
Çünkü bazı şehirler denizsiz de büyüleyicidir.
Onları özel yapan şey sahicilikleridir.
Amasya da tam olarak böyle bir şehir…
Yeter ki kendi değerinin farkına varsın,
tarihini betonun değil kültürün diliyle geleceğe taşısın.

Macit CÜNÜNOĞLU

06 Mayıs 2026

YEŞİLIRMAK KENARINDA

Havada ince bir serinlik,
akşam usulca iner şehre.
Yağmurun izi kalmış taşlarda,
ırmakboyu evleri
sanki yeni hatırlanmış bir rüya gibi.

Yeşilırmak ağır ağır akar,
suyunda geçmişin sesi var.
Serçeler günü uğurlar
Kral Kaya Mezarları’nın gölgesinde,
zaman burada
biraz daha yavaş yaşar.

Amasya sabırlıdır,
insanı kendine benzetir.
Beklemeyi öğretir önce,
sonra susmayı,
sonra da içten içe direnmesini.

Bahçelerde çalışanları seyrederim,
elleri toprak kokanları…
Bir hakikat gibi durur söz:
Toprak insanı unutmuyor,
insan unuttuğunu sanırken bile.

Elma ağaçları çiçek açar,
beyaz bir umut yayılır ovaya.
Bir dalın ucunda
bütün yorgunluklar hafifler,
bir anlığına dünya
olması gerektiği gibi olur.
Ne tam geçmişteyiz
ne bugünün içindeyiz aslında.
Biraz eksik, biraz gecikmiş,
ama hâlâ buradayız,
aynı nehrin kıyısında.

Akşam çöker Amasya’ya,
Yeşilırmak koyulaşır,
evlerin ışıkları
birer birer yanar.
İçimden sessiz bir dilek geçer:
biraz adalet,
biraz merhamet,
biraz da umut kalsın bu şehirde.

Çünkü Amasya
yalnızca yaşanan bir yer değildir,
insanın içine yerleşir.
Ve bir gün anlarsın
en uzak sandığın şey bile
bir avuç toprak kadar değerlidir.

Macit CÜNÜNOĞLU

MAYIS ACISI

Mayıs gelir
kapımı çalmaz,
doğrudan içeri girer.
Bir elinde bayram,
diğerinde darağacı.

Meydanlar kurulur önce,
alın teri konuşur,
yumruklar havaya kalkar.
Ama bilirim,
bu memlekette
bazı bayramların gölgesi uzundur.

Ayın altısı…
Elli dört yıl önce bugün...
Geceyi sabaha bağlayan o ince çizgi,
bir daha kopar üç yerinden.
Üç genç…
daha hayatın başında,
daha düş kuracak yaştayken
ölüme büyütülür.
İpler sallanmaz sadece,
adalet de sallanır o sabah.

Sonra on ikisi…
Bu kez sıra bana gelir.
Benim evimden eksilir hayat.
Bir kadın gider,
adı Onur,
adı gibi dimdik ama
bedeni yorgun düşmüş zamana.

Bir buçuk yıl…
İnsanın çaresizliğiyle
ölümün sabrı yarışır.
Kazanan hep aynıdır.
Geriye ne kalır?
İki çocuk,
bir baba,
ve duvarlara sinmiş bir sessizlik.

Ben o sessizlikle yaşadım.
Yıkılmadım demem,
ama dağılıp kalmadım da.
İnsan bazen
rezil rüsva olmamak için bile
yaşamaya devam eder.

Yıllar geçti…
Bir fotoğraf tuttum elimde,
güneş yakmış yüzümü,
gözlerimde emir bekleyen bir gençlik.
Ne çabuk geçmiş…
Ne çabuk eksilmişiz.
Şimdi hesap yapıyorum:
Ben yetmiş yediye dayanmışım,
çocuklarım büyümüş,
elde var dört torun.
Ama kimileri
yirmi beşe varamamış.
Kimileri
on altısında koparılmış hayattan.

İşte orada
ben susarım.
Kendi acımı
yüreğimin en dip yerine gömerim.
Çünkü bazı ölümler
kişisel değildir.
Bazı acılar
bir milletin vicdanına yazılır.

Mayıs…
Sen ne zor aysın.
Hem doğurursun,
hem asarsın.
Benim ocağıma ateş düştü,
doğru.
Ama üç fidanın acısı
milyonların yüreğinde yanıyor hâlâ.
Ve ben her Mayıs’ta
başımı eğerim:
Kaybettiklerime değil sadece,
unutmayanlara da selâm dururum.

Macit CÜNÜNOĞLU

01 Mayıs 2026

1 MAYIS

“1 Mayıs… 1 Mayıs…” diye başlayan bir ses var hâlâ içimizde,
eskimeyen bir yankı gibi,
bir meydanın taşlarında kalmış ayak izleri gibi.

Yıllar geçti…
Takvimler yırtıldı, isimler eksildi,
ama o günlerin rüzgârı
hâlâ esiyor Taksim’in üstünde,
biraz hüzün, biraz direnç taşıyarak.

Bir zamanlar omuz omuza yürüyenler
şimdi fotoğraflarda yaşıyor,
gülüşleri solmamış,
ama sesleri uzak bir kıyıya çekilmiş.
Dünya değişti diyorlar,
ama emek hâlâ aynı yorgunlukta,
eller hâlâ nasırlı,
umut hâlâ yarım bırakılmış cümleler gibi.

Birleşemedi işçiler…
Ama birleşti betonlar, kuleler,
camdan saraylar yükseldi göğe doğru,
insan biraz daha küçüldü içinde.
Yine de
tam bitmedi hiçbir şey.
Çünkü bir martı
inadına maviliğe kanat açıyorsa,
bir çocuk,
sokakta kahkaha atabiliyorsa,
bir dede torununa gülümseyebiliyorsa
yenilmemişiz demektir biraz.

Bugün 1 Mayıs…
Belki eskisi kadar kalabalık değil meydanlar,
ama kalpler hâlâ dolu,
ve bir yerlerde
sessiz ama inatçı bir ateş yanıyor.
Biz artık bekleme salonundayız belki,
ama biliyoruz
o tren bir gün
adalete de uğrayacak.

O güne kadar
şiirle, hatırayla, dirençle
tutacağız hayatın ucundan.
Ve dileğimiz basit aslında:
Biraz eşitlik,
biraz adalet,
ve çocukların gözlerinde
hiç sönmeyen bir ışık…
Kutlu olsun 1 Mayıs.

Macit CÜNÜNOĞLU

Fotoğraf: 78 1 Mayıs, rahmetli eşim Onur ile...

ELEM DOLU HATIRALAR

ELEM DOLU HATIRALAR Bugün pazar…  Elimde kadehim, meyhane şarkıları dinliyorum.  Akşamın içindeyim; gönlüm ise çoktan Amasya...