Mayıs gelir
kapımı çalmaz,
doğrudan içeri girer.
Bir elinde bayram,
diğerinde darağacı.
Meydanlar kurulur önce,
alın teri konuşur,
yumruklar havaya kalkar.
Ama bilirim,
bu memlekette
bazı bayramların gölgesi uzundur.
Ayın altısı…
Elli dört yıl önce bugün...
Geceyi sabaha bağlayan o ince çizgi,
bir daha kopar üç yerinden.
Üç genç…
daha hayatın başında,
daha düş kuracak yaştayken
ölüme büyütülür.
İpler sallanmaz sadece,
adalet de sallanır o sabah.
Sonra on ikisi…
Bu kez sıra bana gelir.
Benim evimden eksilir hayat.
Bir kadın gider,
adı Onur,
adı gibi dimdik ama
bedeni yorgun düşmüş zamana.
Bir buçuk yıl…
İnsanın çaresizliğiyle
ölümün sabrı yarışır.
Kazanan hep aynıdır.
Geriye ne kalır?
İki çocuk,
bir baba,
ve duvarlara sinmiş bir sessizlik.
Ben o sessizlikle yaşadım.
Yıkılmadım demem,
ama dağılıp kalmadım da.
İnsan bazen
rezil rüsva olmamak için bile
yaşamaya devam eder.
Yıllar geçti…
Bir fotoğraf tuttum elimde,
güneş yakmış yüzümü,
gözlerimde emir bekleyen bir gençlik.
Ne çabuk geçmiş…
Ne çabuk eksilmişiz.
Şimdi hesap yapıyorum:
Ben yetmiş yediye dayanmışım,
çocuklarım büyümüş,
elde var dört torun.
Ama kimileri
yirmi beşe varamamış.
Kimileri
on altısında koparılmış hayattan.
İşte orada
ben susarım.
Kendi acımı
yüreğimin en dip yerine gömerim.
Çünkü bazı ölümler
kişisel değildir.
Bazı acılar
bir milletin vicdanına yazılır.
Mayıs…
Sen ne zor aysın.
Hem doğurursun,
hem asarsın.
Benim ocağıma ateş düştü,
doğru.
Ama üç fidanın acısı
milyonların yüreğinde yanıyor hâlâ.
Ve ben her Mayıs’ta
başımı eğerim:
Kaybettiklerime değil sadece,
unutmayanlara da selâm dururum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder