Ben sana yalnız bir şehir diye bakmadım Amasya,
bir harita kıvrımında unutulmuş ad da değildin benim için.
Sen, insanın içine işleyen eski bir zaman gibiydin;
taşına dokunsam çocukluğum uyanır,
ırmağına baksam gençliğim geçerdi önümden.
Bir şehir değil,
ömrümün sustuğu yerde konuşan bir hatıraydın.
Ah Amasya…
Adını söylemek bile bazen
yitik bir türküyü yeniden duymak gibidir.
Bir ses gelir uzaklardan;
annemin pişi kokusuna karışan sabahı,
babamın yorgun sessizliğini,
çocukluk arkadaşlarının toza bulanmış kahkahasını getirir.
İnsan hangi yaşa varırsa varsın,
bir memlekete değil,
kendinde eksik kalan yere döner.
Ben döndüm sana içimde bin kere.
Bir sabah vaktiydi seni ilk görüşüm;
dağların gölgesinde ağır ağır açılan bir ömür gibi.
Sis vardı belki,
belki bir kuş kanadı değmişti göğe.
Yeşilırmak, kadim bir derviş sabrıyla geçiyordu şehrin içinden;
acele etmeden,
kimseyi yarı yolda bırakmadan,
her şeyi görmüş bir ihtiyar gibi.
Ey ağır akan su!
Sen yalnız su değildin bence.
Sen zamanın kendisiydin.
Çocukları büyüten,
gençleri alıp bilinmez savaşlara uğurlayan,
sevdaları sessizce eskiten,
acıları suyun dibine çöktüren zamandın.
Kaç akşam senin kıyında yürüdüm ben.
Güneş, Harşena’nın omzunda yorulurken
şehir ağır ağır geceye hazırlanırdı.
Bir serçe telaşı başlardı çatılarda.
Bir ezan sesi inerdi gökten,
taş sokaklara vurur,
insanın içine kadar yürürdü.
İşte o saatlerde anlardım:
Bazı şehirler geceleri konuşur.
Ve sen konuşurdun Amasya.
Yalıboyu evleri eğilirdi suya,
yaşlı insanlar gibi hatıralarını yoklarcasına.
Her penceren bir ömrün sırrını taşırdı.
Kim bilir hangi sevda büyüdü o cumbalarda,
hangi gurbet mektubu gözyaşıyla açıldı,
hangi ana sabaha kadar yol bekledi?
Ahşabına sinmiş ömürleri duyardım bazen;
ev dediğin yalnız taş ve tahta değildir çünkü,
biriken nefeslerdir biraz da.
Sonra dönüp kral mezarlarına bakardım.
Kayalara oyulmuş suskun hükümdarlar…
Zamanın bile silemediği bir inatla dururdunuz orada.
Ey dağın bağrına kazılmış yalnızlık!
İnsan size bakınca şunu anlıyor:
Büyüklük bazen konuşmak değil,
zamana direnebilmektir.
Bir şehir düşünün ki
ölülerinden bile vakar taşsın.
Kale hâlâ göğe yaslanır.
Taşlarında eski çağların ayak sesleri vardır.
Bir asker nöbet bekliyormuş gibi eser rüzgârı.
Bir şehzadenin düşü dolaşır bazen surlarında.
Çünkü sen yalnız bir şehir olmadın hiçbir vakit Amasya;
bir imparatorluğun çocukluğunu taşıdın omzunda.
Şehzadeler yetişti sende.
Devlet aklı, sabır, terbiye…
Tahtın gölgesine gitmeden önce
insan olmayı öğrendiler sende belki.
Bir memleket düşünün ki
geleceğin hükümdarlarını önce vicdanla sınasın.
Medreselerinde ilim dolaşırdı vaktiyle,
camilerinde zaman yavaşlardı.
Bir kubbenin altında edilen dua
yalnız göğe yükselmezdi;
insanın içine de inerdi.
Ve dağlar…
Ah o dağlar!
Bir memleketi en iyi dağları anlatır bazen.
Sessizdirler ama unutmazlar.
Kaç ayrılık gördüler,
kaç kavuşma,
kaç asker uğurlandı yollarından,
kaç ana gözyaşını toprağa gömdü?
Dağ dediğin biraz sabırdır,
biraz kader.
Sonra bağlar, bahçeler…
Yağmur sonrası toprak kokusu…
Elmaya düşen güneş…
Bir çocuk elinin toprağa ilk değdiği yer.
İnsan büyük şehirlerde unutur bazen;
hayat yalnız beton değildir.
Bir ağacın gölgesi kadar dürüst,
bir bahar sabahı kadar temiz zamanlar da vardır.
Ey benim çocukluğumun gizli ülkesi!
Seni düşündüğümde
yalnız geçmişi hatırlamam ben.
Bir memleketin nasıl korunması gerektiğini de düşünürüm.
Çünkü tarih, yalnız övünmek için değildir;
emanettir biraz da.
Bir mezar taşına bakıp geçmek değil,
onu geleceğe taşıyabilmektir marifet.
Turist gelsin diye değil yalnız;
bir çocuk geçmişini tanısın diye ayakta kalmalı şehirler.
Bir genç, kökünü unutmasın diye.
Bir ihtiyar ölmeden önce
“Bizden de bir iz kaldı” diyebilsin diye.
Ben seni böyle sevdim Amasya.
Eksiklerinle, suskunluğunla, yorgunluğunla…
Bazen ihmal edilmiş sokaklarınla,
bazen unutulmuş yüzlerinle.
Çünkü hakiki sevgi,
yalnız güzel olana duyulan hayranlık değildir;
yarayı da bağrına basmaktır biraz.
Şimdi uzak bir yerde olsam bile
bir akşamüstü ansızın çıkıp geliyorsun içime.
Bir kuş sesiyle,
bir eski türküyle,
yağmur yemiş toprağın kokusuyla…
Ve ben anlıyorum:
İnsan dünyayı dolaşsa da
bazı yollar hep çocukluğuna çıkar.
Benim yolum sana çıkar Amasya.
Yeşilırmak’ın sabrına,
kaya mezarlarının vakur sessizliğine,
Yalıboyu’nun yaşlı pencerelerine,
akşam ezanının taşlara çarpan hüznüne…
Bir gün ömür tükenirse
ve insan son defa geriye bakarsa,
inanırım ki herkesin içinde bir şehir yanar.
Benim içimde sen yanarsın Amasya.
Bir kandil gibi,
bir türkü gibi,
yarım kalmış ama hiç sönmemiş
eski bir memleket sevdası gibi…