Yıllar önce yolum Zeytinburnu’na düşmüştü.
O zamanlar daha zindeydim.
Daha hevesli, daha meraklı,
daha çok yol yürüyordum.
Her sabah erkenden kalkar, tıraşımı olur, İstanbul’un sokaklarına kendimi bırakırdım.
Ama benim için asıl istikamet belliydi:
Suriçi.
Yani Konstantinopolis…
Tarihin üst üste yığıldığı, her sokağında başka bir çağın ayak seslerinin duyulduğu o kadim İstanbul.
Yedikule’yi ayrıca severim.
Hele Bizans surlarının içindeki zindanları…
Ne zaman gitsem, taş duvarların arasında tarihle baş başa kalırım.
Bazen bir kapı aralığından
Genç Osman çıkar karşıma.
Sanki birkaç yüzyıl önce bırakıldığı yerden kalkmış da benimle konuşmaya gelmiş gibidir.
Sonra yolumu Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’ne çeviririm.
Amasyalı Katherine’nin sevgili eşi Dr. Tercan,
o yıllarda başhekim yardımcısıydı.
Dünya tatlısı bir insandı.
Güler yüzü hiç eksilmez, beni bir dosttan öte, kardeş sıcaklığıyla karşılardı.
Oradan ver elini Balıklı Meryem Ana Rum Manastırı.
Doğrusu, Ortodoks mabetlerinin iç dünyası beni hep etkilemiştir.
Süslemeleri, ikonaları, altın yaldızları, tütsü kokuları…
Ermeni ve bazı diğer Hristiyan mezheplerinin kiliseleri ise daha sade gelir bana.
Elbette içlerinden söz ediyorum.
Balıklı’da bir gün papaz efendiyle uzun uzun sohbet etme fırsatım oldu.
İlk sorum, tahmin edeceğiniz gibi şuydu:
“Balıklı” adı nereden geliyor?
Anlatılanlara göre manastırın tarihi altıncı yüzyıla kadar uzanıyor.
Yani neredeyse Ayasofya ile yaşıt.
Papaz efendi hikâyeyi şöyle anlattı:
İstanbul kuşatma altındayken, o devrin papazlarından biri tavada balık kızartıyormuş.
Tam o sırada kötü haber gelmiş:
“Şehir düştü düşecek, sen hâlâ balık kızartıyorsun!”
Papaz hiç istifini bozmamış.
“Hadi oradan gafiller,” demiş.
“Şehir düşerse benim kızarttığım balıklar da canlanır, denize gider!”
İşte rivayet o rivayet…
Balıklar gerçekten canlanıp denize gitmiş mi, bilinmez.
Ama bir başka gerçek var:
Mabedin adı yüzyıllardır Balıklı.
Hastanesi de, mezarlığı da aynı adla anılıyor.
Hikâye böyle efendim.
İnanıp inanmamak sizin takdiriniz.
Ben mi?
Papaz efendinin yalancısıyım.
Sonra insanın yolu İstanbul’dan memlekete düşüyor.
Ve birden Konstantinopolis’in Balıklı’sından, çocukluğumun Amasya’sındaki Savadiye’ye geçiveriyorum.
Eskilerin bildiği gibi, bugün Kapalı Spor Salonu’nun bulunduğu yerde vaktiyle bir kilise varmış.
Çocukluğumda o kiliseden geriye kalan yıkık duvarların arasında az top oynamadım.
Az aşık atmadım.
Taşların arasında, geçmişin kalıntılarıyla iç içe büyüdük.
Sonradan öğrendim:
O kilisenin adı da Meryem Ana Kilisesi imiş.
Bir de Savadiye’nin sırtlarında Ulu Mama Ayazması vardır.
“Ayazma”…
Ne güzel kelimedir.
Hristiyan geleneğinde kutsal su demektir.
Yıllara, yıkımlara, değişen zamana rağmen hâlâ oradadır.
Yeşilin içinde bir kaynak suyu…
Sessizce akar.
Ben çocukken az gitmedim oraya.
Az kana kana içmedim o sudan.
Belki o zaman bilmiyordum ama şimdi düşünüyorum:
İnsan bazen yalnızca su içmez.
Bir geçmişi içer.
Bir şehrin hafızasını, bir mahallenin hikâyesini, birbirine komşu olmuş insanların sessizliğini içer.
Şimdi Balıklı’dan Savadiye’ye uzanan bu yolculukta, yıllar sonra yeniden çocukluğuma dönüyorum.
İstanbul’un surları…
Yedikule’nin zindanları…
Balıklı’nın balıkları…
Savadiye’nin yıkık kilise duvarları…
Ulu Mama’nın serin suyu…
Ve birden, çok uzaklardan tanıdık yüzler çıkıyor karşıma.
Ermeni komşularım…
Çocukluk arkadaşlarım…
Aynı sokaklarda yürüdüğümüz, aynı oyunların peşinden koştuğumuz, aynı şehrin havasını soluduğumuz insanlar…
Bir zamanlar yan yana duran evler gibi, hayatlarımız da yan yana duruyordu.
Sonra zaman geçti.
Sokaklar değişti.
İnsanlar dağıldı.
Bazıları gitti, bazıları kaldı.
Bazılarının adını artık yalnızca hafızamız taşıyor.
İnsan yaş aldıkça anlıyor:
Şehirleri taşlar değil, insanlar yaşatıyor.
Ve bazı şehirler, bazı mahalleler, bazı çeşmeler, bazı yıkık duvarlar…
Bize geçmişi hatırlatmakla kalmıyor;
geçmişin hâlâ içimizde yaşadığını da söylüyor.
Bugün Balıklı’dan Savadiye’ye uzanan bu kısa yolculuk, beni yine çocukluğuma götürdü.
Yıkık bir kilisenin duvarlarına…
Bir avuç kutsal suya…
Bir avuç aşık oyununa…
Ve acıyla karışık binlerce hatıraya…
Ah eski devirler!
Ne çok insan bıraktık geride…
Ne çok hayat, ne çok dostluk, ne çok hikâye…
Belki bir gün onları da anlatırım.
Bugünlük bu kadar dostlar.
Hafızanın kapısını biraz araladık sadece.
Gerisi başka bir zamana kalsın.