25 Eylül 2026

4-G’NİN GENÇLERİ

1965… 
Tokat Öğretmen Okulu.
4-G şubesi;
öğretmenliğe ilk adım,
ilk heyecan, ilk düşler…

Bir fotoğrafa sığmış
koca bir gençlik.
Omuz omuza verdik,
dostluğu böyle öğrendik;
aynı sıralarda büyüdü
hayâllerimiz.

Yıllar geçti…
Kimi gitti sessizce,
kimi kaldı anılarda.
Biz, yaşayanlar,
şimdi saçlarında aklarla
aynı fotoğrafa bakıyoruz.
Biraz hüzün,
biraz gülümseme,
gözlerimizde nem…

Ama hâlâ
içimizde o çocukların 
sesi var:
Haydi arkadaşlar,
hayat daha bitmedi.
Biraz daha yaşayalım;
biraz daha gülelim,
biraz daha sevelim…
Çünkü bazı fotoğraflar
geçmişi göstermez yalnızca;
insanın hâlâ yaşadığını da söyler.

Macit CÜNÜNOĞLU

DEDİKODU SOSLU MUHABBETLER

Vallahi bendeniz dedikoduyu 
çok severim.
Benim için bir nevi sosyal muhabbettir.
Bir de gıybet vardır; eh, ona da düşkünümdür ama favorim dedikodudur.

Efendim, bir gün Amasya’dayım.
Sanırım doksanlı yıllar...
Çok sevdiğim Mustafa Bey Hamamı’nı ziyaret etmiştim. Çocukluk alışkanlığı, sağdan ilk bölmeye girdim.

O da ne!
İçeride Macit Abi... 
Bütün Amasya’nın tanıdığı nikâh memuru Macit Abi, yıkanmış, paklanmış, pembiş pembiş suratla havlusuna sarılıp uzanmış.
Değerli eşi Günay Abla da baba tarafından ikinci derece kuzenim olur.

Neyse, Macit Abi’yle güzel bir Amasya sohbetine koyulduk. 
Derken kız kardeşimin eşinin sigortacı olduğunu öğrenince minik bir ricada bulundu.
Dedi ki:
“Tam Sigorta adlı şirkete bireysel emeklilik için yıllardır prim yatırıyorum. 
Lütfen akıbetini öğren.”
“Memnuniyetle ağabey,” 
dedim ve ayrıldık.

Nitekim İstanbul’a dönüşümde eniştem aracılığıyla bilgi sahibi oldum.
Sedat Simavi’nin şirketi, daha doğrusu Hürriyet grubunun Tam Sigorta’sı batalı çok olmuştu.
Ancak Macit Abi gibi müşteriler prim ödemeye devam etmişler.

Hemen Amasya’yı aradım, kıymetli abimize durumu haber verdim. 
Epeyce sinirlendi. 
Kibar insandır; nazik bir dille 
verip veriştirdi.
Neticede batık şirket, alay edercesine, Macit Abi’nin hesabına sigara parası kadar bir tutarı yatırmış.

Nereden aklıma geldiğini tahmin etmişsinizdir.
Son patlayan yirmi milyar dolarlık fon skandalından...
Olan, parasını kaptıran yaklaşık bir milyon vatandaşımıza oldu.
Bir de bunların borsa dilinde bir adı varmış: “Keriz.”
Adettenmiş; ikide bir silkeleniyorlarmış.

Vallahi onlar adına üzüldüm, 
içim acıdı. 
Kim bilir ne hayal kırıklıkları yaşamışlardır.
Yalnız, Yılmaz Özdil denilen ukala dümbeleği, geçen salı günkü konuşmasında fonzedelere öyle bir giydirdi ki ne tamahkârlıkları kaldı ne de kurnazlıkları...

Bu tezgâhı kuran bütün hırsızlar, çeteciler neredeyse temize çıktı.
Gariban halkımız ise Yılmaz’ın söyleminde dövüldü de dövüldü.
Ayıptır, günahtır yahu!
Hırsıza laf yok, tuzağa düşürülen vatandaşa giydir...

Ah, bidon kafalı Özdil!
Bu toplum günü geldiğinde senden de hesap sorar. 
Gider, Anıtkabir’in önünde dilencilik yaparsın.
Benden söylemesi:
Kirli diline sahip ol.

Macit CÜNÜNOĞLU

24 Eylül 2026

EKSİLDİK

Tokat Öğretmen Okulu’nda
on sekiz yaşındaydık.
Dünya küçüktü o zaman,
gelecek sonsuz…
Bir köyde stajdaydık;
öğretmenliğin eşiğinde,
hayata ilk kez
başka gözlerle bakıyorduk.

Sekiz arkadaştık,
aynı fotoğrafın içinde
sekiz ayrı düş,
tek bir gelecek…
Sonra yıllar geçti.
Ömür, usul usul
kendi hesabını tuttu.

Şimdi bu fotoğrafa bakıyorum:
Sekiz genç adam hâlâ burada,
ama dördünün sesi
çoktan sustu.

Yüzlerimiz hâlâ on sekiz,
gülüşlerimiz hâlâ yarının…
Biz yaşlandık,
Ama O dört arkadaş fotoğrafta
hep genç kaldı.

Meğer zaman
insanı yaşlandırmıyormuş yalnız;
bazılarını hayattan alıp
fotoğraflara bırakıyormuş.
Ve insan,
en çok da dostları eksildikçe
yaşlanıyormuş…

Macit CÜNÜNOĞLU

Fotoğraf: 
Nigari, İhsan, Mehmet , Salim, Maruf, Macit, Nihat,  Ahmet.
Küçük Brep Köyü/Tokat.

YAŞAMAK

Bugün varız,
yarın bir avuç sessizlik…
Belki bir taşın gölgesinde
unutulmuş ince bir çizgi,
belki eski bir fotoğrafta
yüzü silinmeye yüz tutmuş
bir gülümseme…

Tarih,
nice kibirli adamı
birkaç satıra sığdırıp
sayfaların arasına gömdü.
Tahtlar devrildi,
heykeller kırıldı,
büyük laflar sustu.
Makamlar unutuldu,
unvanların üzeri tozlandı.
Geriye
birkaç isim,
birkaç tarih,
birkaç sararmış fotoğraf kaldı.

Öyleyse
neden bu kadar ciddiye alalım kendimizi?
Bırak dünya
kendi gürültüsünde dönsün.
Bırak makamlar,
unvanlar,
hesaplar,
hırslar
birbirini kovalasın.
Biz gerekirse
bir duvar dibinde
hayatın en ciddi işini
en sıradan hâlimizle görelim.

Sonra başımızı kaldırıp
bütün o tantanaya karşı
küçücük bir kahkaha bırakalım
dünyanın ortasına.
Çünkü hayat
en büyük derslerini
çoğu zaman
en küçük ayrıntılarda verir.
Bir dilim ekmekte,
akşamüstü serinliğinde,
dostun omzuna konan elde,
uzaktan gelen bir çocuk sesinde…
Bir fincan çayın buğusunda,
eski bir şarkının
ansızın açtığı yarada,
kimsenin bilmediği bir anda
kendimize gülüşümüzde…

Belki de
en büyük özgürlük budur:
Kendini fazla önemsememek,
kendi kusuruna gülebilmek,
yenildiğinde yeniden kalkmak,
kırıldığında bütünüyle taşlaşmamak,
hayatı
bütün yaralarıyla sevebilmek…
Ve ölümü bilmek.
Ölümün
kapının bir yerinde beklediğini
bile bile
masaya bir sandalye daha çekmek…
Bir kadeh değilse bile
bir bardak su kaldırmak hayata.
Ve usulca söylemek:
“Daha bitmedi.”
Çünkü biliyorum artık;
ömür dediğin
uzun bir yol değil,
birkaç güzel anın
yan yana gelmesidir.

Bugün varız.
Yarın belki
bir rüzgâr geçecek üzerimizden
ve adımızı da alıp götürecek.
Varsın götürsün.
Ben bu dünyadan geçerken
birkaç güzel söz,
birkaç dostluk,
birkaç kahkaha
ve mümkünse
biraz da sevgi bırakacağım geride.

Gerisi
tarihin işi.
Ben mi?
Ben,
ölümü bilip
hayata göz kırpacağım.
Dünya
bütün ciddiyetiyle
üzerimize gelirken
ben ona
inatla gülümseyeceğim.
Çünkü ben
kendimi değil,
hayatı ciddiye alıyorum.
Ve hâlâ
bütün yorgunluğuma,
bütün kayıplarıma,
bütün kırgınlıklarıma rağmen
inadına yaşıyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

YEŞİL AMASYA’DAN BETON AMASYA’YA

Benim için asıl mesele,
İstasyon Köprüsü ile Kuş Köprü arasındaki alanın
kaç hektar olduğu değil.
Hatta vazgeçtim hektardan;
kaç metrekare park kaldı?
İnsan bazen bir kentin bütün hikâyesini tek bir sorunun içine sığdırabiliyor.

Cevabı aşağı yukarı kestirebiliyorum.
Ve doğrusu, rakamdan çok
rakamın küçüklüğü ürkütüyor beni.
Çünkü burası sıradan bir yer değil.
Burası Amasya’nın kalbi.
Yeşilırmak’ın iki yakasında
yüzyılların birbirine yaslandığı, taşın, ahşabın, suyun ve insanın aynı hikâyeyi anlattığı topraklar.
İstasyon Köprüsü’nden Kuş Köprü’ye kadar bir zamanlar yalnızca binalar yoktu burada; bir şehir vardı.
Mahalleler, sokaklar, avlular,
çocuk sesleri vardı.
Penceresinden sokağa bakan yaşlı kadınlar, kapı önünde oturan ihtiyarlar, akşamüstü evine dönen insanlar…

Ve Yeşilırmak vardı.
Şimdi dönüp bakıyorum da
Yeşil Amasya’yı yavaş yavaş elimizden almışız.
Önce bir ev gitmiş, sonra bir sokak.
Bir mahalle eksilmiş, bir avlu yok olmuş.
Bir ağacın yerinde beton yükselmiş.
Bir parkın yerinde başka bir hesap.
Sonra adına da “gelişme” demişiz.
Oysa bazı şeyler gelişmez;
eksilir.
Bir şehrin tarihini eksiltirseniz şehir büyümüş olmaz.
Bir kentin yeşilini eksiltirseniz modernleşmiş olmazsınız.
Bir nehri betonun arasına sıkıştırıp sonra kıyısına birkaç süs bitkisi dikmek,  bir kenti yeşertmek değildir.
Amasya’nın resmi belgelerinde bile park ve yeşil alanların oluşturulması, korunması ve yeni alanların ağaçlandırılması belediyenin görevleri arasında sayılıyor.

Ama bizim asıl sorumuz başka:
Ne kadarını koruyabildik?
Yeşilırmak yıllarca kan ağladı.
Suyuna atıklar karıştı,
kıyıları hoyratça kullanıldı.
Nehir bir zamanlar şehrin can damarıyken, giderek şehir planlamasının kıyısında unutulmuş bir su yatağına dönüştü.
Sonra temizleme, ıslah ve rekreasyon projeleri konuşuldu.
Bugün de Yeşilırmak’ın kent içindeki varlığı “rekreasyon” ve “cazibe merkezi” kavramlarıyla ele alınıyor.
Ne güzel…
Ama keşke önce kaybettiklerimizi konuşabilsek.
Hangi ev yıkıldı?
Hangi mahalle yok oldu?
Hangi ağaç kesildi?
Hangi park elden çıktı?
Hangi kıyı betonlaştı?
Ve bütün bunlar olurken
kim sustu?

Bugün Amasya’ya bakıp
“Ne güzel şehir yaptık” demek kolay.
Ben başka bir yerden bakıyorum:
Yeşil Amasya diye anılan bir kentin neden giderek Beton Amasya’ya dönüştüğünü soruyorum.
Çünkü betonun gururu çoktur; ama hafızası yoktur.
Beton, çocukların oynadığı sokağı hatırlamaz.
Eski bir konağın duvarında biriken akşam güneşini bilmez.
Bir mahallenin yüz yıllık komşuluğunu taşımaz.

Ve hiçbir beton yapı,
Amasya’nın eski evlerinden kalan bir pencere kadar insana geçmişi anlatamaz.
Biricik kent parkımızı da
zaman zaman siyasi gösterilerin, siyasi şovların ve günübirlik hesapların uğruna feda ettik.

Sonra dönüp
“Şehrimize hizmet ettik” dedik.
Hizmet nedir?
Bir kente daha çok beton dikmek mi?
Yoksa o kentin nefes alacağı
bir karış toprağı bile gelecek kuşaklara bırakabilmek mi?
Benim sorum hâlâ aynı:
İstasyon Köprüsü ile Kuş Köprü arasında kaç metrekare parkımız kaldı?
Belki rakam küçük çıkacak.
Belki insanın içini acıtacak.
Ama asıl acıtan rakam olmayacak.

Asıl acıtan,
bir zamanlar Yeşil Amasya dediğimiz yerde yeşilin neden bu kadar azaldığını
kendimize sormak olacak.
Çünkü şehirler yalnızca
taş ve betonla kurulmaz.
Şehir dediğin; biraz su, biraz ağaç, biraz gölge, biraz tarih,
biraz hatıra, biraz da vicdandır.
Vicdanı olmayan şehir
büyüyebilir.

Ama güzelleşemez.
Amasya’ya bugün tepeden baktığımda binaları görüyorum.
Ben ise onların arasında kaybolmuş eski Amasya’yı arıyorum.
Yeşilırmak’ın kıyısında
sessizce duran o şehri…
Ve içimden yalnızca şu geçiyor:
Biz Amasya’yı mı büyüttük,
yoksa Amasya’nın üzerine kara bulutlar gibi mi çöktük?

Macit CÜNÜNOĞLU

23 Eylül 2026

TEŞUP İLE İRİS



Bir zamanlar Teşup
Harşena’nın üstünde yaşardı.
Elinde yıldırım,
omuzlarında fırtına…
Göğü yarar,
dağları titreştirir,
yağmuru Amasya’nın üzerine bırakırdı.

Ama onun asıl aradığı
ne gök, ne yıldırım,
ne de tanrısal kudretti.
İris’ti.
O eski nehir…

Bir zamanlar Amasya’dan geçen,
sonra sessizce kaybolan İris.
Teşup onu
yıllarca dağların ardından çağırdı.
Bulutları sürdü vadilere,
yağmurlar gönderdi,
Yeşilırmak’ın kıyısında bekledi.
Ama İris dönmedi.

Çünkü bazı nehirler
kuruyarak değil,
zamana karışarak kaybolur.
İris de öyle kayboldu.
Yatağı kaldı belki,
taşları kaldı,
adı kaldı…
Bir de Teşup’un içinde
dinmeyen bir boşluk.
Sonunda tanrı anladı:
İris artık bir nehir değildi.
Amasya’nın hafızasına dönüşmüştü.

O günden sonra
Teşup yıldırımını susturdu.
Harşena’nın tepesinde
uzun uzun Yeşilırmak’a baktı.
Ve belki ilk kez
bir tanrı ağlamanın
yağmurdan başka bir şey olduğunu öğrendi.
İris yoktu.

Ama her akşam
Yeşilırmak’ın yüzünde
onun hayali beliriyordu.
Teşup baktı,
Amasya sustu.
Ve binlerce yıl sonra bile
bir yerlerde gök gürlüyorsa
belki de Teşup hâlâ
İris’i çağırıyordur.
Çünkü bazı aşklar
kavuşmak için değil,
kaybolanı sonsuza kadar aramak için vardır.

Macit CÜNÜNOĞLU

ÇÖKME SANATI

Adalar da gitti…
Daha doğrusu, bugün itibarıyla Adalar Belediyesi’nin başkan vekilliği AKP’nin adayına geçti.

Şimdi buna ne denir?
Siyaset biliminin kitaplarında bunun karşılığı var mı, bilmiyorum.
Ama son yıllarda siyasi literatürümüze yeni ve 
pek mahir bir fiil eklendi:
ÇÖKMEK.

Eskiden komşunun bahçesinde gözü olan için “hırsız” denirdi.
Adam toprağı sürer,
tohumu eker,
suyunu verir,
güneşin altında bekler,
ürünü yetiştirir…
Sonra bir gün başka biri gelir:
“Bu bahçe artık benim.”

Hayır, yanlış anlaşılmasın;
bahçeyi kendisinin ektiğini söylemez.
Sadece ürünün başına geçer.
Bunun adına da yeni çağın nezaket kuralları içinde
“çökme” denir.

Ne güzel kelime!
Kısa, pratik, ekonomik…
Üstelik içinde ne hırsızlık var 
ne gasp.
Sadece biraz hukuk, biraz siyaset, biraz da sandığın etrafında dolaşan maharet…

Adalar örneğinde mesele 
daha da ilginç.
31 Mart 2024’te Adalar’da seçilen belediye başkanı CHP’li 
Ali Ercan Akpolat’tı. 
Haziran 2026’da tutuklanmasının ve görevden uzaklaştırılmasının ardından başkan vekilliği süreci başladı. 
Sonra seçilen başkan vekili Medine Pamuk istifa etti ve bugün yapılan seçimde AKP adayı Kemal Türkyılmaz başkan vekili oldu.

İşte insanın aklına ister istemez şu eski atasözü geliyor:
“Bağa giren üzümünü yer.”
Fakat bizim yeni siyasal sistemimizde atasözünü biraz güncellemek gerekiyor:
“Bağa giren, kimin diktiğine bakmadan üzümünü yer.”
Üstelik öyle hoyratça da değil…
Biraz kurnazlık,
biraz hukuk tekniği,
biraz sandalye hesabı,
biraz da “ben buraya nasıl geldim?” mahcubiyeti…

Sonra?
Gülümseyerek otur koltuğa.
Ada halkı mı?
O, meselenin en eski ve en unutulan tarafı.
Çünkü demokrasinin tuhaf bir cilvesidir bu:
Sandıkta seçmen vardır;
sandığın dışında ise siyaset vardır.
Seçmenin verdiği oyla başlayan hikâye, bazen seçmenin hiç oy vermediği bir noktada bitebilir.

İşte insanın canını sıkan da tam burasıdır.
Çünkü belediye binası yalnızca dört duvar değildir.
Bir kentin iradesidir.
Bir seçimin hafızasıdır.
Bir halkın “Ben kimi istiyorum?” sorusuna verdiği cevaptır.
O cevabın üzerine başka bir cevap yazıldığında,
mesele yalnızca bir koltuğun el değiştirmesi olmaktan çıkar.
Demokrasinin ince ayarlarıyla oynanmaya başlanır.

Gerçi üzülmeyelim.
Şanlı yüzyılımıza bir kilometre taşı daha kazandırdık:
Eskiden iktidarlar seçim kazanırdı.
Şimdi,
belediye kazanmanın başka yollarını da öğreniyoruz.
Bunun adı siyaset mi,
hukuk mu,
meclis aritmetiği mi,
yoksa yeni Türk siyasetinin “çökme sanatı” mı?

Tarih elbette kararını verecektir.
Ama Adalar'ın martıları şimdiden biliyor olabilir:
"Balıkçı ağını atar,
balıkçı bekler,
balık gelir…
Sonra birileri çıkar,
“Bu ağ zaten bizimdi,” der.
Martılar da gökyüzünde dönüp bakar:
“İyi de kardeşim,
balığı kim tuttu?”

Macit CÜNÜNOĞLU

TEFEKKÜR ZAMANI

Amasya bir kenarda bekliyor,
Yeşilırmak ağır ağır akıyor, 
Selağzı çocukluğumu saklıyor, Gümüşlü’nün taşları yüzyılların sessizliğini taşıyor. 
Ben de yeniden o taşların, o sokakların, o eski evlerin peşine düşmek istedim.

Çünkü Amasya yalnız doğduğum şehir değildir benim için.
Çocukluğumdur, hafızamdır, ilk bakışlarımın dünyasıdır.
Bir sokağına girersiniz, yıllar öncesinden bir ses gelir.
Bir köşeyi dönersiniz, çocukluğunuz çıkar karşınıza.
Bir taş duvara elinizi sürersiniz, sanki yüzyıllar elinizin altında titreşir.
Bu sayfanın çıkış noktası da zaten buydu:
Memleket fotoğrafları eşliğinde biraz hasret, biraz hatıra, biraz da eski Amasya’nın taşlarına sinmiş zamanı paylaşmak…

Şimdi yeniden Amasya’ya dönme zamanı.
Zaten bir süredir Selağzı’ndayım. Yeşilırmak’ın kıyısında, Gümüşlü’nün taşlarına sinmiş çocukluğumun peşindeyim.
Çünkü Amasya yalnız benim çocukluğum değildir.
O sokaklarda yüzyılların ayak izleri vardır.
Bir mahalleye girersiniz, bir hatıra çıkar karşınıza.
Bir sokağı dönersiniz, bir medrese duvarı selam verir.
Hiçbir taş susmaz; yeter ki dinlemesini bilin.
Biraz merak, biraz samimiyet, biraz da çocukça heyecan…
Tarih kapılarını ardına kadar açar ve sizi yüzyılların içine bırakır.

İlk durağımız Büyük Ağa Medresesi.
1488’de Kapı Ağası Hüseyin Ağa tarafından yaptırılan bu yapı, yalnızca taş ve kubbeden ibaret değildir. 
Yüzyıllar boyunca bilginin, tartışmanın ve öğrenmenin mekânı olmuştur.
Nice müderris, nice genç zihin geçti kapısından.
Depremler ve zaman duvarlarını yordu ama Amasya’nın hafızası yıkılmadı. 
1978’de restore edildi ve bugün hâlâ ayakta.
Dilerim bundan sonra da böyle kalır.
Amin.

Bugün Amasya’nın bir üniversitesi var.
Ama üniversite yalnız bina, fakülte ve diploma değildir.
Meraktır.
Sorgulamaktır.
Şüphe etmektir.
Yanlış bildiğini düzeltebilmektir.
Bilginin önünde eğilirken dogmanın ve kalıpların önünde eğilmemektir.
İşte o zaman Büyük Ağa Medresesi’nin taşları yeniden konuşur.
Bilim başköşeye oturur.
Merak yeniden insanın en büyük erdemlerinden biri olur.
Geçmişle bugün aynı avluda buluşur.

Bir memleketi yalnız yüksek sesle bağırarak sevmek yetmez.
Bazen sevmek, susup düşünmektir.
Geçmişe bakıp “Nereden geldik?”, geleceğe bakıp “Nereye gitmeliyiz?” diye sormaktır.
Şimdi Kapı Ağa Medresesi’nin avlusunda biraz duracağım.
Taşların sesini dinleyeceğim.
Belki bir müderrisin gölgesi, belki eski bir öğrencinin ayak sesi…
Belki de uzaktan yalnız Yeşilırmak’ın sesi.

Sonra kendime diyeceğim ki:
Yetmiş yedi yıl geçti Macit…
Hâlâ öğrenecek çok şeyin var.
Çünkü insanın gerçek yaşı takvimde yazan değildir.
Merakının bittiği yerde yaşlanır insan.
Benimse daha bitmedi.
Daha Amasya’nın anlatacak çok hikâyesi, Yeşilırmak’ın akacak suyu, Selağzı’nın bekleyen çocukluğu, duvarların söyleyecek sözleri var.
Ben de sabırla dinlemeye devam edeceğim…

Macit CÜNÜNOĞLU

22 Eylül 2026

BALIKLI’DAN SAVADİYE’YE

Yıllar önce yolum Zeytinburnu’na düşmüştü.
O zamanlar daha zindeydim.
Daha hevesli, daha meraklı, 
daha çok yol yürüyordum.
Her sabah erkenden kalkar, tıraşımı olur, İstanbul’un sokaklarına kendimi bırakırdım.

Ama benim için asıl istikamet belliydi:
Suriçi.
Yani Konstantinopolis…
Tarihin üst üste yığıldığı, her sokağında başka bir çağın ayak seslerinin duyulduğu o kadim İstanbul.

Yedikule’yi ayrıca severim.
Hele Bizans surlarının içindeki zindanları…
Ne zaman gitsem, taş duvarların arasında tarihle baş başa kalırım.
Bazen bir kapı aralığından 
Genç Osman çıkar karşıma.
Sanki birkaç yüzyıl önce bırakıldığı yerden kalkmış da benimle konuşmaya gelmiş gibidir.
Sonra yolumu Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’ne çeviririm.
Amasyalı Katherine’nin sevgili eşi Dr. Tercan, 
o yıllarda başhekim yardımcısıydı.
Dünya tatlısı bir insandı.
Güler yüzü hiç eksilmez, beni bir dosttan öte, kardeş sıcaklığıyla karşılardı.

Oradan ver elini Balıklı Meryem Ana Rum Manastırı.
Doğrusu, Ortodoks mabetlerinin iç dünyası beni hep etkilemiştir.
Süslemeleri, ikonaları, altın yaldızları, tütsü kokuları…
Ermeni ve bazı diğer Hristiyan mezheplerinin kiliseleri ise daha sade gelir bana.
Elbette içlerinden söz ediyorum.

Balıklı’da bir gün papaz efendiyle uzun uzun sohbet etme fırsatım oldu.
İlk sorum, tahmin edeceğiniz gibi şuydu:
“Balıklı” adı nereden geliyor?
Anlatılanlara göre manastırın tarihi altıncı yüzyıla kadar uzanıyor.
Yani neredeyse Ayasofya ile yaşıt.
Papaz efendi hikâyeyi şöyle anlattı:
İstanbul kuşatma altındayken, o devrin papazlarından biri tavada balık kızartıyormuş.
Tam o sırada kötü haber gelmiş:
“Şehir düştü düşecek, sen hâlâ balık kızartıyorsun!”
Papaz hiç istifini bozmamış.
“Hadi oradan gafiller,” demiş.
“Şehir düşerse benim kızarttığım balıklar da canlanır, denize gider!”

İşte rivayet o rivayet…
Balıklar gerçekten canlanıp denize gitmiş mi, bilinmez.
Ama bir başka gerçek var:
Mabedin adı yüzyıllardır Balıklı.
Hastanesi de, mezarlığı da aynı adla anılıyor.
Hikâye böyle efendim.
İnanıp inanmamak sizin takdiriniz.
Ben mi?
Papaz efendinin yalancısıyım.

Sonra insanın yolu İstanbul’dan memlekete düşüyor.
Ve birden Konstantinopolis’in Balıklı’sından, çocukluğumun Amasya’sındaki Savadiye’ye geçiveriyorum.
Eskilerin bildiği gibi, bugün Kapalı Spor Salonu’nun bulunduğu yerde vaktiyle bir kilise varmış.
Çocukluğumda o kiliseden geriye kalan yıkık duvarların arasında az top oynamadım.
Az aşık atmadım.

Taşların arasında, geçmişin kalıntılarıyla iç içe büyüdük.
Sonradan öğrendim:
O kilisenin adı da Meryem Ana Kilisesi imiş.
Bir de Savadiye’nin sırtlarında Ulu Mama Ayazması vardır.
“Ayazma”…
Ne güzel kelimedir.
Hristiyan geleneğinde kutsal su demektir.

Yıllara, yıkımlara, değişen zamana rağmen hâlâ oradadır.
Yeşilin içinde bir kaynak suyu…
Sessizce akar.
Ben çocukken az gitmedim oraya.
Az kana kana içmedim o sudan.
Belki o zaman bilmiyordum ama şimdi düşünüyorum:
İnsan bazen yalnızca su içmez.
Bir geçmişi içer.
Bir şehrin hafızasını, bir mahallenin hikâyesini, birbirine komşu olmuş insanların sessizliğini içer.

Şimdi Balıklı’dan Savadiye’ye uzanan bu yolculukta, yıllar sonra yeniden çocukluğuma dönüyorum.
İstanbul’un surları…
Yedikule’nin zindanları…
Balıklı’nın balıkları…
Savadiye’nin yıkık kilise duvarları…
Ulu Mama’nın serin suyu…

Ve birden, çok uzaklardan tanıdık yüzler çıkıyor karşıma.
Ermeni komşularım…
Çocukluk arkadaşlarım…
Aynı sokaklarda yürüdüğümüz, aynı oyunların peşinden koştuğumuz, aynı şehrin havasını soluduğumuz insanlar…
Bir zamanlar yan yana duran evler gibi, hayatlarımız da yan yana duruyordu.
Sonra zaman geçti.
Sokaklar değişti.
İnsanlar dağıldı.
Bazıları gitti, bazıları kaldı.
Bazılarının adını artık yalnızca hafızamız taşıyor.
İnsan yaş aldıkça anlıyor:
Şehirleri taşlar değil, insanlar yaşatıyor.

Ve bazı şehirler, bazı mahalleler, bazı çeşmeler, bazı yıkık duvarlar…
Bize geçmişi hatırlatmakla kalmıyor;
geçmişin hâlâ içimizde yaşadığını da söylüyor.
Bugün Balıklı’dan Savadiye’ye uzanan bu kısa yolculuk, beni yine çocukluğuma götürdü.
Yıkık bir kilisenin duvarlarına…
Bir avuç kutsal suya…
Bir avuç aşık oyununa…
Ve acıyla karışık binlerce hatıraya…
Ah eski devirler!
Ne çok insan bıraktık geride…
Ne çok hayat, ne çok dostluk, ne çok hikâye…
Belki bir gün onları da anlatırım.
Bugünlük bu kadar dostlar.
Hafızanın kapısını biraz araladık sadece.
Gerisi başka bir zamana kalsın.

Macit CÜNÜNOĞLU

DİKENLER ARASINDA

Karadeniz’in kıyısında
Riva’da eski bir kale var.
Cenevizlilerden kalma…
Taşları yorgun,
duvarları suskun,
ama denize bakan yüzü
hâlâ dimdik.

Yüzyıllar geçmiş üzerinden;
gemiler gelmiş, gemiler gitmiş, krallar değişmiş,
savaşlar unutulmuş,
insanlar kendi tarihlerini
birbirinin üzerine yazmış.

Kale kalmış.
Bir de bahçesinde deve dikenleri…
Öyle gösterişsiz,
öyle kimsesiz duruyorlar ki
ilk bakışta ot sanırsınız.

Oysa biraz yaklaşınca
hayatın başka bir yüzünü gösteriyorlar:
Dikenleri var,
ama boyunları eğik değil.
Kimseye eyvallahları yok.
Ne rüzgâra, ne yağmura,
ne de Karadeniz’in hırçınlığına…

Belki de yüzyıllardır kalenin bekçileri onlar.
Cenevizliler gitmiş,
askerler gitmiş,
top sesleri susmuş;
deve dikenleri kalmış.
Deniz yine aynı deniz…
Ufuk yine uzak.
Dalgalar kayalara vuruyor
ve her vuruşta
zamandan bir parça daha kopuyor.

Ben kalenin avlusunda
deve dikenlerinin arasından bakıyorum denize.
Bir yanda insanın yaptığı kale, öte yanda doğanın büyüttüğü diken.
Biri tarihe karşı direnmiş,
öteki hayata.

Ve düşünüyorum:
Belki de insanın bütün hikâyesi bu iki kelimenin arasında saklı;
kalmak ve direnmek.
Çünkü bazıları taştan kale yapar, bazıları bir avuç toprağın içinde kök salar.

Sonunda ikisi de
aynı rüzgârı dinler.
Ceneviz Kalesi susar,
deve dikenleri konuşur.
Karadeniz kabarır.
Ben uzaklara bakarım…
Ve anlarım ki hayat bazen
en güzel şiirini güllerin arasında değil, deve dikenlerinin arasında yazar.

Macit CÜNÜNOĞLU

21 Eylül 2026

DİKENLERİN ARASINDA VINCENT

Pandemi günlerinde
bin beş yüz kadar kitabımı
bir işçi yoldaşımızın adına kurulan kütüphaneye bıraktım.
Geriye beş yüz kadar sanat kitabı kaldı;
müziğin, resmin, edebiyatın
başucumda uyuyan kitapları…

Çünkü sanat,
insanın kendinden kaçıp
yine kendine vardığı en güzel yol.
Ferid Edgü’nün Van Gogh’u
zaman zaman elimden tutar,
beni Hollanda’nın sarı ışığına, Vincent’in yalnızlığına götürür.
Dün gece de
At Eternity’s Gate adlı film çıktı karşıma.
Julian Schnabel’in kamerasında,
Willem Dafoe’nun yüzünde
yeniden baktım Vincent’e.
Otuz yedi yaşında bir adam…
Karanlığın kıyısında
rengi ışığa çeviren, acıyı tuvale sürüp güneşler açtıran bir deli dâhi…

Resim yapmayı bilseydim
belki onun izinden giderdim.
Ekspresyonizmin o çılgın nehrine ben de atardım kendimi.
Gerçi karakterim müsait;
hezeyanla akıl,
yalnızlıkla kahkaha
zaten yıllardır aynı evde oturuyor bende.

Ama olmadı.
Ben fotoğrafın peşine düştüm.
Bir gün Riva’da,
denizin köpük köpük dövdüğü harap bir Ceneviz kalesinin bahçesinde
mor deve dikenlerini gördüm.
Elli kare çektim belki…
Tarih, taş, diken ve deniz
aynı kadraja sığmıştı.

Mor çiçekler
yüzyıllık duvarlara yaslanmış,
Karadeniz biraz ötede
öfkesini dalgalara anlatıyordu.
Günler önce dostum 
Hünkar Ülkü Doğan'ın 
“Dikenler” tablosunu görünce o bahçeye yeniden döndüm.
Demek ki gerçek sanat biraz da budur:
Bir resim,
yıllar önce unuttuğun bir fotoğrafı hafızanın derinliklerinden çıkarır; 
bir kitap, otuz yedi yaşındaki Vincent’i bugünün akşamına getirir.

Ve insan anlar ki
bazı çiçekler dikenleriyle güzeldir,
bazı hayatlar yaralarıyla…
Hünkâr,
emeğine, birikimine sağlık.
Sen resim yaptın,
ben geçmişe gittim.
İyi ki sanat var.
İyi ki dostluk var.
İyi ki dikenlerin arasında
hâlâ çiçekleri görebiliyoruz.
Macit CÜNÜNOĞLU

BEGONVİLLİ APARTMAN

Özgürlük Parkı’na yakın oturuyoruz.
Her pazartesi parkın hemen dibinde pazar kurulur.
Bizim evin hanımı da pazarın müdavimidir.
Balıkçısıyla dost,
peynircisiyle ahbap,
patatesçisiyle şakalaşır,
çiçekçiyi zaten aileden sayar.

Bundan üç dört yıl önce
o çiçekçiden küçücük bir begonvil aldı.
Yirmi, bilemedin yirmi beş santimlik…
Bir dal, birkaç yaprak,
henüz hayatın başında minicik 
bir fidan.
Şık bir saksıya dikti,
balkonun en güneşli köşesine koydu.

Sonra başladı sevgi nöbeti.
Her sabah suyunu verdi,
yapraklarını yokladı,
güneşi yeter mi diye baktı.
Yetmedi, onunla konuştu.
Öyle kuru kuru değil;
bebekle konuşur gibi,
sevgiliyle konuşur gibi…
“Büyü bakalım,” dedi,
“sen daha çok güzellik göreceksin.”

Begonvil de belli ki
bu sözleri ciddiye aldı.
Bir yıl sonra
artık o küçücük fidan değildi.
Serpilmiş, dallanmış,
boy pos edinmişti.
Öyle büyüyordu ki
biraz daha izin verilse
balkondan bizi kovacağı kesindi.

Hanım baktı, düşündü:
“Senin yerin burası değil.”
Aldı begonvili,
apartmanın küçük bahçesine dikti.
Tam balkonumuzun önüne.
Can suyunu verdi.
Sonra yine başladı
o bildik sevgi hikâyesi.
Her gün konuştu onunla.
Büyümesini seyretti.
Yeni filizlerini çocuk sevinciyle karşıladı.
Begonvil de
sevgiyi karşılıksız bırakmadı.

Bugün artık
küçücük bir fidan değil,
iri kıyım bir ağaç.
Öyle bir ağaç ki
yoldan geçenler
önünde durup fotoğraf çektirmeden
yollarına devam etmiyor.
Bahçemizin parlayan yıldızı.
Komşular memnun.
Yanından geçen selam veriyor.
Apartmanımızın havası değişti.
Hatta geçenlerde kulak misafiri oldum;
adres tarif ederken
“Begonvilli apartman” demeye başlamışız.
Ne tuhaf…
Bir apartmana
adresini veren bazen kapı numarası değil,
bir ağacın gölgesidir.
Bir evin kimliğini
duvarları değil,
içinde büyütülen sevgi belirler.

Bizimki de böyle oldu.
Bir kadın
pazardan küçücük bir begonvil aldı.
Bir balkonun güneşine bıraktı.
Sonra toprağa emanet etti.
O da karşılığında
çiçeklerini verdi,
gölgesini verdi,
rengini verdi,
hatta apartmanımıza bir isim verdi.
Şimdi hanımın yeni projeleri var:
Begonvilin altına bir çardak…
Belki küçük bir masa,
iki sandalye,
birkaç saksı daha…
Belli mi olur,
yarın öbür gün
apartmanın bahçesinde
küçük bir begonvil cumhuriyeti kurar!

Bir de bütün bunların arasında
siyasi çalışmalarını ihmal etmiyor.
Yeni Parti Kadıköy İlçe üyesi;
nefer gibi çalışıyor.
Toplantılara bazen
evde yaptığı keklerle gidiyor.
İşte buna biraz bozuluyorum doğrusu.
Ama evde nizam bozulmasın diye
susuyorum.

Çünkü insan
bazı mutlulukların önünde
itiraz etmeyi değil,
seyretmeyi öğreniyor.
Ben de seyrediyorum.
Bir begonvilin
küçücük bir saksıdan çıkıp
koca bir ağaca dönüşmesini…
Ve düşünüyorum:
Hayat belki de
büyük mutlulukların peşinde koşmak değil;
küçük bir şeye
büyük bir sevgi vermek.
Bir fidanı sulamak,
bir çiçeği okşamak,
bir ağacın büyümesini beklemek…
Sonra bir sabah
başını kaldırıp bakmak:
“Bak, bizim begonvil ne kadar büyümüş…”
Ve insanın içinden
kocaman bir mutluluk geçmesi.

Belki hayatın sırrı
tam da burada.
Sevdiğin bir şeyin büyümesine
tanıklık etmek.
Bir begonvil,
eşimin ellerinde hayat buldu.
Şimdi dalları
apartmanımızın duvarlarına kadar uzanıyor;
çiçekleri pencerelerimize,
gölgesi günlerimize düşüyor.
Ben artık biliyorum:
Bazı insanlar ev kurar,
bazıları da o evin ruhunu.

Bizim evin ruhunda
bir begonvil var.
Ve o begonvilin karşısında
gözleri hâlâ ilk günkü gibi ışıldayan
bir kadın…
Dilerim o ışık
ömrü boyunca hiç eksilmesin.
Çünkü bazen
bir insanın mutluluğu
koca bir dünyaya bedeldir.
Bizim dünyamızın adı da artık belli:
Begonvilli Apartman.
Macit CÜNÜNOĞLU

HAFIZAYA ARKEOLOJİK KAZI

Son aldığım haberlere göre
Amasya Kalesi’nde arkeolojik 
kazı yapılıyormuş.
İnanın ne aradıklarını bilmiyorum.
Belki de Pontus’un hazinelerinin peşindedirler.
Kim bilir, bakarsınız bir gün
yerin altından som altın çıkar!
Ülke köşeyi döner.

Madem petrol, doğalgaz hikâyeleri bir türlü tutmuyor,
düşünsenize: Pontus mirası,
kilolarca altın, sandık sandık tarih…
Bereketli toprakların
yoksul halkımıza en güzel hediyesi!

Ama benim derdim başka.
Amasya’da üç aşağı beş yukarı seksenini aşmış, doksanına merdiven dayamış öyle hemşerilerimiz var ki, onların kendisi zaten birer kazı alanı.
Yaşayan tarih onlar.
Bir müze kadar değerli,
bir arşiv kadar derin,
bir kütüphane kadar suskun…

Gönlüm ister ki arkeologlar bir gün Kale’nin taşlarını bırakıp insan hafızasına kazma vursunlar.
Bir dedenin belleğine,
bir ninenin suskunluğuna,
eski bir esnafın hatırasına,
sokağın köşesinde ömrünü tüketmiş bir evin son sakinine…
Sorsunlar:
“Bu sokakta kimler yaşardı?”
“Şu evin penceresinden kim bakardı?”
“Yeşilırmak’ın kıyısında çocuklar nerede yüzerdi?”
“Bayram sabahları hangi kapılar çalınırdı?”
“Şehrin ilk lambaları ne zaman yandı?”
“Faytonlar hangi sokaktan geçerdi?”
“Düğünler nerede yapılır,
cenazeler hangi yoldan giderdi?”
“Bir zamanlar burada ne vardı?”

İşte o zaman Amasya’nın asıl hazinesi çıkar ortaya.
Bir sandık altın değil;
bir şehrin kaybolmuş sesi…
Kırklı yıllardan başlayıp
elli, altmış, yetmiş, seksen, doksan ve bugüne kadar uzanan koskoca bir hayat hikâyesi.
Sokak sokak, mahalle mahalle, 
ev ev, insan insan…

Gümüşlü’den Savadiye’ye,
Sofular’dan Hatuniye’ye,
Yakutiye’den Mehmet Paşa’ya, Yeşilırmak’ın kıyısından Harşena’nın eteğine kadar…
Bugün yerinde olmayan evler, yıkılmış dükkânlar,
unutulmuş çeşmeler,
kaybolmuş köprüler, adını artık kimsenin hatırlamadığı insanlar yeniden konuşmaya başlar.
Ve şehir yalnız taşlarıyla değil, insanlarıyla da ayağa kalkar.

Çünkü tarih yalnızca kitabelerde yazmaz.
Bazen bir marangozun nasırlı ellerindedir.
Bazen eski bir fotoğrafın sararmış kenarında.
Bazen bir kadının sandığında sakladığı mektupta.
Bazen yetmiş yıl önce oynanmış bir çocuk oyununun adında.
Bazen de
“Bizim zamanımızda…”
diye başlayan tek bir cümlenin içinde.

Yeter ki soralım.
Yeter ki dinleyelim.
Yeter ki geç kalmayalım.
Çünkü insan hafızası
toprak gibidir.
Kazdıkça bir başka tabaka çıkar.
Üstte bugün, bir altında dün,
bir altında çocukluk,
bir altında savaşlar, göçler, sevdalar, yoksulluklar,
düğünler, ölümler…
Ve en derinde bir şehrin ruhu.

Benim arkeoloji dediğim de bu.
Kale’de bulunan birkaç taş parçasından çok daha kıymetli bir şey var elimizde:
Tanıklar.
Hem de hâlâ konuşan tanıklar.
Onları kaybetmeden
hafızalarını kayda geçirmek gerek.
Seslerini yazıya, anılarını belgeye, fotoğraflarını arşive dönüştürmek gerek.

Hurafelerle değil,
“böyle anlatılırdı”larla değil,
belgeli tanıklıklarla…
Kim ne gördüyse, ne yaşadıysa, neye tanık olduysa…
Kendi zamanı içinde, kendi diliyle, kendi gerçeğiyle.

Belki o zaman
Amasya’nın bugüne kadar hiç yazılmamış en büyük kitabı ortaya çıkar.
Ve biz anlarız ki bir şehrin en büyük hazinesi toprağın altında değilmiş.
İnsanların hafızasındaymış.

Kale kazılır, taş bulunur.
Ama hafıza kazılırsa
Amasya bulunur.
Bir kez daha…
Bütün sokaklarıyla, bütün evleriyle, bütün insanlarıyla,
bütün acıları, sevdaları, yoksullukları ve neşeleriyle…
Amasya yeniden doğar.

İşte o zaman Pontus’un altınını bulamasak da kim bilir…
Belki de ondan çok daha değerli bir hazineyi bulmuş oluruz:
Kendi geçmişimizi.

Macit CÜNÜNOĞLU

20 Eylül 2026

SELAĞZI'NDA TANGO

Tango müthiş bir danstır.
İki bedenin birbirine yaklaşırken, bir ömür kadar uzaklaşması; bir bakışın binlerce kelimeye bedel olmasıdır.
Buenos Aires'in yoksul sokaklarından çıkıp dünyaya yayılan bir isyan... 

Yalnızların, yarım kalmış sevdaların, özgürlüğe susamış yüreklerin dansı.
Bir kadın başını erkeğin omzuna bırakır, erkek hayatın bütün yükünü birkaç adımda geride bırakır.

Ve insan anlar: Bazı şeyler gözle değil, yürekle görülür.
Sonra müzik başlar.
Color Tango'nun akordeonu uzaklardan seslenir. 
Fehmi Ege'nin eski plaklardan süzülen nağmeleri gecenin üzerine düşer.
Ve ben, hiç düşünmeden, Amasya'nın Selağzı'sına çıkarım.
Levon abi akordeonun başındadır. 
Garbis abinin kardeşi, yedi göbek Amasyalı Altunkeser ailesinin evladı... 
Onu yıllar önce Musiki Cemiyeti'nin bahçesinde dinlemiştim. 
Akşamın mor ışığında, dünyanın bütün hüznünü tek bir ezgiye sığdırmıştı.

Derken Bésame Mucho başlar.
Yeşilırmak birden coşar. 
Söğüt dalları suya eğilir. 
Tarihi evler susar, şehir dinler.
Gönül ferman dinler mi melodi güzelse?
Selağzı'nın eski taşları üzerinde bir kadınla dans ederim. 
Ne karakol vardır artık, ne yasaklar, ne taş atanlar...
Yalnızca bir kadın, bir adam, bir akordeon ve gecenin ortasında özgürlüğe açılan iki yürek vardır.

Yetmiş yedi yıllık ömrümün bütün acılarını, yalnızlıklarını, kayıplarını bir tek dansın içinde unuturum.
Çünkü tango yalnızca dans değildir.
Hayata karşı son bir itirazdır.
Biraz aşk, biraz cesaret, biraz delilik...
Ve sonsuz bir özgürlük düşü.
Müzik yükselir. 
Kadınım kollarımdadır.
Gözlerimi kapatırım.
Dünya yok artık.
Yalnızca Amasya vardır. 

Yeşilırmak akar, Selağzı'nın taşları döner, gece yıldızlara karışır.
Ve ben...
Yetmiş yedi yaşımda, çocukluğumun şehrinde, hâlâ hayatın ortasında tango yaparım.

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Eylül 2026

ZANTARA’DA KALAN

Yıl 1970…
Görele’nin Zantara köyüne
genç bir öğretmen olarak gittim.
İki yıl kaldım;
ama bazı yerlerde insan
takvimle değil, yürekle yaşar.

70-72 arası geçen o iki yıl,
ömrümün en güzel sayfalarından biri oldu.
Ben çocuklara ders verdim,
köylü bana hayatı öğretti.
Bir sofraya oturmanın,
ekmeği bölüşmenin,
hâl hatır sormanın,
bir yabancıyı kısa zamanda
“bizden biri” saymanın
ne büyük bir insanlık olduğunu
orada öğrendim.

Zantara’da doğallık vardı;
sözler süssüz, sevgiler gösterişsizdi.
Dostluk, kapıdan girince
çayın yanına konan bir tabak gibiydi:
kendiliğinden, hesapsız, sıcak…

Aradan elli küsur yıl geçti.
Yollar değişti, insanlar yaşlandı,
kimi dostlar göçüp gitti.
Ama bazı bağlar
zamanın elinden kurtuluyor.
Ben Zantara’dan ayrıldım,
ama Zantara benden ayrılmadı.

Bugün geriye dönüp baktığımda
orada bıraktığımın bir öğretmenlik görevi değil,
bir parça ömrüm olduğunu görüyorum.
Çünkü insan bazı yerlere
öğretmen olarak gider,
öğrenci olarak döner.

Ben Zantara’da
insanı sevmeyi,
dostluğun kıymetini
ve geçmişe saygının
aslında kendimize saygı olduğunu
bir kez daha öğrendim.
Ve anladım ki
bazı köyler haritada küçücük görünür;
ama insanın yüreğinde
koca bir ömür kadar yer kaplar.

Macit CÜNÜNOĞLU

TİLKİNİN DÜKKÂNI

Amasya deyince
aklım
önce ellili yıllara gider.
Çocukluk,
hafızanın en eski sandığıdır;
ne koyduysan içine
bir ömür kokusunu taşır.

Doğduğum sokağın başında
iki dükkân vardı:
Şaban Ergun’un oyuncakları,
Şükrü Kanlıkavak’ın bakkaliyesi…
Ve Vakıf Han.
Oteli, kahvesi, garajıyla
şehrin kalbi orada atardı.
Taşova, Suluca, Merzifon minibüsleri
oradan kalkar,
Amasya biraz da
oradan dünyaya açılırdı.

Bir sokak ötede
Şevket Bey Sineması…
Daha Ar Sineması yoktu,
Yeni Sinema yoktu.
Sinema yalnız sinema değildi;
nişanların, düğünlerin, sünnetlerin
ışıklı hatırasıydı.

Demirali kumpanyası sahnede,
oyun havaları perde arkasında…
Çocuk aklımla
dünyanın en büyük eğlencesi sanırdım.

Sonra Petriç Amca’nın dükkânı…
Köşede, ırmağa yakın.
Kemal Bey
Nacar saatlerden enfiye kutularına,
Avrupa’dan gelen zarif eşyalara kadar
bir başka dünyanın kapısını açardı vitrinde.

Karşıda Lütfü Tan…
Eğri Camii'nin bitişiğinde.
Ve berber Lütfü Amca’nın dükkânında
şehrin renkli simalarından
Yümlü Payaslı…
Her dükkân bir hikâye,
her insan bir şehir parçasıydı.

Ama Selağzı’nın asıl simgesi
Sinan Hamamı’ydı.
Taşında
Bizans mı vardı, Selçuklu mu,
bilmiyorum.
Bildğim şu:
Amasya’nın hafızasında vardı.

Sonra yıktık.
Şimdi yerinde
Gazi Anıtı duruyor.
Bir hamam gitti,
bir çocukluk gitti,
bir şehir eksildi.
Lise gitti,
park gitti,
hanlar, hamamlar, eski evler
birer birer sustu.

Sonra adına
göç dedik,
imar dedik,
çağdaşlaşma dedik.
Oysa bazı şehirler
yenilenmez;
korunur.
Çünkü bir şehrin taşını sökersen
yalnız duvarını değil,
hafızasını da sökersin.

Amasya,
mücevher gibi bir şehirdi.
Biz ise
elimizdeki mücevherin
değerini anlamadan
ustasını da,
hatırasını da,
kendimizi de
yavaş yavaş kaybettik.

Şimdilik bu kadar…
Bir gün yine
Vakıf Han’ın kahvesine oturur,
Şevket Bey’in kapısından içeri girer,
Sinan Hamamı’nın artık olmayan
duvarlarına bakarız.

Belki o zaman
çocukluğumuzun sesini
yeniden duyarız.
Ve kim bilir,
Tilki’nin dükkânı
bir köşeden bize
hâlâ göz kırpıyor olur.

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...