21 Haziran 2026

ELEM DOLU HATIRALAR

ELEM DOLU HATIRALAR

Bugün pazar… 
Elimde kadehim, meyhane şarkıları dinliyorum. 
Akşamın içindeyim; gönlüm ise çoktan Amasya'ya varmış.
Gurbetteyim… 
Hem de uzun yıllardır. 
Ama doğduğum topraklar, çocukluğum, gençliğim, bir an olsun aklımdan çıkmıyor. 
İnanır mısınız, yorgun yüreğime memleketi düşünmek, onu düşlerimde yeniden yaşamak ilaç gibi geliyor.

Bilirsiniz, Amasya'nın nam-ı diğer adı "Müze Kent"tir. 
Ben buna bir isim daha eklemek isterim: 
"Müze Evler Şehri."
Çünkü o evlerin her biri bir hayat, her sokağı bir hikâye, her mahallesi ayrı bir destandır. 
Bunu ancak orada yaşayan, o havayı soluyan, o insanlarla aynı ekmeği bölüşen bilir.
O günlerin hayatı bugünküne benzemezdi.
Öncelikle insanlar bu kadar talepkâr değildi.
Zenginle fakirin arasına aşılmaz duvarlar örülmemişti.
Çocuklar aynı okulun bahçesinde koşar, aynı sokaklarda büyürdü.
Herkes Ruhi Tingiz'in hastasıydı. 
Mehmet Ali Amca, nice çocuğun sünnet sevincine ortak olurdu. 
Doktor Ali Fuat ile Mazhar, kimsesizlerin kimsesiydi. 
Cafer Ağa'nın dükkânı dost sohbetlerinin mekânı, Şuayip Usta'nın tandırı ise şehrin iştahını kabartan bereket ocağıydı.

Fotoğrafçılar arasında duayenim Ekrem Tunçok'tu. 
Faytoncular içinde, biraz da dayım olduğu için, İskender Sonuşen'in yeri başkaydı. 
Taksicilerden Opel Mustafa'yı da tek geçerim. 
Ne de olsa anne tarafından akrabam olurdu.
Eh… Soyumuzda muhacirlik var. 
Bu kadar torpil de bizim hakkımız olsun.
Ama asalet denildi mi, benim gönlümde ilk sırayı babam Mehmet Cününoğlu alır.
Çoğu kimse Pastırmacı İsmail'i babamız sanır. 
Oysa o kıymetli insan, Ahmet Amcamın oğludur; yani bugünün diliyle kuzenim. 
Lâf aramızda, hayatı boyunca çok yanlışına şahit olduğum için aramız hiçbir zaman yakın olmadı. 

Neyse…
Gelelim beni asıl yaralayan meseleye…
Benim "Müze Evler" derken kastettiğim; duvarlarda asılı antikalar, sandıklarda saklanan eşyalar değildir.
Benim sözünü ettiğim; o çatılar altında yaşanan hayatlardır.
Kızılcık şurubu içtim deyip kan kusan insanların vakur duruşudur. 
Ocağı güçlükle yanan, bacası bin bir emekle tüten evlerin sessiz dramıdır.
Bunları düşündükçe içim kan ağlıyor.
Sonra bugünden geriye dönüp bakıyorum da, aynı cümle dökülüyor dudaklarımdan:
"Hiçbir şeyimiz yoktu… 
Ama mutluyduk."
Gerçekten de öyleydi.
O çocukların çoğunun ne meşin topu vardı, ne bisikleti…
Ama sımsıcak aileleri vardı. Sokakta omuz omuza büyüdükleri arkadaşları vardı. 
Veresiye ekmek aldıkları bakkal amcaları vardı. Kapısını çalmaktan çekinmedikleri komşuları vardı.
Belki cepleri boştu; ama gönülleri dopdoluydu.
İşte bu yüzden, mutluluğun gerçek tarifini onlar bizden daha iyi biliyordu.

Bugünün oyuncaklarından, parlak vitrinlerinden, yapay mutluluklarından çok daha büyük bir dünyaları vardı.
Ya şimdi?..
Ne eski Amasya kaldı, ne de o eski duygular.
İnsanlık bambaşka limanlara demir attı.
Görgüsüzlüğün meziyet, görmemişliğin zenginlik sayıldığı bir çağın içindeyiz artık.
Ben ise sessiz dünyamdan, elimde kadehim, akşamın içinden siz dostlarıma sesleniyorum:

"Dertleri zevk edindim, 
bende neşe ne arar... 
Elem dolu kalbimden 
gitmiyor hatıralar..."

Çünkü bazı şehirler yalnızca yaşanmaz…
Ömür boyu insanın içinde yaşamaya devam eder.
Ne dersiniz değerli dostlar?
Bu arada "Babalar Günü" kutlu olsun.

Macit CÜNÜNOĞLU

Fotoğraf: Babam Mehmet Cününoğlu
Otuzlu yıllar.

09 Haziran 2026

BORABOY YOLUNDA

Haziran omzuma elini koydu sessizce.
Bir çağrı düştü içime
eski dostların sesi gibi:
“Haydi Boraboy’a…”

Çünkü insan bazen
şehirlerden değil,
yorgunluğundan kaçar.
Yaş dediğin nedir ki?
Biraz eksilmiş heyecan,
biraz ağırlaşmış akşamdır.

Yıllar insanın omzuna çöker ama
bazı yollar vardır,
ruhun pasını siler.
İşte öyle bir sabahta
düştüm yola.
Bir yanımda bağlar,
bir yanımda bahçeler…
Toprak bereket kokuyor.
Kiraz dalları al al yanıyor;
sanki çocukluğumun elleri
ceplerime meyve dolduruyor.

Şeftaliler mağrur,
kayısılar nazlı…
Her biri Anadolu gibi;
az konuşan,
çok şey anlatan.
Ve bir sağımda, bir solumda
vakur bir ihtiyar gibi
Yeşilırmak…
Sessizce akıyor.
Sanki diyor ki:
“Ey insan,
acele etme…
Ömür dediğin de benim gibi
bir kıvrıla bir doğrula geçip gider.”

Durucasu Köprüsü’nden geçerken
gençliğim çıktı karşıma ansızın.
Baraj kıyılarında yaktığımız ateşler…
Bir mangal dumanına sığdırdığımız umutlar…
Memleket kurtardığımız uzun geceler…
Ne kadar yoksulduk belki,
ama ne kadar zengindik düşlerde!

Bir elimizde türkü,
öbür elimizde yarınlar vardı.
Henüz
Zülfü Livaneli
uzaklarda, sürgünde bir ses,
bizim soframızda ise
Ruhi Su’nun kederi,
Aşık Mahzuni’nin isyanı,
Aşık İhsani’nin sözü vardı.

Pikap dönerdi ağır ağır…
Kırk beşliklerde dünya değişirdi sanki.
Bir de yüzyıllar öncesinden
Yunus Emre
gelirdi otururdu yanımıza.
Derdi ki:
İnsan gönül kırarsa
taş olur secdesi.
Ve biz,
dünyayı değiştirmeden önce
kendimizi değiştirmeyi öğrenirdik biraz.

Amasya…
Ey kadim şehir!
Dağın taşın bile hikâye anlatır senin.
Bir köy camisinin adına
Cumhuriyet koyacak kadar
ince ruhlu memleketsin sen.
Çünkü sen yalnız şehir değilsin;
hatıradır, dirençtir, hafızadır.
Bir milletin ayağa kalktığı
ilk iradedir bazen.
Aradan yüz yıl geçmiş olsa da
hâlâ aynı soruların kıyısında bekler insan:
Cumhuriyet bir söz müdür yalnızca,
yoksa her sabah
yeniden savunulması gereken
bir emanet mi?

Neyse…
Az kaldı Boraboy’a.
Şimdi beni
ormanların koynunda saklı
yeşil bir sessizlik bekler.
Suların içine gökyüzü düşmüştür belki.
Ağaçlar eski dost gibi eğilir üzerime.
Fırında kebap hazırdır kim bilir,
rakı masasında akşam usul usul büyür.
Bir kadeh geçmişe,
bir kadeh kalan ömre…

Ve ben bilirim:
Mutluluk büyük şeylerde değil;
bir göl kıyısında,
iyi demlenmiş bir dostlukta,
bir türkü arasında saklıdır bazen.

Ey dostlar!
Yolunuz düşerse Boraboy’a,
yalnız manzaraya değil,
kendinize de bakın.
Çünkü bazı göller
yalnız suyu değil,
insanın içini de gösterir.

Macit CÜNÜNOĞLU

01 Haziran 2026

FELEĞİN ÇEMBERİ

Nihayet bayram bitti.
Yeni bir haftaya başlıyoruz.
Tarih 1 Haziran 2026.
Güne erken başlayanlardanım.
Çay demlendi, dumanı ince ince yükseliyor,
balkonda ilk sigaram;
şehir daha tam uyanmamış.
Serçeler telaşlı,
kumrular gönül peşinde.
Kargalar mesafeli bugün,
akılları kedi mamasında belli.

Martılarsa arsız çocuklar gibi
penceremin pervazına konup
aynı şeyi fısıldıyor kulağıma:
“Denize gel…
ama simidi unutma.”

Bahçe yemyeşil;
palmiye, İstanbul’a inat bir Akdeniz masalı.
Çamlar vakur,
ladinler göğe yazılmış dua gibi.
Şimşirler top top suskun,
köşede ortanca morla eflatun arasında
gizli bir sevinç taşıyor.

Bir de pembe gülümüz var;
torunumun sevdiği renkte.
Dokunmak yasak ona,
sanki çocukluğun kırılgan bir emaneti.

Şarkısız olur mu hayat?
Sabahları oyun havası severim ben,
hele Bedia Akartürk çalsın,
dizler unutsa da
ruh kalkar oynamaya.

Komşular bir gün görmüş beni,
hanıma sormuşlar:
“Beyefendi hep böyle midir?”
Gülmüş kadın:
“Daha hiçbir şey görmediniz...”
Haklıydı.
Ama bugün başka bir türkü değdi içime.
Musa Eroğlu ile
Cem Adrian
aynı yüreğe dokundu sanki.

Bir bağlama sesi geçti sabahımdan,
feleğin kapısını aralayarak:
“Geçtim dünya üzerinden…”
Bir an sustum.
Çünkü yaş almak başka,
yaşamak başka şey meğer.

İnsan bazen bir türküyle anlıyor
ömrün bir nefes kadar kısa olduğunu.
Ama hüzne teslim değilim bugün.
Dostlarla sözüm var.
Yol uzun olsa da
gönlüm hâlâ genç.
Bekle Karadeniz…
yarım asırlık hasretimi alıp geliyorum.

Bir kemençe sesi duyarsam eğer,
omuzlarım beceremese de
yüreğim horona duracak.
Ve ben,
şu pazartesi sabahında,
yeniden başlayacağım hayata;
çayın buharı, martı sesi
ve memleket özlemiyle.

Macit CÜNÜNOĞLU

28 Mayıs 2026

YILDÖNÜMÜ

Darbe değildi Gezi,
külliyen yalan.
Bir isyandı;
doğrunun, güzelin, vicdanın
başkaldırısıydı.

Ağaç olup çoğaldılar önce,
sonra orman oldular
sevginin bahçesinde
omuz omuza.

Yürüdüler, haykırdılar,
coştular meydanlarda;
“Bu memleket bizim…”
türküleri düştü dillere.

Kavga büyüdü.
Sarsıldı iktidar,
korktukça sertleşti.
Yığınlar gürledikçe
ölüm yağdı gökyüzünden.

Düştü toprağa fidanlar.
Karardı gözler,
eksildi hayatlar.
Ama direnenlerin yüreği
geri çekilmedi.

Mücadele haklıydı,
direniş onurlu.
Lâkin saraylarda yaşayan efendiler
genç bedenler geçerken önlerinden
saklandılar gölgelerine.

Siperleri devletti;
asker, polis, toma, akrep…
Bir memleketin vicdanına
derin bir yara bıraktılar,
insanı insanlığından utandıran.

Macit CÜNÜNOĞLU

BAYRAMLIK

Bayram da geldi…
Eskiden olsa içim kıpır kıpır olurdu,
gece erkenden ütülenirdi kısa pantolonlar,
ayakkabılar baş ucunda bekler,
evin içinde bir telaş, bir sevinç dolaşırdı.

Şimdi bayram,
biraz sessizlik getiriyor kapıma.
Bir sandalye eksik sofrada,
bir ses eksik evin içinde,
bir gölge çekilmiş hayatın kıyısından.

Ah çocukluğumun bayramları…
Şeker kokardı sokaklar,
kapılar ardına kadar açık olurdu.
Bir el saçımızı okşar,
bir ses “gel bakalım” derdi.
Harçlıkların bereketi değil,
sevginin bolluğuydu bizi zengin eden.

Sabah ezanıyla uyanırdı mahalle.
Yeni elbiseler biraz büyük alınırdı nasılsa,
“Seneye de giyersin” denirdi gülerek.
Bir mendile sarılmış kolonya kokusu,
bir tabakta lokum,
bir köşede eski hatıralar…

Şimdi aynı takvim dönüyor yine.
Bayram yine geldi işte,
ama bazı insanlar
yalnızca hatıralarıyla gelebiliyor.
Bir türkü çalınca içim sızlıyor,
bir ud sesi değince geceye
sanki yıllar geri dönecek sanıyorum.
Kapı açılacak da
“Haydi hazırlan, bayram namazına geç kalacağız”
diyecek biri bekliyorum.
Olmuyor…
Zaman, eksilenleri geri getirmiyor.

Yine de biliyorum;
sevdiklerimiz tamamen gitmiyor bu dünyadan.
Bir eski fotoğrafta gülümsüyorlar bazen,
bir şarkının içinde oturuyorlar usulca,
bir bayram sabahı ansızın
kalbin tam ortasında beliriyorlar.

Bu bayram da
göğe bakıp sessizce anacağım canlarımı.
Bir dua gibi geçecekler içimden.
Belki gözlerim dolacak biraz…
Ama bilin ki,
özlemek de sevgiden kalan bir bayramdır.

Macit CÜNÜNOĞLU

26 Mayıs 2026

İÇSEL YOLCULUKLAR

Bir yanım Yeşilırmak kıyısında kaldı,
bir yanım uzak şehirlerin kalabalığında.
İnsan doğduğu toprağı terk 
etse de
içindeki memleketi nereye bırakır?

Amasya…
Adını ansam tarih düşer dilime;
kaya mezarlarında yankılanır geçmiş,
kalenin burçlarında rüzgâr gibi dolaşır çocukluğum.
Ama sorarım şimdi;
hangi yüzündür sevdiğim,
dünkü mü, bugünkü mü?

Bir sabah bakıyorum,
ırmak akıyor yine ağır ağır;
ama kıyısında eski sesler eksik.
Yalıboyu evleri suskun,
çınarların gölgesinde
eskisi kadar derin değil sohbetler.

Bir şehir yalnız taşla değişmez meğer,
ruhu eksilirse yorulurmuş.
Park gider, beton gelir;
anı gider, hesap gelir.

Bir vakit çocuk sesleriyle dolan meydanlar
şimdi aceleye teslim.
Yine de küs değilim sana Amasya.
Kırgınım belki,
ama sevda biraz da yaralı kalmaktır.

İnsan memleketine darılmaz bütünüyle;
en çok da sevdiğine içerler.
Bir hekim gelir, bir başkası gider,
isimler değişir siyasetin tabelasında.

Ben hâlâ aynı soruyu taşırım içimde:
Bir kent nasıl yeniden kendisi olur?
Neden bir tiyatro yükselmesin yıkılanın yerine?
Neden Yeşilırmak biraz daha nefes almasın?
Neden çocuklar geçmişi sadece kitapta değil,
yaşayan sokaklarda görmesin?

Ey benim eski zaman kokan şehrim,
sana ağıt değil, çağrı bırakıyorum:
Biraz vicdan, biraz estetik,
biraz tarih bilinci yeter bazen
bir memleketi ayağa kaldırmaya.

Ve biliyorum…
Bir gün yeniden akşam olur Yeşilırmak’ta,
çaylar demlenir, dostlar çoğalır.
Bir çocuk göğe bakıp umutlanır.
İşte o vakit
“Amasya geri dönmüş” derim,
sessizce, içimden…

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Mayıs 2026

HOŞ BİR SEDA

Sel gider, kum kalır…
Bir kaos daha geçer ömrümüzden,
meydanların gürültüsü diner,
duvarlara asılan sözler solar.
Geriye, ağır bir sessizlik kalır,
bir de içimize çöken
adı konulmamış keder.

Sabah olur, güneş doğar güya,
ama eksik bir şey vardır havada.
Çayın demi kaçar,
ekmek küçülür sofralarda,
insan, cebindeki yalnızlığı yoklar gibi
bakakalır vitrindeki hayata.

Bir memleket düşünürüm sonra;
yorgun, kırgın, biraz küskün…
Adalet uzak bir istasyon sanki,
tren çoktan geçmiş de
biz peronda unutulmuşuz gibi.
Her itiraz bir gölgeye çarpıyor,
her umut biraz daha
içine kapanıyor gecenin.
Ne garip…
Aynı göğe bakıyoruz hep birlikte,
ama başka başka karanlıklar taşıyoruz içimizde.
Kimi kabullenmiş susmayı,
kimi hâlâ kırgın bir inadın kıyısında.

Ben ise bir eski zaman yolcusu gibi
dalgın ve yorgunum.
Soruyorum kendime bazen:
Bir ülke ne zaman yorulur?
İnsan ne vakit vazgeçer umut etmekten?
Ve neden bazı akşamlar
gökyüzü bile kederli görünür insana?

Sonra müziğe sığınıyorum…
Mahler ağır ağır geçiyor içimden,
Dadaloğlu uzak bir dağdan sesleniyor,
Tatyos, eski bir yaranın yerini yokluyor sanki.
Bir rembetiko düşüyor geceye,
kederin dili oluyor usulca.
En sonunda bir ses geliyor derinden,
eski bir dost gibi,
yaraya dokunmadan kanatan.

Hayat yine de sürüyor işte.
Bir pencereye vuran akşam ışığında,
ansızın esen bir rüzgârda,
uzaktan gelen çocuk seslerinde.

İnsan kırılıyor ama
tam kopamıyor hayattan.
Dertler gelir geçer belki,
zaman da alır öfkesini herkesin.
Ama bazı geceler kalır insanın içinde;
bir şarkı gibi, yarım bir hatıra gibi.
Ve gök kubbede yankılanır yalnızca
kederli bir insan sesinin izi
hoş bir seda misali.

Macit CÜNÜNOĞLU

24 Mayıs 2026

GEL DE İÇME!

Akşam yine usulca çöktü omuzlarıma,
bir şarkı dolanıyor odanın içinde,
sesinde biraz hüzün,
biraz memleket yorgunluğu.
Kadehe eğiliyorum bazen,
dertleri küçültmek için değil,
yalnızlığın sesini bastırmak için belki.

Çünkü insan,
bazı geceler kendi içine fazla sığmıyor.
Bir ömür geçti göz açıp kapayıncaya dek.
Sevdiklerimiz eksildi sofralardan,
dostluklar azaldı,
hatıralar çoğaldı.

Ve insan anlıyor sonunda;
zaman en büyük öğretmenmiş meğer.
Memleket desen…
Bir yanı hâlâ çocukların gülüşü kadar güzel,
bir yanı haber bültenleri kadar karanlık.
Emek pahalı, umut ucuz,
adalet çoğu zaman gecikmeli bir tren gibi.

Gençler bavullarını hayâlleriyle topluyor,
emekliler market raflarında
eskiden kalan hayatı arıyor.
Bir yanda ekranlardan yükselen büyük sözler,
öte yanda mutfakta eksilen ekmek.

Kimse yüksek sesle söylemese de
herkesin içinde aynı soru:
“Bu kadar yükü daha ne kadar taşır insan?”
Ama yine de…
bir simit paylaşan iki arkadaşta,
sokak kedisine su koyan yaşlı bir elde,
sessizce birbirine omuz verenlerde
bir memleketin hâlâ yaşadığını görüyorum.

Belki de mesele budur;
karanlığa baka baka
ışığı unutmamak.
Öyleyse gel de içme…
Ama kedere teslim olmak için değil;
bir gün gerçekten
güzel günler göreceğiz diye,
yarım kalan umutların şerefine…
Kadehler biraz da yarınlara kalksın.

Macit CÜNÜNOĞLU

ELEM DOLU HATIRALAR

ELEM DOLU HATIRALAR Bugün pazar…  Elimde kadehim, meyhane şarkıları dinliyorum.  Akşamın içindeyim; gönlüm ise çoktan Amasya...