12 Mayıs 2026

ARTIK SIKILMADIK MI?

Bugün kızım Sıla sayfamızın konuğu; Hıdırellez esintilerini paylaşmış, umarım ilginizi çeker.

Bugün Hıdırellez. 
Ritüellerin arasında bırakmak istediklerimizi bir kağıda yazıp yakmak var.

Fikir ayrılıklarında, sonuna kadar kendi fikrini savunanlardan. 
Dinlemeden konuşanlardan. Kabalıktan. 
Sabit fikirli insanlardan. 
Sadece kendini anlatanlardan.

Yaptığınızı da yapamadığınızı da sert bir dille eleştirenlerden. 
Takdir bilmeyenlerden, teşekkür etmeyenlerden. 
Gidiş yolundan puan vermeyip çabayı görmeyenlerden. 

Size tavsiye ve akıl verirken kendi hayatına dair hiçbir farkındalığı olmayanlardan.

Kendi söylediklerinin, yaptıklarının, duygularının sorumluluğunu almak yerine sadece karşı tarafı suçlayanlardan  ve her şeyden şikayet edenlerden.

Sahip olduklarına odaklanmak yerine olmadıklarıyla ilgili söylenip duranlardan. 
Sizi desteklemek yerine aşağı çekenlerden. 
Çöplüğünü üstünüze boşaltanlardan. 

Başarılarınızla mutlu olmayanlardan. 
Derdinizle mutlu olanlardan. Hasetlikten. 
Hakkınızda hiçbir doğruluğu olmayan şeyleri sıfır rahatsızlıkla başkasına anlatanlardan. 
Kendinden çok başkaları ile uğraşanlardan. 

Sahte mutluluk çabalarından. 
Mutsuzluğa tahammülsüzlükten. 
Sahte yüzlerden... 

Sürekli güzel, bakımlı, akıllı, doğru olmaya çalışmaktan 
bıkmadınız mı? 
Sürekli onaylanma ihtiyacından, görülme arzusundan. 

Geldiğimiz nokta:
Güzel kelimeler konusunda cimriliğimiz tavan yaptı. 
Günaydın demez olduk. 
Kolay gelsin demez olduk. 
Özür dilemek yanından geçmeyiz.  
Yapılandan çok yapılmayanın peşine düştük. 

Hep yargı. 
Hep eleştiri. 
Birilerini düzeltme çabası, olmadı hemen cezalandırma.

Bence insanlık olarak bırakmamız gerekenlerin listesi çok uzun, duygusal yüklerimizden, birikimlerimizden ve tortularımızdan kurtulup bahar temizliğini içimizde, kendimizde yapmalıyız.

Biz ne yaparsak yapalım, hayat akmaya devam ediyor. 
Her şey bizim için, biz hazır olsak da olmasak da.

İçimizdeki baharın uyandığı bir Hıdırellez olsun  🌿

SILA

10 Mayıs 2026

ANILARDAN YARINLARA

Altı yedi yaşındayım,
Gümüşlü Mahallesi’nde
ahşap kokulu bir evin içinde büyüdüm.
Annem mutfakta,
Talisman ocağın üstünde kabak kızartır,
akşamın içine ince bir yağ kokusu yayılırdı.
Radyoda bir Rumeli türküsü…
Birden annemin gözlerinden
sessizce yaşlar düşmeye başlardı.

O an öğrendim:
İnsan bazen hiç gitmediği yerlere bile özlem duyarmış.
Çünkü annem
kundakta ayrılmıştı Selanik/Usturumca'dan.
Ama demek ki toprak
insanın içine bir kez düşmeye görsün,
ömür boyu çağırıyor insanı.

Ben de sonra anladım;
Amasya neden içimde böyle sızlıyor…
Yeşilırmak’ın kıyısında
çocukluğumu bıraktım biraz.
Birazını akıntıya kaptırdım,
birazını dağ yollarında düşürdüm.
Lokman Dağı’nın yamacında
ölüm ilk kez dokundu omzuma.
Akbabalardan kaçarken
uçurumun kenarında bir çalı tuttu hayatımı.
Alnımdan akan kan değil sadece,
çocukluğum da süzülüyordu gözlerime.

Bayram yerlerinde su sattım,
yangın yerinde ilk bisiklete bindim.
Mart dokuzlarında dualar karıştı içime,
Cilanbolu yollarında
ayakkabılarıma toprak bulaştı.

Şimdi dönüp bakıyorum da…
İnsan yaş aldıkça
gelecekten çok geçmişe yaslanıyor.
Çünkü hatıralar,
kırılmış bir aynanın parçaları gibi;
can yakıyor ama
yine de kendini onlarda görüyorsun.

Amasya…
Sen benim susarken bile konuştuğum şehirsin.
Dağların sığınağım,
Yeşilırmak içimde akan çocukluğumdur.
Ve dostlar…
Bir telefon sesinde bile
insanı hayata bağlayan güzel insanlar…
Bazı yüzler vardır,
ömür geçse de kalbin kapısını sessizce çalar.

Şimdi anlıyorum;
hayat yalnız yarınlara yürümek değilmiş.
Biraz da geçmişin avlusunda oturup
kaybettiklerini usulca anmakmış.
Bu yüzden
güneşi görünce selâm veriyorum hâlâ.
Martılar konunca pencereye kovmuyorum.
Fesleğeni sularken
annemin o eski mutfağı geliyor aklıma.
Ve içimden hep aynı cümle geçiyor:
İnsan doğduğu toprağı değil,
aslında orada bıraktığı kendini özlüyormuş…

Macit CÜNÜNOĞLU

09 Mayıs 2026

BİRAZ KÜL BİRAZ DUMAN

Bu akşam efkârlıyım…
İçimde tarifi zor bir sızı,
uzun bir yolun yorgunluğu var.
Biraz kül, biraz duman
olup gecenin içine karışmak istiyorum.

Hatıralar geliyor ilmek ilmek…
Yarım kalmış sevdalar,
eski meydanlar,
siyasetin karanlık labirentleri,
cop sesleri, mahpus damları,
direnerek geçen gençlik yılları…

Ve bütün o fırtınaların ortasında
avuç içi kadar bir gökyüzü.
Şimdi gece derin.
Şarkılar daha dokunaklı,
sessizlik daha ağır.
İnsan bazen
kendi hayatının küllerinde üşüyor.

Bu akşam yangın yeri yüreğim.
Bir şarkı düşüyor dilime durmadan:
“Akşam oldu hüzünlendim ben yine,
hasret kaldım gözlerine…”

Sanki geçmiş konuşuyor o sözlerde.
Sanki kaybettiklerim
tek tek oturuyor karşıma.
Bir yanım İstanbul geceleri,
bir yanım Amasya’da kalan çocukluğum.
Ve ben,
ömrümün son çeyreğinde,
yorgun bir akşam gibi
kendime susuyorum…

Macit CÜNÜNOĞLU

TURİZM ÜZERİNE

Turizm bir kent için yalnızca otel doluluğu ya da birkaç esnafın kazancı değildir.
Bir şehrin dünyaya açılan vitrini, hafızasını geleceğe taşıyan en güçlü araçlardan biridir.
Bu nedenle yıllardır kullanılan “bacasız fabrika” sözü kısmen doğrudur; çünkü turizm gerçekten gelir üretir.
Ama sanıldığı gibi emeksiz bir kazanç kapısı değildir.
Tam tersine; koruma, tanıtım, ulaşım, kültür yönetimi, estetik, vizyon ve süreklilik ister.

Kendi hikâyesini anlatamayan kentler, ne kadar zengin olursa olsun turizm yarışında geride kalır.
Amasya tam da bu noktada büyük bir potansiyelin üzerinde oturuyor.
Çünkü bu şehir yalnızca tarihi eserlerden oluşan bir açık hava müzesi değildir;
aynı zamanda binlerce yıllık Anadolu medeniyetlerinin iç içe geçtiği yaşayan bir kültür havzasıdır.
Bir yanda dağların göğsüne oyulmuş Pontus kaya mezarları…
Hemen altında Yeşilırmak boyunca uzanan yalıboyu evleri…
Harşena Kalesi, su kanalları, Selçuklu ve Osmanlı mabetleri, medreseler, dar sokaklar, hanlar, çeşmeler…
Bütün bunlar yalnızca “taş yapı” değildir.
Her biri Amasya’nın hafızasıdır.

Ancak günümüz turizm anlayışı değişmiştir.
Artık insanlar sadece deniz, kum ve güneş aramıyor.
Dünyanın her yerinde “karakteri olan şehirler” öne çıkıyor.
İnsanlar artık ruh görmek, hikâye dinlemek, geçmişi hissetmek istiyor.

Bakınız, Mardin’i özel yapan yalnız taş evleri değildir.
Mardin bir atmosfer kurdu.
Sokaklarını, ışığını, mutfağını, müziğini ve tarihini ortak bir kimliğe dönüştürdü.
Bugün insanlar Mardin’e yalnızca gezmeye değil, “o duyguyu yaşamaya” gidiyor.
Safranbolu da aynı yolu izledi.
Osmanlı kent dokusunu korudu, ahşap evlerini yaşattı, küçük esnaf kültürünü yok etmedi.
Sonuçta ortaya kartpostal gibi bir şehir çıktı.
Bugün dünyanın dört bir yanından insanlar birkaç sokakta dolaşabilmek için Safranbolu’ya geliyor.

Peki Amasya’nın bunlardan eksiği ne?
Aslında eksik olan tarih değil; güçlü bir turizm vizyonu.
Çünkü Amasya’nın elindeki miras birçok şehirde yok:
-Şehzadeler şehri kimliği.
-Anadolu’nun en estetik nehir kentlerinden biri oluşu
-Roma, Pontus, Selçuklu ve Osmanlı katmanlarını aynı anda taşıması.
-Yeşilırmak kültürü.
-Elması, kirazı, mutfağı, efsaneleri, musikisi...
Ve en önemlisi hâlâ tamamen kaybolmamış şehir ruhu…

Amasya’nın geleceği belki de tam burada saklıdır.
Örneğin şehir yalnızca “gezilecek yerler listesi” olmaktan çıkarılmalı.
Bir deneyim şehrine dönüştürülmeli.

Nasıl mı?
Gece ışıklandırmalarıyla kaya mezarları dünya standartlarında görsel bir merkeze dönüştürülebilir.
Yeşilırmak boyunca tarih ve müzik temalı akşam yürüyüşleri düzenlenebilir.
Şehzadeler tarihini anlatan dijital gösteriler yapılabilir.

Gelen turist yalnız fotoğraf çekip dönmemeli;
Amasya’yı hissetmeli.
Eski konaklar butik otellere dönüştürülebilir.
Geleneksel Amasya mutfağı öne çıkarılabilir.
Yerel sanatçılar, fotoğrafçılar, halk müziği ve el sanatları desteklenebilir.
Çünkü turizm yalnız bina değil; yaşam kültürüdür.

Bir başka önemli konu da uluslararası tanıtım.
Bugün insanlar şehirleri sosyal medya üzerinden keşfediyor.
Kapadokya’nın balonları nasıl dünyaya yayıldıysa,
Amasya’nın Yeşilırmak silueti de aynı şekilde küresel bir simgeye dönüşebilir.

Belki bir gün insanlar: “Ölmeden önce görülmesi gereken nehir şehirleri” listesinde
Amasya’yı konuşacak.
Çünkü bazı şehirler denizsiz de büyüleyicidir.
Onları özel yapan şey sahicilikleridir.
Amasya da tam olarak böyle bir şehir…
Yeter ki kendi değerinin farkına varsın,
tarihini betonun değil kültürün diliyle geleceğe taşısın.

Macit CÜNÜNOĞLU

06 Mayıs 2026

YEŞİLIRMAK KENARINDA

Havada ince bir serinlik,
akşam usulca iner şehre.
Yağmurun izi kalmış taşlarda,
ırmakboyu evleri
sanki yeni hatırlanmış bir rüya gibi.

Yeşilırmak ağır ağır akar,
suyunda geçmişin sesi var.
Serçeler günü uğurlar
Kral Kaya Mezarları’nın gölgesinde,
zaman burada
biraz daha yavaş yaşar.

Amasya sabırlıdır,
insanı kendine benzetir.
Beklemeyi öğretir önce,
sonra susmayı,
sonra da içten içe direnmesini.

Bahçelerde çalışanları seyrederim,
elleri toprak kokanları…
Bir hakikat gibi durur söz:
Toprak insanı unutmuyor,
insan unuttuğunu sanırken bile.

Elma ağaçları çiçek açar,
beyaz bir umut yayılır ovaya.
Bir dalın ucunda
bütün yorgunluklar hafifler,
bir anlığına dünya
olması gerektiği gibi olur.
Ne tam geçmişteyiz
ne bugünün içindeyiz aslında.
Biraz eksik, biraz gecikmiş,
ama hâlâ buradayız,
aynı nehrin kıyısında.

Akşam çöker Amasya’ya,
Yeşilırmak koyulaşır,
evlerin ışıkları
birer birer yanar.
İçimden sessiz bir dilek geçer:
biraz adalet,
biraz merhamet,
biraz da umut kalsın bu şehirde.

Çünkü Amasya
yalnızca yaşanan bir yer değildir,
insanın içine yerleşir.
Ve bir gün anlarsın
en uzak sandığın şey bile
bir avuç toprak kadar değerlidir.

Macit CÜNÜNOĞLU

MAYIS ACISI

Mayıs gelir
kapımı çalmaz,
doğrudan içeri girer.
Bir elinde bayram,
diğerinde darağacı.

Meydanlar kurulur önce,
alın teri konuşur,
yumruklar havaya kalkar.
Ama bilirim,
bu memlekette
bazı bayramların gölgesi uzundur.

Ayın altısı…
Elli dört yıl önce bugün...
Geceyi sabaha bağlayan o ince çizgi,
bir daha kopar üç yerinden.
Üç genç…
daha hayatın başında,
daha düş kuracak yaştayken
ölüme büyütülür.
İpler sallanmaz sadece,
adalet de sallanır o sabah.

Sonra on ikisi…
Bu kez sıra bana gelir.
Benim evimden eksilir hayat.
Bir kadın gider,
adı Onur,
adı gibi dimdik ama
bedeni yorgun düşmüş zamana.

Bir buçuk yıl…
İnsanın çaresizliğiyle
ölümün sabrı yarışır.
Kazanan hep aynıdır.
Geriye ne kalır?
İki çocuk,
bir baba,
ve duvarlara sinmiş bir sessizlik.

Ben o sessizlikle yaşadım.
Yıkılmadım demem,
ama dağılıp kalmadım da.
İnsan bazen
rezil rüsva olmamak için bile
yaşamaya devam eder.

Yıllar geçti…
Bir fotoğraf tuttum elimde,
güneş yakmış yüzümü,
gözlerimde emir bekleyen bir gençlik.
Ne çabuk geçmiş…
Ne çabuk eksilmişiz.
Şimdi hesap yapıyorum:
Ben yetmiş yediye dayanmışım,
çocuklarım büyümüş,
elde var dört torun.
Ama kimileri
yirmi beşe varamamış.
Kimileri
on altısında koparılmış hayattan.

İşte orada
ben susarım.
Kendi acımı
yüreğimin en dip yerine gömerim.
Çünkü bazı ölümler
kişisel değildir.
Bazı acılar
bir milletin vicdanına yazılır.

Mayıs…
Sen ne zor aysın.
Hem doğurursun,
hem asarsın.
Benim ocağıma ateş düştü,
doğru.
Ama üç fidanın acısı
milyonların yüreğinde yanıyor hâlâ.
Ve ben her Mayıs’ta
başımı eğerim:
Kaybettiklerime değil sadece,
unutmayanlara da selâm dururum.

Macit CÜNÜNOĞLU

01 Mayıs 2026

1 MAYIS

“1 Mayıs… 1 Mayıs…” diye başlayan bir ses var hâlâ içimizde,
eskimeyen bir yankı gibi,
bir meydanın taşlarında kalmış ayak izleri gibi.

Yıllar geçti…
Takvimler yırtıldı, isimler eksildi,
ama o günlerin rüzgârı
hâlâ esiyor Taksim’in üstünde,
biraz hüzün, biraz direnç taşıyarak.

Bir zamanlar omuz omuza yürüyenler
şimdi fotoğraflarda yaşıyor,
gülüşleri solmamış,
ama sesleri uzak bir kıyıya çekilmiş.
Dünya değişti diyorlar,
ama emek hâlâ aynı yorgunlukta,
eller hâlâ nasırlı,
umut hâlâ yarım bırakılmış cümleler gibi.

Birleşemedi işçiler…
Ama birleşti betonlar, kuleler,
camdan saraylar yükseldi göğe doğru,
insan biraz daha küçüldü içinde.
Yine de
tam bitmedi hiçbir şey.
Çünkü bir martı
inadına maviliğe kanat açıyorsa,
bir çocuk,
sokakta kahkaha atabiliyorsa,
bir dede torununa gülümseyebiliyorsa
yenilmemişiz demektir biraz.

Bugün 1 Mayıs…
Belki eskisi kadar kalabalık değil meydanlar,
ama kalpler hâlâ dolu,
ve bir yerlerde
sessiz ama inatçı bir ateş yanıyor.
Biz artık bekleme salonundayız belki,
ama biliyoruz
o tren bir gün
adalete de uğrayacak.

O güne kadar
şiirle, hatırayla, dirençle
tutacağız hayatın ucundan.
Ve dileğimiz basit aslında:
Biraz eşitlik,
biraz adalet,
ve çocukların gözlerinde
hiç sönmeyen bir ışık…
Kutlu olsun 1 Mayıs.

Macit CÜNÜNOĞLU

Fotoğraf: 78 1 Mayıs, rahmetli eşim Onur ile...

ARTIK SIKILMADIK MI?

Bugün kızım Sıla sayfamızın konuğu; Hıdırellez esintilerini paylaşmış, umarım ilginizi çeker. Bugün Hıdırellez.  Ritüellerin arasında bırakm...