Bir bahar daha geldi
Amasya’nın üstüne,
çağlalar uyandı dallarında,
erikler beyaza kesti.
Güneş, Harşena’nın taşlarına
yavaş yavaş sıcaklığını bıraktı.
Ben İstanbul’da
bir başka baharı karşılarken
aklıma yine sen düştün,
Yeşilırmak…
Karlar eridi mi dağlarında,
kabardı mı suların?
Yoksa her zamanki gibi
gözyaşlarını içine akıtıp
sessizce mi geçiyorsun
çocukluğumun kıyılarından?
Ah benim Yeşilırmağım,
ne çok şey değişti sende…
Önce suların azaldı,
sonra salkım söğütlerin çekildi kıyılarından.
Adını veren o yeşil
çekildi gözlerinden;
griyle dost oldun,
çamurla kardeş…
Balıkların sustu sonra.
Kaytan bıyıklı Ilganus
masallara karıştı,
dinozorların yanına gönderildi.
Oysa bir zamanlar
her Amasyalı çocuğun
yüzme hocasıydın sen.
Evdeki otoritenin çemberini kırıp
kara donumuzla
kendimizi yeşil sularına bırakırdık.
Bir iki aya kalmaz
kulaç atmayı öğrenirdik.
Dalgaya karşı durmayı
daha çocukken öğretirdin bize.
Belki de bu yüzden
özgürlüğü sevdik,
korkuya boyun eğmedik,
hayatın sert sularında
kendi kulaçlarımızla yüzmeyi öğrendik.
Şimdi düşünüyorum da,
Amasya deyince
neden önce sen geliyorsun aklıma?
Belki de sensin
bu vadinin can suyu,
bu şehrin belleği,
tarihin sessiz başlangıcı…
Krallar boşuna mı
yalçın kayalara yaptırdılar mezarlarını?
Sen akarken
bağlar yeşerirdi,
bahçeler kokardı,
akşam güneşi
Yalıboyu evlerinin pencerelerine vururdu.
Sen vardın ortasında şehrin,
ince bir türkü gibi
iki yakayı birbirine bağlardın.
Ben de
İlâankaya’da
sana bıraktım çocuk bedenimi.
Kulaç kulaç öğrendim hayatı.
Duvarımda hâlâ
o yüzme diplomam asılı.
Ne diploma ama…
Üç çeyrek asırlık ömrümden
geriye kalan
en sahici şeref belgelerimden biri.
Çünkü o kâğıtta
yalnız yüzme yazmıyor;
çocukluğum var,
gençliğim var,
Amasya var,
sen varsın Yeşilırmak…
Ve yine bahar geldi.
İçimde memleket hasreti
usulca kabardı.
Ayrılalı yarım yüzyılı geçti
ama insan
doğduğu yerden
hiç ayrılmıyor demek.
İstanbul’la evlendim sonra.
İlk coğrafi aşkım oldu İstanbul,
sevgililerimin de anavatanı…
Bolca nikâh masasına oturdum;
hepsi İstanbul doğumluydu.
Ama insanın
bir de memleketi oluyor ki
kimse onun yerini alamıyor.
Üç çeyrek asır geçse de
Amasya hâlâ
gönül bahçemin başköşesinde.
Demek ki
memleket aşkını
sen kodladın içime,
çocukluğumun yeşil mürekkebiyle.
Sen bağladın beni
eski sokaklara,
eski evlere,
Gümüşlü’nün taş duvarlarına,
annemin-babamın sesine,
çocukluğumun hoyrat kahkahalarına…
Oysa sekiz yıl önce
geldiğimde
doğduğum ev yoktu.
Sokağım yoktu.
Mahallem,
Gümüşlü’m
barbarca silinmişti haritadan.
İnsan bazen
kendi çocukluğuna gider de
kapısını bulamaz.
İki tek attığım Kulüp bile
yoktu artık.
O da sizlere ömür…
Bir tek sen kalmıştın
sanmıştım.
Ama sen de değişmişsin
Yeşil gözlüm.
Suların suskun,
kıyıların yorgun,
rengin solgun…
Yine de
ben seni böyle de severim.
Çünkü insan
çocukluğunu sevdiği gibi sever
memleketini.
Kusuruna bakmaz.
Kırılmışsa bağrına basar,
yaşlanmışsa elinden tutar,
yitirdiklerinin yerine
hatıralarını koyar.
Belki en iyisi
İstanbul’da kalmak…
Boğaz’ın mavisine bakıp
Amasya’nın yeşilini düşünmek.
Ve bir gün
ülkenin yarınlarına dair
“ya tutarsa” diye
umutlarımızı uğurlamak.
Ne de olsa
hayat dediğin
biraz umut,
biraz hüzün,
biraz da zurnada peşrev aramaktır.
Ama bilirim:
Peşrev olmasa da
bir türkü mutlaka vardır.
Ve benim türküm
çok eskiden başladı…
Bir bahar günü,
İlâankaya’da,
kara donumla
kendimi sularına bıraktığımda…
O günden beri
hangi denize girsem
hangi ırmağın kıyısında dursam
hangi şehirde yaşasam
içimde hep sen akarsın
Yeşilırmak…
Suyun azalsa da,
rengin solsa da,
salkım söğütlerin kaybolsa da
benim içimde
hâlâ yemyeşilsin.
Çünkü sen
bir ırmak değilsin yalnız;
sen benim
çocukluğumun sesi,
gençliğimin nefesi,
memleketimin kokusu,
ve ömrümün
hiç kurumayan
en eski tarafısın.
Ak, Yeşilırmak…
Nereye gidersen git,
hangi taşlara çarparsan çarp,
hangi şehirleri geçersen geç…
Ben burada,
İstanbul’un kıyısında,
yetmiş altı yıllık ömrümün
bir ucunu sana bağlayıp
seni bekleyeceğim.
Bir gün yine
bahar geldiğinde
belki dönerim.
Belki de dönemem.
Ama bil ki
ben dönmesem bile
çocukluğum
hep senin kıyında kalacak…
Yeşil gözlüm benim.