05 Ağustos 2026

Amasya doğumlu hemşerimiz ve tiyatromuzun efsane duayeni Sermet Çağan'ı vefatının 
56. yılında özlemle saygıyla anıyorum.
1929-5 Ağustos 1970.

30 Temmuz 2026

KİM TUTAR SİZİ?



Yaş kemâle erince gönül sessizce zenginleşiyor. İnsan, ömrün en uzun yolculuğunu kendi içine doğru yapıyor.

Tam her şey bitti sanırken, aşk usulca kapıyı çalıyor. Belki de niyeti, giderayak altın bir tepside ömrün eksik kalan mevsimlerini sunmak.

Sakın geri çevirmeyin... 
Belki de hayat, en kıymetli armağanını en son sayfaya saklamıştır.
Bir çift göz değiyor yüreğinize, yıllardır susan kuşlar yeniden şarkıya başlıyor. 
Kuruyan dallar filizleniyor, içinizdeki çocuk yeniden koşmaya başlıyor.

Sonra... 
Bir rüzgâr esiyor Yeşilırmak kıyılarından.
Adını fısıldıyor: Amasya...
Bir şehir değil artık O; annemin sesi, babamın gölgesi, çocukluğumun gülüşü, ilk sevdamın utangaç bakışı...

Harşena Dağı omzunu yaslamış zamana. 
Kral Kaya Mezarları, binlerce yıldır ölümsüzlüğün nöbetini tutuyor.
Irmak, eskisi gibi ağır ağır akıyor. 
Sularında çocukluğumun taşları, gençliğimin hayalleri, gurbetin gözyaşları birlikte yüzüyor.
Her köşesinde bir hatıram bekliyor beni.
Bir dut ağacı, bir eski sokak, taş bir çeşme, ahşap bir pencere...
Hepsi adımı biliyor sanki.

Ne zaman gözlerimi kapasam, Amasya geliyor. Bir türkü oluyor bazen, bazen hüzzam bir şarkı, bazen de akşam ezgilerine karışan ince bir hüzün...

Anlıyorum ki insan sadece birini sevmez. 
Bir şehri de sever. 
Bir sokağı... 
Bir nehri... 
Bir gökyüzünü...
Ve bazen en büyük aşk, doğduğu toprağın kokusudur.

Yıllar omuzuma çökmüş olabilir. 
Saçlarıma kar yağmış olabilir. 
Dizlerim eski gücünde değildir belki.
Ama yüreğim...
Hâlâ Yeşilırmak boyunca yürüyebiliyor. 
Hâlâ Harşena'nın rüzgârını ciğerlerine çekebiliyor. 
Hâlâ gecenin en sessiz saatinde Amasya diye atabiliyor.

İşte o yüzden yaş dediğiniz yalnızca takvimlerin hesabıdır.
Gönül sevmesini biliyorsa, bir çiçeğe eğilip koklayabiliyorsa, bir çocuğun gülüşünde geleceği görebiliyorsa, bir dostun elini eski günlerdeki gibi sıkabiliyorsa, daha yol bitmemiş demektir.

Aşk yeniden gelir.
Umut yeniden doğar.
Sabah yeniden ağarır.
Ve insan, içinde Amasya'yı taşıyorsa, gurbete yenilmez.

Çünkü bilir ki her hasretin sonunda Yeşilırmak gibi eve dönen bir su vardır.
Her ayrılığın sonunda ışığını hiç kaybetmeyen bir pencere vardır.
Her ömrün sonunda bile sevgiye açılan bir kapı mutlaka vardır.
İçinizde aşk, gözlerinizde umut, avuçlarınızda memleketinizin sıcaklığı varsa...
Yıllar size ne yapabilir?
Hüzün size ne yapabilir?
Zaman size ne yapabilir?

Yüreğinizde Amasya, dudaklarınızda bir türkü, ufkunuzda hâlâ mavi bir sabah varsa...
Artık kim tutar sizi?
Kim tutabilir ki...

Macit CÜNÜNOĞLU

KİM TUTAR SİZİ?

Yaş kemâle erince
gönül, meyvesini en geç veren ağaç olur.
Tam "her şey bitti" dersiniz,
aşk usulca kapınızı çalar;
ellerinde altın bir tepsi,
içinde ömrün eksik kalan baharları...

Sakın geri çevirmeyin onu.
Belki kaderin son armağanıdır,
belki de yüreğe düşen
en güzel teselli...
Bir çift göz yeter bazen;
deniz kıyısında akşamı dinlemeye,
güneşin kızıllığında
kaybolmayı istemeye...
Dudaklarınızdan usulca dökülür:
“Dönülmez akşamın ufkundayım,
bu son fasıldır, nasıl geçersen geç…”

İşte o vakit anlarsınız;
gönül adamı olmak
ömür boyu süren bir ustalıktır.
Marangoz ağacı işler,
demirci çeliği döver.
Ben ise yorgun kalpleri suluyorum;
gül dallarını,
yalnız kalmış saksı çiçeklerini...

Yeter ki bir sevda tomurcuklansın,
yeter ki bir insanın yüzü gülsün.
Bırakın siyaset,
rüzgâr gibi geçsin yanımızdan.
Su yine çatlağını bulacaktır.
Sofram zengin olmasa ne çıkar?

Ruhum hâlâ
aşka aç...
Kim çıkar karşıma da
yüreğimi durdurabilir?
Ben Ferhat'ın yurdunda doğdum.
Kayaları delemedim belki,
ama duygularımı
nakış nakış dizelere işledim.
Bir şişeye koyup
içimdeki dünyayı
engin denizlere bıraktım.
Belki bir kıyıya vurur,
belki bir yürek açar kapağını,
belki yeniden başlar
umut.

Çünkü hayat
baştan sona mücadeledir.
Biz büyük düşler kuran bir kuşaktık;
yalnız ülkemizi değil,
dünyayı değiştirmeye kalktık.
Filistin'in acısında,
Angola'nın tozunda,
Nikaragua'nın rüzgârında
aynı türküyü söyledik.
Bedeller ödedik.
Sonunda
yenilmeyi bile
onurla öğrendik.

Şimdi zaman değişti.
Kapitalizmin soğuk elleri
dünyayı sardı.
Toplumsal düşler uzaklaştı,
yalnızlık çoğaldı.
Hele bir de
duyarlı bir yüreğiniz varsa,
huzur
en zor bulunan liman oluyor.
Sandıklar kurulur,
isimler değişir;
umutlar çoğu kez
yarım kalır.

Öyleyse...
Aşk pencerenizi açık bırakın.
Şarkılar girsin evinize.
Bir gün
auranıza dokunan bir yürek çıkar mutlaka.
O vakit
yelkovan kuşları gibi
kanatlanın gökyüzüne.
Bir ada senin,
bir ada benim...
Yeter ki sevdanız özgürlüğe olsun.
Yeter ki yüreğiniz
hâlâ genç kalsın.
İşte o zaman...
Kim tutar sizi?

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Temmuz 2026

KUTSAL AŞK

Sevgili bekler gibi bekledim seni,
meğer torun beklemekmiş
ömrün en masum sevdası.

Kapım çalınınca
güneş giriyor evime;
küçücük ayak sesleriyle
bütün yorgun yıllarım
bir köşeye çekiliyor.

Dünya gürültü içinde...
İnsan insana yabancı,
sözler taş gibi sert,
kalpler ince bir cam kadar kırılgan.

Herkes haklı,
kimse birbirini duymuyor.
Ben ise
sekiz yaşında bir çocuğun gülüşünde
insanlığın kaybettiği cenneti buluyorum.

Bir tuşla açıyor evreni,
parmaklarının ucunda
bizim hayal bile edemediğimiz çağlar.
Ben şaşkınlıkla bakarken
o gülüyor;
gelecek, çocuk yüzüyle
odama kuruluyor.

Sonra birden
eski mahalleler geliyor aklıma...
Çelik çomak sesleri,
çamur lekeli dizler,
Yeşilırmak kokan çocukluklar,
dağlara keçi gibi tırmandığımız günler,
ırmakta yüzüp
güneşi avuçladığımız yazlar...

Ne güzeldi o zamanlar;
ama bugün
bir çift küçük kolun
boynuma sarılışı var ya...
İşte bütün ömür
o anda anlam kazanıyor.

Anlıyorum ki
servet dediğin evlat değil yalnız,
torun sesiyle çoğalan bir ömürmüş.

Sevgi,
hesabı olmayan tek zenginlikmiş.
Ve ben
her sarılışta yeniden doğuyorum.

Çünkü torun sevgisi
ne zamana sığar,
ne dünyaya...
Adı konulmamış,
ama bütün kutsal kitapların
aynı sayfasında yazılı duran
en sessiz,
en temiz,
en kutsal aşk.

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Temmuz 2026

YAŞLI KİMDİR?

Sorma bana, kaç yaşındasın diye... 
Takvimler yalan söylemeyi çok önceden öğrendi.
Asıl yaş, gözlerin merakını kaybettiği gün başlar. 
Bir kitabın kapağını artık açmak istemediğin, bir çiçeğe eğilip adını sormadığın, bir çocuğun sorusuna şaşırmadığın gün...
İşte o gün ihtiyarlık usulca oturur omuzlarına.
Benjamin haklıydı; insanı yıllar değil, öğrenmekten vazgeçmesi yaşlandırır.

Oysa ne çok genç var ruhu küflenmiş... 
Ne çok yaşlı var gözlerinde bahar taşıyan.
Küçük kentlerin dar sokaklarında servet sayılır insanın değeri. 
Banka hesapları konuşur, susar kitaplar. 
Bilgelik, eski bir sandığın dibine kaldırılmış aile yadigârı gibidir.

Mangal dumanları yükselir, okey taşları şakırdar, günün bütün hakikati bir çay bardağının buğusuna sığdırılır. 
Kimse gökyüzüne bakıp bir yıldızın adını merak etmez.

Oysa zenginlik; paranın saydığı değil, aklın çoğalttığıdır. 
Bir cümleyi anlamak, bir insanı dinlemek, bir ömrü incitmeden yaşayabilmektir.

Bana sorarsan, yaşlı olan saçına düşen ak değil; kalbine düşen karanlıktır.
Çünkü önyargılar, pas tutmuş kilitler gibi kapatır bütün kapıları. 
İnsan, insana yabancı olur; etiketler konuşur, vicdan susar.
Ben yine de bir kelimenin peşinden yürümeyi, bir şiirin içinde kaybolmayı, yeni bir şey öğrenince çocuklar gibi sevinmeyi seçiyorum.

Varsın desinler: "Antika..."
Ben biliyorum; eskiyen beden olabilir, ama merak eden bir yürek her sabah yeniden doğar.
Ve inanıyorum ki, öğrenmeye devam eden insan, yalnızca yaşamaz; zamanın kendisine de genç kalmayı öğretir.

Macit CÜNÜNOĞLU

15 Temmuz 2026

ASAYİŞ BERKEMÂL

On yıl önce 15 Temmuz gecesi sessiz ve derinden faaliyetini sürdüren yanardağ patladı.
Aslında püsküreceği üç yıl önceden belli olmuştu.
AKP FETÖ ortaklığı 17 Aralık’ta resmen son bulmuştu.
Artık iktidar kavgası başlamıştı.
Bu süreç zor ve çetin geçti.
Kapalı kapılar arkasında binlerce tezgâh gerçekleşti.

Ve nihayetin de 15 Temmuz gecesi su yüzüne çıktı.
Ve 251 cana sebep oldu.
Fevkâlâde başarılı bir senaryoydu.
Alan razı satan razı, sonuç her iki tarafı da memnun etmişti.
Bizler de evlerimizdeki televizyon ekranlarından kanlı sahneleri ibretle izledik.
Çünkü darbeler konusunda epeyce tecrübeliydik.
12 Mart’ı, 12 Eylül’ü yaşamış biri olarak trajikomik görüntülere acı acı gülümsedik.

Boğaz köprüsünün bir tarafı kapalı, üzerinde bir tank, arkasında bir avuç asker…
İstanbul’u teslim alacaklar!
Yine de text güzel yazılmıştı, rol dağılımı mükemmeldi.
Tüm oyuncular hakkını fazlasıyla verdi.

Ve sonrası malûm, sürek avı başladı.
On binler tutuklandı, işten atılanlar yüz binleri buldu.
Fethullah Efendi hazretleri(!) baş suçlu ilân edilip gıyabında çarmıha gerildi.
Birinci perde kapanmıştı.

İkinci bölüm sistem değişikliğiyle başladı.
Sandığa gittik, son padişahımızı seçtik.
Parlamento Hisseli Harikalar Kumpanyası’na dönüştü.
En nihayetinde layık olduğumuz rejime kavuştuk

Halkımız, devletimiz adına reisimiz düşünüyor ve O karar veriyor.
Peşpeşe fermanlar yayınlıyor.
Yan gözle bakan kodese, alkışlayan Saray bahçesine.
Oh ne âlâ!

Ancak hâlâ THE END diyemiyoruz.
En son Ayasofya’yı gönül birliğiyle cami yapıp baroları parçaladık.
Derin bir nefes alabiliriz artık.
Asayiş berkemâl, gidişat fevkâlâdenin fevkinde…
Karnımız tok, sırtımız pek…
Evelallah şerbetli milletin ahfadıyız…
Yıkarız dağları, enginlere sığmayız.
Savulun len, kefenliler ordusu geliyor.
Bize derler Mücahit, göbek adımız Niyazi…
Bir ölür bin doğarız!
Var mı yan bakan?
Ayrıca herkese yetecek kadar mahpus damlarımız var.
Anlaşıldı mı?
Şimdilik naklen yayınımız bu kadar dostlar...
Yarınlar hayırlara vesile olur inşallah!

Macit CÜNÜNOĞLU

14 Temmuz 2026

SENSİZ KALAN GÖNLÜMDE…"

Sistemler çürür bazen,
kelimeler susar…
Siyasetin gürültüsü içinde
insan kendi sesini arar.
Bilimden, çağdaşlıktan söz ederken
karanlık düşünceler dolaşır sokaklarda.

Geleceğe dair umutlar azalır,
ama bir yerlerde hâlâ
ışık yakmaya çalışan yürekler vardır.
İşte o yüzden
bir zaferin sevincine tutunurum bazen.

Bir takımın mücadelesinde,
bir gencin başarısında
yeniden yeşeren bir umut görürüm.
Çünkü hayat kısa…
Ve ömrümden koparılan yıllar var.
Geriye kalan zamanımı
boş gürültülere değil,
güzelliklere vermek isterim.
Kitapların sessizliğine sığınırım,
müziğin derin sularında kaybolurum.

Bazen bir ezginin peşinden giderim,
bazen imkânsız bir sevdanın izinde yürürüm.
Sonra yollar çağırır beni…
İstanbul’un ışıkları düşer gönlüme.
Boğaz’ın mavisinden
eski sokakların hüznüne kadar
nice hatıra saklar bu şehir.

Ama bir başka yol vardır içimde…
Her zaman beni kendine çeken,
çocukluğumun kokusunu taşıyan:
Amasya…
Orada bir ev vardır hâlâ,
bir sokak, bir mahalle…
Belki taşları değişmiştir,
belki eski sesler kaybolmuştur;
ama hafızamda yaşamaya devam eder.

Yeşilırmak yine akar düşlerimde.
Kıyısında eski zamanlar yürür.
Yörgüç Paşa’nın gölgesinde
çocuk kahkahaları yankılanır.
Ziyere’nin serin suları seslenir:
“Beni unutma…
Ben hâlâ eski günleri beklerim.”
Bağlar suskun biraz,
ağaçlar mahzun…
Kirazlar, şeftaliler
eski neşeyi arar.

Bir zamanlar dallara uzanan eller,
şimdi uzak ekranlarda kaybolur.
Sokakların sesi azalır,
oysa hayat hâlâ
bir gülüş bekler.
Akşam iner Amasya’ya…

Aynalı Mağara’nın karşısında
eski bir bağın sessizliğinde
bir şarkı yükselir.
Rast makamında bir hüzün,
bir hasret, bir sevda…
Ve gönlümden geçer:
“Sensiz kalan gönlümde,
bil ki hayat virâne…”

Kim bilir kaç insan geçmiştir hayatımızdan,
kaç şehir uzak düşmüştür bize…
Ama bazı sesler vardır,
yıllar geçse de susmaz.
Bazı aşklar vardır,
yaşanmasa bile tükenmez.
Çünkü insanın en uzun yolculuğu
kendi gönlüne yaptığıdır.
Ve benim gönlümde Amasya hâlâ yaşar.

Macit CÜNÜNOĞLU

12 Temmuz 2026

İSTANBUL’DAN AMASYA’YA

“Dalgalandım da duruldum…” 
der Müzeyyen,
bir eski plak döner gecenin koynunda.
İğnesi takılır yüreğimin
unutulmuş, çizilmiş yerlerine.

Akşam iner İstanbul’a,
zaman ağır bir yük gibi çöker omuzlarıma.
Bedenim yorgun belki,
saçlarımda yılların sessiz karı…

Ama ruh dediğin söz dinler mi hiç?
İçimde bir ses hâlâ genç,
hâlâ aşk diye çarpıyor.
Sus diyorum kendime,
ama hangi yürek susturur kendini?

Sonra hatıralar gelir yanıma,
eski bir sandığın içinden çıkan
sararmış mektuplar gibi…
İstanbul’u gezerim gece gece.
Adalar’da mimoza kokar ellerim,
erguvanlar eğilir omuzlarıma.

Bir şiir düşer Boğaz’ın sularına,
martılar kanatlarında taşır uzaklara.
Aşiyan’da Orhan Veli susar,
ama mezarı bile gençtir hâlâ.
Yahya Kemal uzaklardan dinler
son faslın hüzzam nağmesini.
Çamlıca bakar şehre,
Boğaz yorgun bir şarkı söyler.

İstanbul güzeldir elbet,
ama gözlerinde eski bir hüzün var.
Geçerim…
Ve bir sabah değil belki,
bir ömür sonra
Amasya’ya varırım.
Doğduğum topraklara…

Yeşilırmak karşılar beni,
çocukluğumun sesiyle.
Çınarın gölgesinde durur zaman,
Örnek Otel’de bir oda açılır geçmişime.
Selağzı’na inerim usulca,
Kale’ye selâm veririm önce.
Mahzen’in kapısından girince
gençliğim oturur yanıma.
Bir kadehte eski günler,
bir sohbette kaybolan dostlar…

Süer kardeşler,
Selim Salim amcalar…
Birer ışık gibi geçer masamdan.
Nurlar içinde uyusunlar;
dostluğu öğreten güzel insanlardı.

Sonra Hükümet Köprüsü…
Irmak yine aynı ırmak,
ben biraz eksilmişim sadece.
Gümüşlü Camii bakar yüzüme,
yok olan sokaklara el sallarım.
Bir ev, bir kapı, bir çocuk sesi…
Hepsi kalmış hatıraların avlusunda.

Ağlamam…
Gözyaşlarımı içimde büyütmeyi öğrendim.
İlâankaya yollarında,
Kuş Köprü’nün sessizliğinde
geçmişle konuşurum.
Yitip giden parklar adına
bir küçük isyan bırakırım taşlara.

Çünkü şehirler de ölür bazen,
insanlar gibi…
Kumacık Hamamı’nda arınırım sonra,
su alır yorgunluğumu.
Savadiye yollarında yürürken
Ulu Mama’nın ayazmasından içerim.
Uzaklarda kalan ahpariklerimi anarım,
aynı gökyüzüne bakan
eski dostlarımı…

Bugünlük biter yolculuğum.
Ama Amasya bitmez.
Çünkü bazı şehirler
bir haritada değil,
insanın kalbinde yaşar.
Söz uçar…
Yazı kalır.
Ve konu Amasya ise
gerisi yalnızca ayrıntıdır.
İstanbul’dan Amasya’ya
bir ömrün selâmını gönderiyorum.
Yeşilırmak’a,
Harşena’ya,
Gümüşlü'ye,
çocukluğuma…
Bir kere değil, bin kere 
selâm olsun 
doğduğum bereketli topraklara,
uygarlığın başkentine.

Macit CÜNÜNOĞLU

YORGUN ZAMANLAR İÇİNDEN

Bir bayram sabahı değil artık zaman…
Ne kapılar ardına kadar açık, ne sokaklarda çocuk sesleri var. 
Bir selamın hatırı, bir dost bakışının sıcaklığı eski bir fotoğraf gibi kaldı avuçlarımızda.

Bir zamanlar dünya daha kalabalıktı sanki… 
İnsanlar daha azdı belki, ama gönüller daha geniş, yürekler daha cömertti.
Bir kapı çalınırdı usulca, bir sofra kurulurdu sessizce. 
Bir dert paylaşılır, bir acı bölünür, bir sevincin gölgesinde nice gönül dinlenirdi.

Şimdi aynı şehirlerde yaşıyoruz; aynı kaldırımlardan geçiyor, aynı gökyüzüne bakıyoruz. 
Ama birbirimize uzak ülkeler gibiyiz.
Sokaklar kalabalık… 
Yürekler ıssız.
Kelimeler çoğaldı, ama anlamlar azaldı. 
Gülüşler çoğaldı, ama içtenlik eksildi. 
Birbirimize yaklaşmak yerine duvarlarımızı büyüttük.

Ne çok şeyi fark etmeden bıraktık geride…
Bir çocuğun tertemiz kahkahasını, akşamüstü kapı önlerinde başlayan sohbetleri, dost meclislerinin sıcaklığını, bir yüreğin başka bir yüreğe sığınma ihtiyacını…

Bazen bir şehirde saklıdır geçmiş… 
Benim için o şehir, Yeşilırmak’ın kıyısında sessizce duran Amasya’dır.
Harşena’nın gölgesinde, eski konakların yorgun duvarlarında, Yalıboyu’nun akşam ışıklarında çocukluğumdan kalan sesler vardır.

Bir zamanlar sokaklarında yürüdüğüm, her köşesinde bir hatıra bıraktığım o eski şehir… 
Bana kaybettiklerimi değil, kim olduğumu hatırlatır.
Hepsi şimdi uzak bir mevsimin hatırası.
Belki de en büyük kaybımız; içimizde yanan o eski ışığı sessizce söndürmekti.
Sevmeyi unuttuk biraz… Beklemeyi, sabretmeyi, bir insanın gözlerinde kendimizi bulmayı…

Şimdi herkes kendi duvarlarının ardında, kendi sessizliğinin nöbetçisi. Kendi yaralarını saklıyor, kendi yalnızlığını taşıyor.
Biz ise eski bir şarkının içinde kalmış gibiyiz…
Bir hüzzam akşamında, solgun bir fotoğrafın kenarında, yarım kalmış bir sevdanın sessiz gölgesinde…
Dönüp geçmişe bakıyoruz.
Orada çocukluğumuz duruyor; tozlu sokaklarda koşan hâlimizle. 

Orada dostlarımız var; sesleri hâlâ kulaklarımızda. Orada Yeşilırmak’ın sesi, eski taş köprülerin sessizliği, kaybettiğimiz yılların izi var.

Ah zaman…
Sen ne uzun bir yolcusun. Aldıklarını geri getirmiyorsun. 
Sadece hatıraları bırakıyorsun yorgun ellerimize.

Biz de her gece sessizce açıyoruz eski sandıkları. 
Bir yüz arıyoruz içinde… 
Bir ses, bir sıcaklık, bir zamanlar bizi biz yapan o küçük mutlulukları…
Yorgunuz…
Çünkü çok şey yaşadık. 
Çok sevdik, çok özledik, çok yara aldık.
Bir yanımız hâlâ yarına inanıyor, bir yanımız geçmişin kapısında bekliyor.
Belki hayat dediğimiz şey; kaybettiklerimizin ardından sessizce yürümeyi öğrenmektir.

Belki insan, en çok kendi içinde kaybolur. 
Ve geriye bazen tek bir kelime kalır:
Keşke…
Sonra uzun bir sessizlik çöker.
Uzaklardan bir şarkı yükselir; kimsenin duymadığı, ama herkesin içinde taşıdığı…

Ve biz, yorgun zamanların içinden geçerken biraz geçmiş, biraz hüzün, biraz da umut olarak kalırız.
Çünkü insan; kaybettikleriyle büyür, hatırladıklarıyla yaşar, umut ettikleriyle ayakta durur.

Macit CÜNÜNOĞLU

11 Temmuz 2026

YORGUN ZAMANLAR



Bir bayram sabahı değil artık zaman…
Ne kapılar ardına kadar açık,
ne de sokaklarda çocuk 
sesleri var.
Bir selamın hatırı,
bir dost bakışının sıcaklığı
eski bir fotoğraf gibi 
kaldı avuçlarımızda.

Bir zamanlar dünya daha kalabalıktı sanki…
İnsanlar azdı belki,
ama gönüller daha genişti.
Bir kapı çalınır,
bir sofra kurulur,
bir dert paylaşılırdı sessizce.
Şimdi aynı şehirlerde yaşıyoruz;
ama birbirimize uzak 
ülkeler gibiyiz.

Aynı gökyüzüne bakıyor,
başka yalnızlıkların içinde kayboluyoruz.
Sokaklar kalabalık…
Yürekler ıssız.
Kelimeler çoğaldı,
ama anlamlar eksildi.
Gülüşler çoğaldı,
ama içtenlik azaldı.
Ne çok şeyi fark etmeden 
bıraktık geride…

Bir çocuğun tertemiz kahkahasını,
uzayıp giden dost sohbetlerini,
akşamüstü kapı önlerinde başlayan muhabbetleri,
bir yüreğin başka bir yüreğe sığınmasını…

Hepsi uzak bir mevsimin 
hatırası şimdi.
Belki de en büyük kaybımız;
içimizde büyüttüğümüz o eski ışığı kaybetmekti.
Sevmeyi unuttuk biraz,
beklemeyi, sabretmeyi,
bir insanın gözlerinde 
kendimizi bulmayı…

Şimdi herkes kendi duvarlarının ardında,
kendi sessizliğinin bekçisi.
Kendi yaralarını saklıyor,
kendi yalnızlığını taşıyor.

Biz ise eski bir şarkının içinde kalmış gibiyiz…
Bir hüzzam akşamında,
solmuş bir fotoğrafın kenarında,
yarım kalmış bir sevdanın gölgesinde…
Geçmişe dönüp bakıyoruz.

Orada çocukluğumuz duruyor;
tozlu sokaklarda koşan hâlimizle.
Orada dostlarımız var;
sesleri hâlâ kulaklarımızda.
Orada kaybettiğimiz yıllar,
dokunamadığımız hayaller var.

Ah zaman…
Sen ne uzun bir yolcusun.
Aldıklarını geri getirmiyorsun.
Sadece hatıraları bırakıyorsun
yorgun ellerimize.

Biz de her gece
sessizce açıyoruz o eski sandığı.
Bir yüz arıyoruz,
bir ses,
bir sıcaklık…
Yorgunuz…
Çünkü çok şey yaşadık.
Çok sevdik,
çok özledik,
çok yara aldık.

Bir yanımız hâlâ yarına inanıyor,
bir yanımız geçmişin kapısında bekliyor.
Belki hayat dediğimiz şey;
kaybettiklerimizin ardından
sessizce yürümeyi öğrenmektir.
Belki insan,
en çok kendi içinde kaybolur.
Ve geriye yalnızca bir kelime kalır:
Keşke…

Sonra uzun bir sessizlik…
Uzaklarda bir şarkı çalar;
kimsenin duymadığı,
ama herkesin içinde taşıdığı…
Ve biz,
yorgun zamanların içinden geçerken
biraz geçmiş,
biraz hüzün,
biraz da umut olarak kalırız.

Macit CÜNÜNOĞLU

09 Temmuz 2026

YOLCULUKLAR

Bu gün de böyle olsun…
Bir eski şarkının gölgesinde
kendime doğru yürüyorum.
Hicaz bir kapı açıyor uzaklara,
rast bir sızı bırakıyor yüreğime.
Notalarla konuşuyorum bu sabah,
çünkü bazı yaraları
yalnız şarkılar anlar.

Yüreğim yine dalgalı…
Bir deniz gibi içimde ömrüm.
Kıyılarımda anılar,
ufkumda yıldızlar…
Ve ben, bitmeyen bir yolculuğun
sessiz yolcusuyum.

Menzilim bulutlar değil yalnız,
ay ışığı da değil…
Ben insanın içindeki o büyük aydınlığı arıyorum.
Güneşin doğduğu yerde değil,
karanlığın yenildiği yerdeyim.

Hayâllerim hâlâ çocuk,
düşlerim hâlâ kanatlı…
İçimde aşk var, sevda var,
bir de ömrün en onurlu kavgası:
Hakikatin peşinden yürümek var.

Dünden geliyorum ben…
Yolum taşlı, gecem uzun.
Arkamda sevinçler kadar acılar,
zaferler kadar yenilgiler var.
Gördüm zulmün soğuk yüzünü,
duydum kapalı kapıların sesini.
Mahpus damlarında öğrendim
özgürlüğün ne kadar değerli olduğunu.

Yaralar taşıdım içimde,
ama kin büyütmedim.
Sonra zaman değişti…
Saçlarıma ak düştü,
ellerime yılların izi.
Çocuklar büyüdü,
torunların gülüşü doldu evime.

Şimdi bir gül bahçesinde yürür gibiyim;
ama dikenleri unutmadan…
Çünkü insan geçmişini silerek değil,
onunla barışarak büyür.

Ne dünü terk ettim,
ne yarından vazgeçtim.
İnat mı dersiniz, umut mu?
Belki ikisi de…
Çocuklar babalarına çeker derler.
Ben de yetmişinden sonra
kızımdan öğrendim yeniden yaşamayı.

Gözlerinde ışık taşıyan,
bir sevgi uğruna dünyayı karşısına alan,
dostluğu kardeşlik bilen,
insanı insan yapan değerlere inanan
bir yürekten pay aldım.
Çünkü biliyorum artık;
Bu gezegen kısa bir misafirlik…
Geriye ne mal kalır, ne makam…
Bir güzel söz kalır,
bir dost eli,
bir de kırmadan yaşanmış bir ömür.

Şimdi sırtımda yıllar,
yüreğimde ateş…
Ufuklara bakıyorum.
Mangal gibi bir kalple,
yarınlara selâm vererek
engin denizlere açılıyorum.
Çünkü yol bitmez…
İnsan yürüdükçe yaşar.
Ve umut,
son nefese kadar
insanın içindeki en derin şarkı olmaya devam eder.

Macit CÜNÜNOĞLU

07 Temmuz 2026

SON FASIL

Bir akşam daha çöktü ömrümün omuzlarına.
Eski bir defter açtım, sararmış sayfalarından gençliğimin sesi yükseldi.
On İki Eylül'ün karanlığı hâlâ kurumamış mürekkep gibi duruyor içimde. 
Kaçak günlerin uykusuz geceleri, kitaplara sığınan umutlar, yarım kalmış düşler…

Bir cümle ilişti gözüme, 
Oscar Wilde yıllar öncesinden seslendi:
“Yaşlılığın trajedisi yaşlanmak değil,
yaşlanmamış olmaktır.”
İşte o an içimde bir kapı daha kapandı.
Çünkü saçlarıma düşen aklar değil acıtan, genç kalan yüreğimin yaşlanan bedenime sığmayışıdır.

Ayaklarım koşamıyor artık, ama düşlerim hâlâ dağlara çıkıyor. 
Yollar beni çağırıyor, ben pencereden bakıyorum.
Bir ömür, dört duvar arasında kitapların sayfalarına emanet.

Kuşlar sabahı bana getiriyor, ağaçlar mevsimleri anlatıyor. 
Ortancalar eski bir gülüş gibi açıyor, kuruyan erik ağacı her gün biraz daha beni anlatıyor.
Bahçedeki kuyudan akan su, ölüme inat hayatın son türküsünü söylüyor.

Ne garip…
Bir yanım çoktan vedalaşmış bu dünyayla, bir yanım hâlâ çocuklar gibi yarına inanıyor.
Kimi zaman udumu alıyorum. 
Hüzzam dökülüyor parmaklarımdan, nihavent usulca oturuyor akşama.
Sonra radyoda bir ses… Müzeyyen'in sesi.
Bir şarkı açılıyor içimde, bir ömür kapanıyor.
Yeşil gözlere duyulan hasret, artık yalnız bir insana değil; gençliğe, aşka, kaybolan yıllara…

Soruyorum kendime:
Nerede o coşkulu günler? 
Nerede dünyayı değiştireceğine inanan o asi delikanlı?
Hani eşitlik diye yürüdüğümüz yollar? 
Hani özgürlük diye tükettiğimiz ömür?

Şimdi geriye, bir avuç anı, birkaç sararmış fotoğraf, eski dostların eksik sesleri ve ağırlaşan akşamlar kaldı.
Yine de yenilmiyorum.
Çünkü torunlarımın gülüşünde yarın var.
Evlatlarımın gözlerinde devam eden hayat var.

Ben ise son faslını yaşayan eski bir şarkı gibiyim.
Bir gün sessizce biteceğim.
Ama isterim ki ardımdan yalnız şu kalsın:
Bir adam geçti bu dünyadan…
Çok sevdi, çok özledi, çok direndi…
Ve gözleri nemli olsa da umudunu son nefesine kadar kimseye teslim etmedi.

Macit CÜNÜNOĞLU

05 Temmuz 2026

AMASYA’YA SELÂM

Bir şehir düşünürüm bazen,
adı dudaklarıma değince
çocukluğum usulca doğrulur yerinden.
Bir rüzgâr eser içimde,
ne tam hüzündür
ne bütünüyle sevinç.
İnsan hangi yaşa gelirse gelsin,
bir yerlerde eksik kalan çocukluğudur memleket.

Ah Amasya…
Bir sabah serinliğinde açmış gözlerim sana.
İlk yağmuru sende duydum ben,
ilk yalnızlığı,
ilk sevinci,
ilk düş kırıklığını da.
İnsan büyüyor belki ama
bazı şehirler büyütmüyor insanı;
hep içine saklıyor.

Yeşilırmak ağır ağır geçerdi önümüzden,
sanki acele etmeyen bir zaman gibi.
Suya eğilip yüzümü seyrettiğim günler olurdu.
Bir çocuk,
bir genç,
bir telaşlı adam…
Hepsi aynı suda birbirine karışırdı.
Akşam olunca başka güzeldi şehir.
Serçeler telaşla yuvalarına döner,
güneş Harşena’nın ardında yorulurdu.
Bir ezan sesi yayılırdı taş sokaklara,
eski duvarlar bile hatıra anlatırdı insana.
Yalıboyu evleri…
Sessiz bir zarafet gibi dururdunuz kıyıda.

Sanki her pencerenizde bir hikâye,
her ahşabınızda bir ömür saklıydı.
Bir zamanlar gülüşler vardı belki içinde,
belki gizli sevdalar,
belki gurbet korkusu.
Kral mezarlarına bakardım uzun uzun.
Kayalara oyulmuş bir sabırdı onlar.
Tarih dediğin biraz da budur derdim içimden:
ölüp gitmeyen izler bırakmak dünyaya.
Bir dağın yamacına kazınmış sessizlik,
bin yılların inadıdır bazen.
Kaleye çıkan yolları bilirim ben.
Taşlarına sinmiş ayak seslerini,
eski zamanların gölgesini…
Her şehir bir kitapsa
Amasya ağır okunur bir kitaptır;
sayfalarını acele çevirene kendini açmaz.

Bir yağmur yağardı bazen.
Ağaçlar yıkanır,
toprak derin bir nefes alırdı.
Yeşilin bin tonu inerdi ovaya.
İşte o zaman anlardım:
memleket yalnızca doğulan yer değildir,
insanın içine işleyen havadır biraz da.
Ve tarih…
Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan kubbeler,
medreseler, türbeler, eski çeşmeler…
Taş susar sanırlar;
oysa taşın da hafızası vardır.
Bir mabedin gölgesinde dinlenirken
geçmiş omzuna dokunur insanın.

Şehzadeler yürüdü bu sokaklarda,
bilgeler konuştu,
şairler sustu bazen.
Çünkü bazı şehirleri anlatmaya kelime yetmez.
Amasya biraz da anlatılamayanın adıdır.
Ben seni yalnız güzelliğinle sevmedim şehir.
Hüznünle de sevdim.
Eksilen yanlarınla,
unutulmuş sokaklarınla,
eskiyen taşlarınla…

Çünkü insan memleketini kusursuz olduğu için değil,
kendinden bir parça bulduğu için sever.
Şimdi uzakta olsam bile
bir akşam üstü içime düşüyorsun ansızın.
Bir serçe sesi,
yağmur sonrası toprak kokusu,
bir türkü,
bir eski fotoğraf…
Ve ben dönüp dolaşıp sana varıyorum.
Bilirim, zaman değişir.
Evler eskir, insanlar göçer,
çocuklar büyür,
ırmaklar bile başka akar bazen.

Ama bazı şehirler insanın içinde yer değişmez.
Bir yara gibi değil,
bir sığınak gibi yaşar.
Ey çocukluğumun gölgesi,
ey ilk sevincim, ilk yalnızlığım,
ey tarih kokan sokakların şehri…
Seni düşünürken anlıyorum:
İnsan bazen bir şehri değil,
kendinde kalan tarafını özlermiş.
Ve adı Amasya olur bunun.
Bir nehrin kıyısında,
akşamın morluğunda,
serçelerin yorgun sesleri arasında
yavaşça eve dönen bir kalbin adı…
Amasya.

Macit CÜNÜNOĞLU

04 Temmuz 2026

ZANTARA

Köyün adı değişmiş… 
Şimdi Akharman diyorlar. 
Ama benim gönlümde hâlâ Zantara'dır. 
Bazı isimler tabelalardan silinir; insanın yüreğinden ise hiçbir zaman.

Ne zaman bir fotoğrafına rastlasam, yılların ötesinden bir rüzgâr eser. 
Gözlerim, genç bir öğretmenin umut dolu günlerine gider. 
Dağların sessizliği, derelerin türküsü, fındık dallarının Karadeniz'e uzanan selâmı yeniden canlanır içimde. 

Yeşil orada gerçekten yeşildir; su, yalnız susuzluğu değil, ruhu da doyurur.
1970 ile 1972 arasında iki yıl öğretmenlik yaptım o köyde. Takvim için kısa, ömür için çok uzun iki yıl… 
Çocukların gözlerinde geleceği, köylünün emeğinde alın terinin bereketini gördüm. 

O günlerden geriye yalnız hatıralar değil, ömür boyu taşınacak dostluklar kaldı.
Salif'i hatırlıyorum… 
Nüfustaki adıyla Salih Turp. 
Çocukluğun yaramazlığı ile temizliğini aynı yürekte taşıyan o güzel evladı… 
Yusuf ağabeyin emaneti. 
Aradan geçen onca yıla rağmen bazı yüzler hafızadan hiç eksilmiyor.

Bekir Hoca'yı da unutmak mümkün mü? 
Hayatın insana her zaman yeni bir başlangıç sunduğunu gösteren bilge bir Anadolu insanıydı. Yanlışlarıyla da doğrularıyla da köyün hafızasına karışmış, ardından güzel izler bırakmıştı.

Yıllar sonra İstanbul'da Ahmet'le tanıştım. 
Köyünü unutmayanlardan… Nerede yaşarsa yaşasın, gönlünün pusulası hep Zantara'yı gösterenlerden. 
Dernek başkanı olmuş ama makamın değil, hizmetin peşine düşmüş. 
İhtiyaç sahibi çocuklara uzanan eli, cenaze günlerinde köylünün yükünü hafifleten gayreti, imece ruhuna olan inancı bana 
Anadolu'nun hâlâ dimdik ayakta olduğunu hatırlattı.
Ahmet yalnız değildi. 
Osman, Recep, Haydar ve daha niceleri… 
Her biri aynı sevdanın, aynı vefanın yolcusuydu. 
Kimse kendisi için değil, doğduğu topraklar için emek veriyordu. 

İşte insanı asıl zengin eden de buydu.
Bugün dönüp geriye baktığımda anlıyorum ki insan bazen bir köye öğretmen olarak gider, ama oradan bir ömür yetecek dostluklarla döner. 
Bana düşen de geçen yıllara şükretmek oluyor.
İyi ki Zantara'yı tanımışım.
İyi ki o güzel insanlarla aynı gökyüzünü paylaşmışım.
Ve iyi ki, aradan geçen bunca yıla rağmen, yüreğimde hâlâ o köyün dereleri akıyor, fındık dalları Karadeniz'e el sallıyor, çocukların gülüşleri sınıfın pencerelerinden bana sesleniyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

01 Temmuz 2026

MEMLEKET TÜRKÜSÜ

Ben sana yalnız bir şehir diye bakmadım Amasya,
bir harita kıvrımında unutulmuş ad da değildin benim için.
Sen, insanın içine işleyen eski bir zaman gibiydin;
taşına dokunsam çocukluğum uyanır,
ırmağına baksam gençliğim geçerdi önümden.
Bir şehir değil,
ömrümün sustuğu yerde konuşan bir hatıraydın.

Ah Amasya…
Adını söylemek bile bazen
yitik bir türküyü yeniden duymak gibidir.
Bir ses gelir uzaklardan;
annemin pişi kokusuna karışan sabahı,
babamın yorgun sessizliğini,
çocukluk arkadaşlarının toza bulanmış kahkahasını getirir.

İnsan hangi yaşa varırsa varsın,
bir memlekete değil,
kendinde eksik kalan yere döner.
Ben döndüm sana içimde bin kere.
Bir sabah vaktiydi seni ilk görüşüm;
dağların gölgesinde ağır ağır açılan bir ömür gibi.
Sis vardı belki,
belki bir kuş kanadı değmişti göğe.
Yeşilırmak, kadim bir derviş sabrıyla geçiyordu şehrin içinden;
acele etmeden,
kimseyi yarı yolda bırakmadan,
her şeyi görmüş bir ihtiyar gibi.

Ey ağır akan su!
Sen yalnız su değildin bence.
Sen zamanın kendisiydin.
Çocukları büyüten,
gençleri alıp bilinmez savaşlara uğurlayan,
sevdaları sessizce eskiten,
acıları suyun dibine çöktüren zamandın.

Kaç akşam senin kıyında yürüdüm ben.
Güneş, Harşena’nın omzunda yorulurken
şehir ağır ağır geceye hazırlanırdı.
Bir serçe telaşı başlardı çatılarda.
Bir ezan sesi inerdi gökten,
taş sokaklara vurur,
insanın içine kadar yürürdü.

İşte o saatlerde anlardım:
Bazı şehirler geceleri konuşur.
Ve sen konuşurdun Amasya.
Yalıboyu evleri eğilirdi suya,
yaşlı insanlar gibi hatıralarını yoklarcasına.
Her penceren bir ömrün sırrını taşırdı.
Kim bilir hangi sevda büyüdü o cumbalarda,
hangi gurbet mektubu gözyaşıyla açıldı,
hangi ana sabaha kadar yol bekledi?

Ahşabına sinmiş ömürleri duyardım bazen;
ev dediğin yalnız taş ve tahta değildir çünkü,
biriken nefeslerdir biraz da.
Sonra dönüp kral mezarlarına bakardım.
Kayalara oyulmuş suskun hükümdarlar…
Zamanın bile silemediği bir inatla dururdunuz orada.
Ey dağın bağrına kazılmış yalnızlık!
İnsan size bakınca şunu anlıyor:
Büyüklük bazen konuşmak değil,
zamana direnebilmektir.

Bir şehir düşünün ki
ölülerinden bile vakar taşsın.
Kale hâlâ göğe yaslanır.
Taşlarında eski çağların ayak sesleri vardır.
Bir asker nöbet bekliyormuş gibi eser rüzgârı.
Bir şehzadenin düşü dolaşır bazen surlarında.
Çünkü sen yalnız bir şehir olmadın hiçbir vakit Amasya;
bir imparatorluğun çocukluğunu taşıdın omzunda.
Şehzadeler yetişti sende.
Devlet aklı, sabır, terbiye…
Tahtın gölgesine gitmeden önce
insan olmayı öğrendiler sende belki.
Bir memleket düşünün ki
geleceğin hükümdarlarını önce vicdanla sınasın.
Medreselerinde ilim dolaşırdı vaktiyle,
camilerinde zaman yavaşlardı.
Bir kubbenin altında edilen dua
yalnız göğe yükselmezdi;
insanın içine de inerdi.

Ve dağlar…
Ah o dağlar!
Bir memleketi en iyi dağları anlatır bazen.
Sessizdirler ama unutmazlar.
Kaç ayrılık gördüler,
kaç kavuşma,
kaç asker uğurlandı yollarından,
kaç ana gözyaşını toprağa gömdü?
Dağ dediğin biraz sabırdır,
biraz kader.
Sonra bağlar, bahçeler…
Yağmur sonrası toprak kokusu…
Elmaya düşen güneş…
Bir çocuk elinin toprağa ilk değdiği yer.
İnsan büyük şehirlerde unutur bazen;
hayat yalnız beton değildir.
Bir ağacın gölgesi kadar dürüst,
bir bahar sabahı kadar temiz zamanlar da vardır.

Ey benim çocukluğumun gizli ülkesi!
Seni düşündüğümde
yalnız geçmişi hatırlamam ben.
Bir memleketin nasıl korunması gerektiğini de düşünürüm.
Çünkü tarih, yalnız övünmek için değildir;
emanettir biraz da.
Bir mezar taşına bakıp geçmek değil,
onu geleceğe taşıyabilmektir marifet.
Turist gelsin diye değil yalnız;
bir çocuk geçmişini tanısın diye ayakta kalmalı şehirler.
Bir genç, kökünü unutmasın diye.
Bir ihtiyar ölmeden önce
“Bizden de bir iz kaldı” diyebilsin diye.
Ben seni böyle sevdim Amasya.
Eksiklerinle, suskunluğunla, yorgunluğunla…
Bazen ihmal edilmiş sokaklarınla,
bazen unutulmuş yüzlerinle.
Çünkü hakiki sevgi,
yalnız güzel olana duyulan hayranlık değildir;
yarayı da bağrına basmaktır biraz.

Şimdi uzak bir yerde olsam bile
bir akşamüstü ansızın çıkıp geliyorsun içime.
Bir kuş sesiyle,
bir eski türküyle,
yağmur yemiş toprağın kokusuyla…
Ve ben anlıyorum:
İnsan dünyayı dolaşsa da
bazı yollar hep çocukluğuna çıkar.
Benim yolum sana çıkar Amasya.
Yeşilırmak’ın sabrına,
kaya mezarlarının vakur sessizliğine,
Yalıboyu’nun yaşlı pencerelerine,
akşam ezanının taşlara çarpan hüznüne…
Bir gün ömür tükenirse
ve insan son defa geriye bakarsa,
inanırım ki herkesin içinde bir şehir yanar.
Benim içimde sen yanarsın Amasya.
Bir kandil gibi,
bir türkü gibi,
yarım kalmış ama hiç sönmemiş
eski bir memleket sevdası gibi…

Macit CÜNÜNOĞLU

28 Haziran 2026

ŞİİRİN PENCERESİNDEN

Çağ yoruldu,
şiir de nasibini aldı bu tükenişten.
Oysa ne ustalar geçti bu dünyanın eşiğinden,
her biri başlı başına bir mevsimdi,
bir dil, bir iklim, bir ekol.

Bir yanda
rüzgârı memleketlerden insanlığa esen
uzun yürüyüşlü bir şair:
Nâzım Hikmet…
Onun sesi yalnız sınırları değil,
yalnızlığı da aşardı.

Bir yanda
aşkı gül yaprağına işleyen
ince sızılı adam:
Cemal Süreya…
Bir daha gelir mi böylesi?
Kelimeler onun elinde
bir kalbin nabzına dönüşürdü.

Ve o güzel yoksul sevinçlerin şairi,
gündelik hayatın içinden sonsuzluk devşiren
Orhan Veli Kanık…
Bir simitçinin sesinde şiir bulur,
bir vapur dumanında ömrü anlatırdı.
Bugün de iyiler var elbet,
şiirin kapısını aralık tutanlar…
Mesela
Murathan Mungan;
her dizesi yeni bir pencere,
her kitabı içe doğru bir yolculuk.

Ama ben yine de
sonsuzluğa uğurladığımız ustaların
kitaplarında kaybolmayı seviyorum.
Sayfalar arasında dolaşırken
sanki bir trene binmişim de
anıların istasyonlarından geçiyorum.
Her okuyuş bir yeniden doğuş;
ruh biraz dinleniyor,
biraz ferahlıyor dünya.

Çünkü hayat ağır…
Çünkü insan yoruluyor.
Çünkü gün gelip
gürültüye dönüşüyor memleketin kalbi;
yorgun siyasetler, eksik kalan umutlar,
yarım bırakılmış düşler arasında
insan kendine bir liman arıyor.

Ve sonunda dönüp dolaşıp
sanata sığınıyor.
Bir kemanın iç titreyişine,
bir romanın derin kuyusuna,
ama en çok da şiire…
Şiir;
sözcüklerin kristalleşmiş hâlidir bana göre.
Kolay doğmaz.
Bir ömürlük birikim ister,
biraz acı, biraz sevda,
biraz gece uykusuzluğu…
Sonra bir gün
kelimeler el ele tutuşur,
duygular masaya oturur,
hayaller sınır tanımaz olur.
İşte o vakit
başlar sözcüklerin dansı.
Bir dize gelir,
arkasından diğeri…
Bir iç çekiş olur önce,
sonra şiire dönüşür insan.
Paylaşırsın dostlarla,
gönül yoldaşlarıyla.
Şiir çoğaldıkça büyür,
büyüdükçe göğe yaklaşır insan.
Bir de çağın kalabalık alkışlarına yaslananlar vardır;
hamasetin sıcak gölgesinde büyüyen,
çok satan ama az kalan sözler…

Oysa edebiyat,
ince bir senfoni gibidir;
hemen açılmaz kapıları.
Emek ister, sabır ister,
uzun bir yolculuk ister.
Nasıl ki aşk
çiçek açacak bir yürek ararsa,
şiir de öyle…
İçinde karanfiller büyümeyen kalpte
mısralar yetim kalır.

Sonra bir gün
kelimeler yan yana gelir;
önce cümle olur,
sonra dizelere dönüşür.
Ve en anlamlı şiir
belki de tam o anda doğar.
Boş ver ölçüyü,
kafiyeyi biraz da…
Şiirin göğünde
özgürlüğün kuşları uçsun.
Bir yer vardır mutlaka
her şeyi söylemenin mümkün olduğu.
Biz yaklaşırız bazen,
sesini duyarız uzaktan.
Ama insan,
en çok da anlatamadıklarıyla şair olur.

Macit CÜNÜNOĞLU

21 Haziran 2026

ELEM DOLU HATIRALAR

ELEM DOLU HATIRALAR

Bugün pazar… 
Elimde kadehim, meyhane şarkıları dinliyorum. 
Akşamın içindeyim; gönlüm ise çoktan Amasya'ya varmış.
Gurbetteyim… 
Hem de uzun yıllardır. 
Ama doğduğum topraklar, çocukluğum, gençliğim, bir an olsun aklımdan çıkmıyor. 
İnanır mısınız, yorgun yüreğime memleketi düşünmek, onu düşlerimde yeniden yaşamak ilaç gibi geliyor.

Bilirsiniz, Amasya'nın nam-ı diğer adı "Müze Kent"tir. 
Ben buna bir isim daha eklemek isterim: 
"Müze Evler Şehri."
Çünkü o evlerin her biri bir hayat, her sokağı bir hikâye, her mahallesi ayrı bir destandır. 
Bunu ancak orada yaşayan, o havayı soluyan, o insanlarla aynı ekmeği bölüşen bilir.
O günlerin hayatı bugünküne benzemezdi.
Öncelikle insanlar bu kadar talepkâr değildi.
Zenginle fakirin arasına aşılmaz duvarlar örülmemişti.
Çocuklar aynı okulun bahçesinde koşar, aynı sokaklarda büyürdü.
Herkes Ruhi Tingiz'in hastasıydı. 
Mehmet Ali Amca, nice çocuğun sünnet sevincine ortak olurdu. 
Doktor Ali Fuat ile Mazhar, kimsesizlerin kimsesiydi. 
Cafer Ağa'nın dükkânı dost sohbetlerinin mekânı, Şuayip Usta'nın tandırı ise şehrin iştahını kabartan bereket ocağıydı.

Fotoğrafçılar arasında duayenim Ekrem Tunçok'tu. 
Faytoncular içinde, biraz da dayım olduğu için, İskender Sonuşen'in yeri başkaydı. 
Taksicilerden Opel Mustafa'yı da tek geçerim. 
Ne de olsa anne tarafından akrabam olurdu.
Eh… Soyumuzda muhacirlik var. 
Bu kadar torpil de bizim hakkımız olsun.
Ama asalet denildi mi, benim gönlümde ilk sırayı babam Mehmet Cününoğlu alır.
Çoğu kimse Pastırmacı İsmail'i babamız sanır. 
Oysa o kıymetli insan, Ahmet Amcamın oğludur; yani bugünün diliyle kuzenim. 
Lâf aramızda, hayatı boyunca çok yanlışına şahit olduğum için aramız hiçbir zaman yakın olmadı. 

Neyse…
Gelelim beni asıl yaralayan meseleye…
Benim "Müze Evler" derken kastettiğim; duvarlarda asılı antikalar, sandıklarda saklanan eşyalar değildir.
Benim sözünü ettiğim; o çatılar altında yaşanan hayatlardır.
Kızılcık şurubu içtim deyip kan kusan insanların vakur duruşudur. 
Ocağı güçlükle yanan, bacası bin bir emekle tüten evlerin sessiz dramıdır.
Bunları düşündükçe içim kan ağlıyor.
Sonra bugünden geriye dönüp bakıyorum da, aynı cümle dökülüyor dudaklarımdan:
"Hiçbir şeyimiz yoktu… 
Ama mutluyduk."
Gerçekten de öyleydi.
O çocukların çoğunun ne meşin topu vardı, ne bisikleti…
Ama sımsıcak aileleri vardı. Sokakta omuz omuza büyüdükleri arkadaşları vardı. 
Veresiye ekmek aldıkları bakkal amcaları vardı. Kapısını çalmaktan çekinmedikleri komşuları vardı.
Belki cepleri boştu; ama gönülleri dopdoluydu.
İşte bu yüzden, mutluluğun gerçek tarifini onlar bizden daha iyi biliyordu.

Bugünün oyuncaklarından, parlak vitrinlerinden, yapay mutluluklarından çok daha büyük bir dünyaları vardı.
Ya şimdi?..
Ne eski Amasya kaldı, ne de o eski duygular.
İnsanlık bambaşka limanlara demir attı.
Görgüsüzlüğün meziyet, görmemişliğin zenginlik sayıldığı bir çağın içindeyiz artık.
Ben ise sessiz dünyamdan, elimde kadehim, akşamın içinden siz dostlarıma sesleniyorum:

"Dertleri zevk edindim, 
bende neşe ne arar... 
Elem dolu kalbimden 
gitmiyor hatıralar..."

Çünkü bazı şehirler yalnızca yaşanmaz…
Ömür boyu insanın içinde yaşamaya devam eder.
Ne dersiniz değerli dostlar?
Bu arada "Babalar Günü" kutlu olsun.

Macit CÜNÜNOĞLU

Fotoğraf: Babam Mehmet Cününoğlu
Otuzlu yıllar.

09 Haziran 2026

BORABOY YOLUNDA

Haziran omzuma elini koydu sessizce.
Bir çağrı düştü içime
eski dostların sesi gibi:
“Haydi Boraboy’a…”

Çünkü insan bazen
şehirlerden değil,
yorgunluğundan kaçar.
Yaş dediğin nedir ki?
Biraz eksilmiş heyecan,
biraz ağırlaşmış akşamdır.

Yıllar insanın omzuna çöker ama
bazı yollar vardır,
ruhun pasını siler.
İşte öyle bir sabahta
düştüm yola.
Bir yanımda bağlar,
bir yanımda bahçeler…
Toprak bereket kokuyor.
Kiraz dalları al al yanıyor;
sanki çocukluğumun elleri
ceplerime meyve dolduruyor.

Şeftaliler mağrur,
kayısılar nazlı…
Her biri Anadolu gibi;
az konuşan,
çok şey anlatan.
Ve bir sağımda, bir solumda
vakur bir ihtiyar gibi
Yeşilırmak…
Sessizce akıyor.
Sanki diyor ki:
“Ey insan,
acele etme…
Ömür dediğin de benim gibi
bir kıvrıla bir doğrula geçip gider.”

Durucasu Köprüsü’nden geçerken
gençliğim çıktı karşıma ansızın.
Baraj kıyılarında yaktığımız ateşler…
Bir mangal dumanına sığdırdığımız umutlar…
Memleket kurtardığımız uzun geceler…
Ne kadar yoksulduk belki,
ama ne kadar zengindik düşlerde!

Bir elimizde türkü,
öbür elimizde yarınlar vardı.
Henüz
Zülfü Livaneli
uzaklarda, sürgünde bir ses,
bizim soframızda ise
Ruhi Su’nun kederi,
Aşık Mahzuni’nin isyanı,
Aşık İhsani’nin sözü vardı.

Pikap dönerdi ağır ağır…
Kırk beşliklerde dünya değişirdi sanki.
Bir de yüzyıllar öncesinden
Yunus Emre
gelirdi otururdu yanımıza.
Derdi ki:
İnsan gönül kırarsa
taş olur secdesi.
Ve biz,
dünyayı değiştirmeden önce
kendimizi değiştirmeyi öğrenirdik biraz.

Amasya…
Ey kadim şehir!
Dağın taşın bile hikâye anlatır senin.
Bir köy camisinin adına
Cumhuriyet koyacak kadar
ince ruhlu memleketsin sen.
Çünkü sen yalnız şehir değilsin;
hatıradır, dirençtir, hafızadır.
Bir milletin ayağa kalktığı
ilk iradedir bazen.
Aradan yüz yıl geçmiş olsa da
hâlâ aynı soruların kıyısında bekler insan:
Cumhuriyet bir söz müdür yalnızca,
yoksa her sabah
yeniden savunulması gereken
bir emanet mi?

Neyse…
Az kaldı Boraboy’a.
Şimdi beni
ormanların koynunda saklı
yeşil bir sessizlik bekler.
Suların içine gökyüzü düşmüştür belki.
Ağaçlar eski dost gibi eğilir üzerime.
Fırında kebap hazırdır kim bilir,
rakı masasında akşam usul usul büyür.
Bir kadeh geçmişe,
bir kadeh kalan ömre…

Ve ben bilirim:
Mutluluk büyük şeylerde değil;
bir göl kıyısında,
iyi demlenmiş bir dostlukta,
bir türkü arasında saklıdır bazen.

Ey dostlar!
Yolunuz düşerse Boraboy’a,
yalnız manzaraya değil,
kendinize de bakın.
Çünkü bazı göller
yalnız suyu değil,
insanın içini de gösterir.

Macit CÜNÜNOĞLU

01 Haziran 2026

FELEĞİN ÇEMBERİ

Nihayet bayram bitti.
Yeni bir haftaya başlıyoruz.
Tarih 1 Haziran 2026.
Güne erken başlayanlardanım.
Çay demlendi, dumanı ince ince yükseliyor,
balkonda ilk sigaram;
şehir daha tam uyanmamış.
Serçeler telaşlı,
kumrular gönül peşinde.
Kargalar mesafeli bugün,
akılları kedi mamasında belli.

Martılarsa arsız çocuklar gibi
penceremin pervazına konup
aynı şeyi fısıldıyor kulağıma:
“Denize gel…
ama simidi unutma.”

Bahçe yemyeşil;
palmiye, İstanbul’a inat bir Akdeniz masalı.
Çamlar vakur,
ladinler göğe yazılmış dua gibi.
Şimşirler top top suskun,
köşede ortanca morla eflatun arasında
gizli bir sevinç taşıyor.

Bir de pembe gülümüz var;
torunumun sevdiği renkte.
Dokunmak yasak ona,
sanki çocukluğun kırılgan bir emaneti.

Şarkısız olur mu hayat?
Sabahları oyun havası severim ben,
hele Bedia Akartürk çalsın,
dizler unutsa da
ruh kalkar oynamaya.

Komşular bir gün görmüş beni,
hanıma sormuşlar:
“Beyefendi hep böyle midir?”
Gülmüş kadın:
“Daha hiçbir şey görmediniz...”
Haklıydı.
Ama bugün başka bir türkü değdi içime.
Musa Eroğlu ile
Cem Adrian
aynı yüreğe dokundu sanki.

Bir bağlama sesi geçti sabahımdan,
feleğin kapısını aralayarak:
“Geçtim dünya üzerinden…”
Bir an sustum.
Çünkü yaş almak başka,
yaşamak başka şey meğer.

İnsan bazen bir türküyle anlıyor
ömrün bir nefes kadar kısa olduğunu.
Ama hüzne teslim değilim bugün.
Dostlarla sözüm var.
Yol uzun olsa da
gönlüm hâlâ genç.
Bekle Karadeniz…
yarım asırlık hasretimi alıp geliyorum.

Bir kemençe sesi duyarsam eğer,
omuzlarım beceremese de
yüreğim horona duracak.
Ve ben,
şu pazartesi sabahında,
yeniden başlayacağım hayata;
çayın buharı, martı sesi
ve memleket özlemiyle.

Macit CÜNÜNOĞLU

28 Mayıs 2026

YILDÖNÜMÜ

Darbe değildi Gezi,
külliyen yalan.
Bir isyandı;
doğrunun, güzelin, vicdanın
başkaldırısıydı.

Ağaç olup çoğaldılar önce,
sonra orman oldular
sevginin bahçesinde
omuz omuza.

Yürüdüler, haykırdılar,
coştular meydanlarda;
“Bu memleket bizim…”
türküleri düştü dillere.

Kavga büyüdü.
Sarsıldı iktidar,
korktukça sertleşti.
Yığınlar gürledikçe
ölüm yağdı gökyüzünden.

Düştü toprağa fidanlar.
Karardı gözler,
eksildi hayatlar.
Ama direnenlerin yüreği
geri çekilmedi.

Mücadele haklıydı,
direniş onurlu.
Lâkin saraylarda yaşayan efendiler
genç bedenler geçerken önlerinden
saklandılar gölgelerine.

Siperleri devletti;
asker, polis, toma, akrep…
Bir memleketin vicdanına
derin bir yara bıraktılar,
insanı insanlığından utandıran.

Macit CÜNÜNOĞLU

BAYRAMLIK

Bayram da geldi…
Eskiden olsa içim kıpır kıpır olurdu,
gece erkenden ütülenirdi kısa pantolonlar,
ayakkabılar baş ucunda bekler,
evin içinde bir telaş, bir sevinç dolaşırdı.

Şimdi bayram,
biraz sessizlik getiriyor kapıma.
Bir sandalye eksik sofrada,
bir ses eksik evin içinde,
bir gölge çekilmiş hayatın kıyısından.

Ah çocukluğumun bayramları…
Şeker kokardı sokaklar,
kapılar ardına kadar açık olurdu.
Bir el saçımızı okşar,
bir ses “gel bakalım” derdi.
Harçlıkların bereketi değil,
sevginin bolluğuydu bizi zengin eden.

Sabah ezanıyla uyanırdı mahalle.
Yeni elbiseler biraz büyük alınırdı nasılsa,
“Seneye de giyersin” denirdi gülerek.
Bir mendile sarılmış kolonya kokusu,
bir tabakta lokum,
bir köşede eski hatıralar…

Şimdi aynı takvim dönüyor yine.
Bayram yine geldi işte,
ama bazı insanlar
yalnızca hatıralarıyla gelebiliyor.
Bir türkü çalınca içim sızlıyor,
bir ud sesi değince geceye
sanki yıllar geri dönecek sanıyorum.
Kapı açılacak da
“Haydi hazırlan, bayram namazına geç kalacağız”
diyecek biri bekliyorum.
Olmuyor…
Zaman, eksilenleri geri getirmiyor.

Yine de biliyorum;
sevdiklerimiz tamamen gitmiyor bu dünyadan.
Bir eski fotoğrafta gülümsüyorlar bazen,
bir şarkının içinde oturuyorlar usulca,
bir bayram sabahı ansızın
kalbin tam ortasında beliriyorlar.

Bu bayram da
göğe bakıp sessizce anacağım canlarımı.
Bir dua gibi geçecekler içimden.
Belki gözlerim dolacak biraz…
Ama bilin ki,
özlemek de sevgiden kalan bir bayramdır.

Macit CÜNÜNOĞLU

26 Mayıs 2026

İÇSEL YOLCULUKLAR

Bir yanım Yeşilırmak kıyısında kaldı,
bir yanım uzak şehirlerin kalabalığında.
İnsan doğduğu toprağı terk 
etse de
içindeki memleketi nereye bırakır?

Amasya…
Adını ansam tarih düşer dilime;
kaya mezarlarında yankılanır geçmiş,
kalenin burçlarında rüzgâr gibi dolaşır çocukluğum.
Ama sorarım şimdi;
hangi yüzündür sevdiğim,
dünkü mü, bugünkü mü?

Bir sabah bakıyorum,
ırmak akıyor yine ağır ağır;
ama kıyısında eski sesler eksik.
Yalıboyu evleri suskun,
çınarların gölgesinde
eskisi kadar derin değil sohbetler.

Bir şehir yalnız taşla değişmez meğer,
ruhu eksilirse yorulurmuş.
Park gider, beton gelir;
anı gider, hesap gelir.

Bir vakit çocuk sesleriyle dolan meydanlar
şimdi aceleye teslim.
Yine de küs değilim sana Amasya.
Kırgınım belki,
ama sevda biraz da yaralı kalmaktır.

İnsan memleketine darılmaz bütünüyle;
en çok da sevdiğine içerler.
Bir hekim gelir, bir başkası gider,
isimler değişir siyasetin tabelasında.

Ben hâlâ aynı soruyu taşırım içimde:
Bir kent nasıl yeniden kendisi olur?
Neden bir tiyatro yükselmesin yıkılanın yerine?
Neden Yeşilırmak biraz daha nefes almasın?
Neden çocuklar geçmişi sadece kitapta değil,
yaşayan sokaklarda görmesin?

Ey benim eski zaman kokan şehrim,
sana ağıt değil, çağrı bırakıyorum:
Biraz vicdan, biraz estetik,
biraz tarih bilinci yeter bazen
bir memleketi ayağa kaldırmaya.

Ve biliyorum…
Bir gün yeniden akşam olur Yeşilırmak’ta,
çaylar demlenir, dostlar çoğalır.
Bir çocuk göğe bakıp umutlanır.
İşte o vakit
“Amasya geri dönmüş” derim,
sessizce, içimden…

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Mayıs 2026

HOŞ BİR SEDA

Sel gider, kum kalır…
Bir kaos daha geçer ömrümüzden,
meydanların gürültüsü diner,
duvarlara asılan sözler solar.
Geriye, ağır bir sessizlik kalır,
bir de içimize çöken
adı konulmamış keder.

Sabah olur, güneş doğar güya,
ama eksik bir şey vardır havada.
Çayın demi kaçar,
ekmek küçülür sofralarda,
insan, cebindeki yalnızlığı yoklar gibi
bakakalır vitrindeki hayata.

Bir memleket düşünürüm sonra;
yorgun, kırgın, biraz küskün…
Adalet uzak bir istasyon sanki,
tren çoktan geçmiş de
biz peronda unutulmuşuz gibi.
Her itiraz bir gölgeye çarpıyor,
her umut biraz daha
içine kapanıyor gecenin.
Ne garip…
Aynı göğe bakıyoruz hep birlikte,
ama başka başka karanlıklar taşıyoruz içimizde.
Kimi kabullenmiş susmayı,
kimi hâlâ kırgın bir inadın kıyısında.

Ben ise bir eski zaman yolcusu gibi
dalgın ve yorgunum.
Soruyorum kendime bazen:
Bir ülke ne zaman yorulur?
İnsan ne vakit vazgeçer umut etmekten?
Ve neden bazı akşamlar
gökyüzü bile kederli görünür insana?

Sonra müziğe sığınıyorum…
Mahler ağır ağır geçiyor içimden,
Dadaloğlu uzak bir dağdan sesleniyor,
Tatyos, eski bir yaranın yerini yokluyor sanki.
Bir rembetiko düşüyor geceye,
kederin dili oluyor usulca.
En sonunda bir ses geliyor derinden,
eski bir dost gibi,
yaraya dokunmadan kanatan.

Hayat yine de sürüyor işte.
Bir pencereye vuran akşam ışığında,
ansızın esen bir rüzgârda,
uzaktan gelen çocuk seslerinde.

İnsan kırılıyor ama
tam kopamıyor hayattan.
Dertler gelir geçer belki,
zaman da alır öfkesini herkesin.
Ama bazı geceler kalır insanın içinde;
bir şarkı gibi, yarım bir hatıra gibi.
Ve gök kubbede yankılanır yalnızca
kederli bir insan sesinin izi
hoş bir seda misali.

Macit CÜNÜNOĞLU

24 Mayıs 2026

GEL DE İÇME!

Akşam yine usulca çöktü omuzlarıma,
bir şarkı dolanıyor odanın içinde,
sesinde biraz hüzün,
biraz memleket yorgunluğu.
Kadehe eğiliyorum bazen,
dertleri küçültmek için değil,
yalnızlığın sesini bastırmak için belki.

Çünkü insan,
bazı geceler kendi içine fazla sığmıyor.
Bir ömür geçti göz açıp kapayıncaya dek.
Sevdiklerimiz eksildi sofralardan,
dostluklar azaldı,
hatıralar çoğaldı.

Ve insan anlıyor sonunda;
zaman en büyük öğretmenmiş meğer.
Memleket desen…
Bir yanı hâlâ çocukların gülüşü kadar güzel,
bir yanı haber bültenleri kadar karanlık.
Emek pahalı, umut ucuz,
adalet çoğu zaman gecikmeli bir tren gibi.

Gençler bavullarını hayâlleriyle topluyor,
emekliler market raflarında
eskiden kalan hayatı arıyor.
Bir yanda ekranlardan yükselen büyük sözler,
öte yanda mutfakta eksilen ekmek.

Kimse yüksek sesle söylemese de
herkesin içinde aynı soru:
“Bu kadar yükü daha ne kadar taşır insan?”
Ama yine de…
bir simit paylaşan iki arkadaşta,
sokak kedisine su koyan yaşlı bir elde,
sessizce birbirine omuz verenlerde
bir memleketin hâlâ yaşadığını görüyorum.

Belki de mesele budur;
karanlığa baka baka
ışığı unutmamak.
Öyleyse gel de içme…
Ama kedere teslim olmak için değil;
bir gün gerçekten
güzel günler göreceğiz diye,
yarım kalan umutların şerefine…
Kadehler biraz da yarınlara kalksın.

Macit CÜNÜNOĞLU

22 Mayıs 2026

İÇİMDEKİ DÜNYA

Bir ülke düşünür insan bazen,
adını söylerken bile boğazında 
bir düğüm büyür.
Sabah olur, gün ışır güya,
ama güneş bile isteksiz doğar çatılara.

Pencereler açılır açılmasına da
kimsenin içine temiz bir hava dolmaz artık.
Sanki gökyüzü yorulmuştur,
kuşlar bile alçaktan uçar.

Hukuk, eski bir kitabın
tozlu sayfalarında unutulmuş bir kelime gibidir.
Adalet, herkesin dilinde
ama kimsenin avucuna değmeyen bir yağmur.

İnsan konuşmaktan çok susmayı öğrenir böyle zamanlarda,
çünkü bazı sessizlikler
çığlıktan daha ağırdır.

Ve mutsuzluk…
Öyle gelip geçici bir misafir değildir.
Bir sandalye çeker evine,
akşam sofralarına oturur seninle.
Çayın soğur fark etmezsin,
haberler akar ekrandan
ama hiçbir cümle geleceğe benzemez.

Bir zamanlar umut dediğin şey
sabah erkenden kapını çalan bir dosttu.
Şimdi gecikmiş trenler gibi
gelip gelmeyeceği belli değil.
Takvimler değişiyor, mevsimler geçiyor,
ama insanın içindeki kış
aynı yerde bekliyor.

İçine kapanırsın sonra.
Kalabalıkların ortasında bile
kimseye görünmeden yürümeyi öğrenirsin.
Bir şehrin en gürültülü caddesinde
sessiz bir gölgeye dönüşür insan.
Konuşsan anlaşılmayacakmış gibi,
susunca eksilecekmiş gibi…

İşte tam da böyle vakitlerde
kapıyı usulca sanat çalar.
Bir şiirin içinden geçerken
kendini yeniden duyarsın.
Bir kemanın kırık sesi
kalbinin pasını söker.
Eski bir film,
unuttuğun duyguları getirir önüne.
Bir türkü vardır bazen,
insanın omzuna başını koyup ağlar sanki.
Bir ressamın yarım bıraktığı gökyüzünde
kendini tamamlarsın.
Bir romanın arasında
kaybettiğin cesareti bulursun.

Çünkü sanat,
yalnızca güzellik değildir.
Bir sığınaktır biraz da.
İnsan kırıldığında içine girdiği,
yaralarını saklamadan durabildiği bir yer.

Belki dünya değişmez hemen,
belki sabah yine ağır gelir,
belki haberler yine içini daraltır.
Ama bir şiir düşer masanın üstüne,
bir şarkı başlar ansızın,
ve insan bütün karanlığına rağmen
bir gün daha dayanmanın yolunu bulur.
Çünkü bazen
umut büyük meydanlarda değil,
bir dizenin tenha yalnızlığında yaşar.

Macit CÜNÜNOĞLU

21 Mayıs 2026

ANILARIN RÜZGÂRI



İstanbul…
Seni düşününce bir martı çığlığı düşer içime,
bir vapur düdüğü bölüverir suskunluğumu.

Bu şehir var ya,
hem kucaklar insanı
hem de tek başına bırakır kalabalığın ortasında.

Bir yanım eski zamanlardan gelir,
taş kaldırımlı sokaklardan,
çay buğusuna karışmış memleket özleminden.

Bir yanım bugün,
bir yanım yarın,
bir yanım inadına umut…
Sabah olur,
güneş usulca süzülür
Boğaziçi üstüne.
Martılar açlığını değil yalnızlığını bağırır sanki,
insan kalabalığı akar gider;
kimi aşka yetişir,
kimi ekmeğe,
kimi de kendi içine düşer sessizce.

Derler ki:
Bu şehir yorar adamı.
Doğrudur.
Bir bakarsın omuzlarında yüzyılların yükü,
bir bakarsın bir çocuk gibi gülümser sana
bir akşam vakti
Kız Kulesi kıyısından.

Ben İstanbul’u biraz da hatıralarımda severim.
Kaybettiklerim yürür sokaklarında,
sesleri karışır rüzgâra.
Bir dost kahkahası geçer içimden,
bir eski şarkı dokunur omzuma,
ve insan anlar
anı dediğin şey
bazen bir semt kadar eski,
bazen bir bakış kadar yakın.

Ey İstanbul!
Sen biraz kavga,
biraz sevda,
biraz yorgun işçi elleri,
biraz gençliğin cebindeki son umut…
Ama ne olursa olsun
yaşamak senden geçiyor sanki;
acıyla, özlemle, dirençle.

Ve bilinsin:
Bir insan geçmişini 
sırtında taşır da
yenilmez yine.
Bir şehir insanın içine 
işler de
kolay kolay çıkmaz.

İstanbul…
Sen şimdi gecenin koynunda
ışıklarını yakarken,
ben yine hayata dair
küçük bir umut bırakıyorum
yarınların yüreğine.

Macit CÜNÜNOĞLU

ANILARIN RÜZGÂRI

Amasya, seni düşünürken her bahar bir başka açıyor içimde.
Yeşilırmak gibi akıp giden zaman, çocukluğumun kıvrımlarında duruyor.

Kral mezarları, Kızlar Sarayı, sarnıçlar;
tarihin sesini duyuyorum her adımda.
Herodot’un izinde ben de bir yolcuyum;
geçmişin gölgesinde, geleceğin ışığında.

İstanbul diyorlar ona, bir başka dünya;
ama benim kalbim, köklerimle Amasya’da.

Sevgiler, anılar, kökler;
bir devrimci yüreğin, bir çınarın sesi gibi.
Ve bil ki, her şiir bir vatan, her yolculuk bir umut.

Macit CÜNÜNOĞLU

20 Mayıs 2026

AMASYA’YA SIĞINIRKEN

Daraldıkça dünya,
evin duvarları üstüme yürüdükçe,
gönlüm alır başını gider
çocukluğumun şehrine;
Amasya’ya…

Çünkü bilirim,
insan bazen memleketine sığınır
bir türkü gibi,
bir çocukluk hatırası gibi.
Burada beton göğü kapatırken,
güneş yüksek duvarların arasında yorulurken,
sen gelirsin aklıma Amasya;
dağlarına yaslanmış eski zaman sabrı,
ırmağında usul usul akan ömür gibi.

Bir yanım İstanbul’un yorgun sokaklarında,
bir yanım Yeşilırmak kıyısında kalmış hâlâ.
Akşam serinliği inerdi ya eskiden,
serçeler telaşla yuvasına döner,
bir çayın buğusunda memleket kokardı insan.

Şimdi diyorum ki:
Ne çok eksilmişiz meğer…
Göğe bakmayı unutturmuş şehirler,
bahçeleri susturmuş betonlar.
İnsan kendi yaşadığı yere yabancı olur mu?
Oluyormuş…

Oysa sende başka akardı zaman Amasya.
Kale uzaktan sessizce göz kırpar,
kaya mezarları akşamı beklerdi sabırla.

Eski konakların pencerelerinde
geçmiş otururdu ince bir hüzün gibi.
Belki de bundandır
her sıkıldığımda sana dönmem içimden.
Bir sığınak gibi,
bir anne sesi gibi,
yarama iyi gelen eski bir türkü gibi…

Ve bugün yine uzaktan sesleniyorum sana:
Ey çocukluğumun şehri,
ey içimde hâlâ serin akan memleket…
Bir gün gelir de yorulursam bu hengâmeden,
bil ki dönüşüm sanadır.

Çünkü insan
en çok doğduğu toprağı özler;
ve bazı şehirler
yalnız şehir değildir,
ömrün kalbidir.
Amasya…
Sen hâlâ içimde
bozulmamış bir gökyüzüsün.
Bu gerçeği böyle bil.

Macit CÜNÜNOĞLU

18 Mayıs 2026

BİR BAHAR SABAHI

Bugün pazartesi 
Güneşli bir İstanbul sabahı.
Gökyüzü mavi değil yalnız,
eski bir çocukluğun yüzü kadar duru.
Hafif serinlik dokunuyor tenime,
bir annenin sabah eli gibi.

Bahar gelmiş…
Kimseye sormadan, kimseyi beklemeden.
Çiçekler utangaç bir sevinçle açıyor gözlerini,
martılar denizin üstünde beyaz harfler çiziyor,
kuşlar başka ötüyor bugün;
sanki unuttuğumuz bir türküyü hatırlatır gibi.

Ve hayat,
bütün yaralarımıza rağmen
ısrarla omuzlarımızdan tutup kaldırıyor bizi.
Gönüller yorgun belki,
yürekler eski bir yangının külleriyle örtülü…
Ama bahar söz dinlemez;
en derin acının içine bile
bir tomurcuk bırakır inadına.

Nazım’ın ceviz ağacı uyanmış
Gülhane Parkı’nda.
Gölgesine şiir serpiyor rüzgâr.
Bir yerlerden
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür…”
diye geçiyor zaman.

Orhan Veli İstanbul’u dinliyor yine,
gözleri Boğaz’ın uzak mavisinde.
Yelkovan kuşları telaşlı,
deniz eski bir hikâyeyi anlatır gibi.

Aşiyan Müzesi’nde
Tevfik Fikret suskun.
Bir yamaçtan aşağı
saltanatın gölgesine bakıyor
Yahya Kemal.
Az ötede, zamanla kavgalı bir huzur içinde
Ahmet Hamdi Tanpınar,
ve aşkın yaralı aynasında
Attilâ İlhan…

Yeşilçam,
eski bir rüyanın kırılmış aynası şimdi.
Siyah beyaz umutlar dolaşıyor sokaklarda,
onurlu yoksulluğun sesini bırakmış geriye.
Orhan Kemal
bir fabrikanın gölgesinde hâlâ iş arıyor sanki,
cebindeki yoksulluğu ekmeğe bölüştürür gibi.

Dostu
Fikret Otyam
inatla renk sürüyor hayata;
Akdeniz’den İstanbul’a umut gönderiyor.
Ada vapurları sessiz bugün.
Bir şiirin yarım kalmış dizesi gibi.
Gözler
Sait Faik'i arıyor
Burgaz kıyılarında.
Komşusu
Hüseyin Rahmi Gürpınar
her zamanki hüznüyle bakıyor zamana.

Martılar bağırıyor göğün çatlak yerlerinden.
Hatıralar resmî geçit yapıyor içimizden.
Köşe başında
Ahmet Rasim,
eski bir çilingir sofrasının buğusunda.
Babıâli yokuşunu ağır ağır çıkıyor
Aziz Nesin’in gölgesi.
Bir masada rakı hâlâ eksik,
bir dost sesi kadar yarım İstanbul.
Bugün
Şemsi Paşa Camii kıyısı neşeli görünse de
içimiz aynı değil.

Çünkü gözlerimiz kömür karası,
yarınlarımız yorgun.
Bir memleket ağır geliyor omuzlara,
bir şehir utanıyor kendi sessizliğinden.

Ve ben,
Marmara’nın yüzüne eğilip
boğaza karşı sesleniyorum:
Ey güzel İstanbul!
Nasıl taşıdın bunca yorgunluğu?
Nasıl büyüttün kendi gölgende
sana yabancı kalanları?

Martılar susuyor.
Deniz başını eğiyor.
Bahar bile mahcup bugün;
çünkü bazı karanlıklar
güneş doğunca geçmiyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

16 Mayıs 2026

MEMLEKETİM AMASYA

Bir şehir değil yalnızca,
ömrümün ilk nefesi senin koynunda açtı gözlerini.
Çocukluğum senin sokaklarında büyüdü,
gençliğim akşamlarına tutundu.

Ah Amasya…
Bir başka sevilir sende gökyüzü,
bir başka akar zaman.
Sabahın serinliği düşer dağlarından,
akşam olunca eski bir türkü çöker yamaçlarına.

Yeşilırmak öğretmendi bana;
akıntısında cesareti öğrendim,
serinliğinde sabrı.
Kimi zaman suya bıraktığım hayâllerim,
bir çocuk yüreğiyle uzaklara yüzdü.

Bağların vardı…
Toprak kokan elleriyle insanı büyüten,
üzüm salkımlarında bereket saklayan.
Toprağın anam gibi sıcak,
rüzgârın baba nasihati kadar içtendi.

Sen tarihtin biraz da;
taşına dokunsam geçmiş konuşurdu.
Kalende bir direniş,
dar sokaklarında nice 
ömürlerin izi.

Medeniyet dediğin, sende sessizce kök salardı.
Ben senden öğrendim memleket sevmeyi;
bir ağaca selam vermeyi,
komşunun derdini kendi derdi bilmeyi.

Belki çok şehir gördüm,
çok kapıdan girdim çıktım ama
hiçbiri senin gibi “hoş geldin” demedi yüreğime.

Ah Amasya…
İnsan kaç yaşına gelirse gelsin
dönüp çocukluğunu arıyor bir gün.
Ben çocukluğumu sende bıraktım;
biraz ırmak kıyısında,
biraz bağ bozumu akşamında,
biraz da içimde hiç dinmeyen memleket özleminde.

Macit CÜNÜNOĞLU

Amasya doğumlu hemşerimiz ve tiyatromuzun efsane duayeni Sermet Çağan'ı vefatının  56. yılında özlemle saygıyla anıyorum. 19...