15 Mayıs 2026

İKİ DÜNYAM

Bir yanım bahara inanır hâlâ,
serçelerin kanadında sabah arar.
Gülümserim çoğu zaman,
çünkü hayat dediğin şey
bir çocuk kahkahası kadar kısa,
bir dost selâmı kadar kıymetlidir.

Ama öte yanım karanlıkta yürür.
Ülkemin üstüne çöken ağır bulutlar
geceler boyu içimi yoklar.
Adalet diye çıktığımız yolların
suskun duvarlara çarpmasını
kolay kabullenemem.

Özgürlük dedik,
eşitlik dedik yıllarca.
İnsan insanı incitmesin istedik.
Bir lokma ekmek için
onuru eğilmesin emekçinin.
Fakat şimdi sokaklarda
yorgun yüzler dolaşıyor;
işsizlik, paslı bir bıçak gibi
geleceği kesiyor ortadan.

Bir yanım buna üzülüyor işte.
Çünkü memleket dediğin
yalnızca toprak değildir;
bir annenin sessiz bekleyişi,
bir çocuğun yarım kalan düşüdür.
Yine de umudu bırakmıyorum.
Yetmiş altı yaşımda bile
içimde direnen bir ışık var.

Belki bir kitap sayfasında,
belki Brahms’ın piyanosunda,
belki de uzak kaldığım
sevgili İstanbul’un martılarında…

Bazen gözlerimi kapatıyorum:
Galata’da bir akşamüstü,
ıslak kaldırımlarda dolaşıyorum yeniden.
Boynumda fotoğraf makinem,
hayat omzuma hafifçe dokunuyor.
Ve anlıyorum
insan yalnız acıyla yaşamıyor.

Bir ülke ne kadar yorulursa yorulsun,
bir yerlerde mutlaka
iyiliği büyüten insanlar kalıyor.
İşte benim iki dünyam bunlar:
Biri hüzünle kararmış,
biri inadına aydınlık.

Ve ben ikisinin arasında
ince bir köprü gibi duruyorum.
Yıkılmadan.
Eksilmeden.
Gülümsemeyi unutmadan.

Macit CÜNÜNOĞLU

12 Mayıs 2026

ARTIK SIKILMADIK MI?

Bugün kızım Sıla sayfamızın konuğu; Hıdırellez esintilerini paylaşmış, umarım ilginizi çeker.

Bugün Hıdırellez. 
Ritüellerin arasında bırakmak istediklerimizi bir kağıda yazıp yakmak var.

Fikir ayrılıklarında, sonuna kadar kendi fikrini savunanlardan. 
Dinlemeden konuşanlardan. Kabalıktan. 
Sabit fikirli insanlardan. 
Sadece kendini anlatanlardan.

Yaptığınızı da yapamadığınızı da sert bir dille eleştirenlerden. 
Takdir bilmeyenlerden, teşekkür etmeyenlerden. 
Gidiş yolundan puan vermeyip çabayı görmeyenlerden. 

Size tavsiye ve akıl verirken kendi hayatına dair hiçbir farkındalığı olmayanlardan.

Kendi söylediklerinin, yaptıklarının, duygularının sorumluluğunu almak yerine sadece karşı tarafı suçlayanlardan  ve her şeyden şikayet edenlerden.

Sahip olduklarına odaklanmak yerine olmadıklarıyla ilgili söylenip duranlardan. 
Sizi desteklemek yerine aşağı çekenlerden. 
Çöplüğünü üstünüze boşaltanlardan. 

Başarılarınızla mutlu olmayanlardan. 
Derdinizle mutlu olanlardan. Hasetlikten. 
Hakkınızda hiçbir doğruluğu olmayan şeyleri sıfır rahatsızlıkla başkasına anlatanlardan. 
Kendinden çok başkaları ile uğraşanlardan. 

Sahte mutluluk çabalarından. 
Mutsuzluğa tahammülsüzlükten. 
Sahte yüzlerden... 

Sürekli güzel, bakımlı, akıllı, doğru olmaya çalışmaktan 
bıkmadınız mı? 
Sürekli onaylanma ihtiyacından, görülme arzusundan. 

Geldiğimiz nokta:
Güzel kelimeler konusunda cimriliğimiz tavan yaptı. 
Günaydın demez olduk. 
Kolay gelsin demez olduk. 
Özür dilemek yanından geçmeyiz.  
Yapılandan çok yapılmayanın peşine düştük. 

Hep yargı. 
Hep eleştiri. 
Birilerini düzeltme çabası, olmadı hemen cezalandırma.

Bence insanlık olarak bırakmamız gerekenlerin listesi çok uzun, duygusal yüklerimizden, birikimlerimizden ve tortularımızdan kurtulup bahar temizliğini içimizde, kendimizde yapmalıyız.

Biz ne yaparsak yapalım, hayat akmaya devam ediyor. 
Her şey bizim için, biz hazır olsak da olmasak da.

İçimizdeki baharın uyandığı bir Hıdırellez olsun  🌿

SILA

10 Mayıs 2026

ANILARDAN YARINLARA

Altı yedi yaşındayım,
Gümüşlü Mahallesi’nde
ahşap kokulu bir evin içinde büyüdüm.
Annem mutfakta,
Talisman ocağın üstünde kabak kızartır,
akşamın içine ince bir yağ kokusu yayılırdı.
Radyoda bir Rumeli türküsü…
Birden annemin gözlerinden
sessizce yaşlar düşmeye başlardı.

O an öğrendim:
İnsan bazen hiç gitmediği yerlere bile özlem duyarmış.
Çünkü annem
kundakta ayrılmıştı Selanik/Usturumca'dan.
Ama demek ki toprak
insanın içine bir kez düşmeye görsün,
ömür boyu çağırıyor insanı.

Ben de sonra anladım;
Amasya neden içimde böyle sızlıyor…
Yeşilırmak’ın kıyısında
çocukluğumu bıraktım biraz.
Birazını akıntıya kaptırdım,
birazını dağ yollarında düşürdüm.
Lokman Dağı’nın yamacında
ölüm ilk kez dokundu omzuma.
Akbabalardan kaçarken
uçurumun kenarında bir çalı tuttu hayatımı.
Alnımdan akan kan değil sadece,
çocukluğum da süzülüyordu gözlerime.

Bayram yerlerinde su sattım,
yangın yerinde ilk bisiklete bindim.
Mart dokuzlarında dualar karıştı içime,
Cilanbolu yollarında
ayakkabılarıma toprak bulaştı.

Şimdi dönüp bakıyorum da…
İnsan yaş aldıkça
gelecekten çok geçmişe yaslanıyor.
Çünkü hatıralar,
kırılmış bir aynanın parçaları gibi;
can yakıyor ama
yine de kendini onlarda görüyorsun.

Amasya…
Sen benim susarken bile konuştuğum şehirsin.
Dağların sığınağım,
Yeşilırmak içimde akan çocukluğumdur.
Ve dostlar…
Bir telefon sesinde bile
insanı hayata bağlayan güzel insanlar…
Bazı yüzler vardır,
ömür geçse de kalbin kapısını sessizce çalar.

Şimdi anlıyorum;
hayat yalnız yarınlara yürümek değilmiş.
Biraz da geçmişin avlusunda oturup
kaybettiklerini usulca anmakmış.
Bu yüzden
güneşi görünce selâm veriyorum hâlâ.
Martılar konunca pencereye kovmuyorum.
Fesleğeni sularken
annemin o eski mutfağı geliyor aklıma.
Ve içimden hep aynı cümle geçiyor:
İnsan doğduğu toprağı değil,
aslında orada bıraktığı kendini özlüyormuş…

Macit CÜNÜNOĞLU

09 Mayıs 2026

BİRAZ KÜL BİRAZ DUMAN

Bu akşam efkârlıyım…
İçimde tarifi zor bir sızı,
uzun bir yolun yorgunluğu var.
Biraz kül, biraz duman
olup gecenin içine karışmak istiyorum.

Hatıralar geliyor ilmek ilmek…
Yarım kalmış sevdalar,
eski meydanlar,
siyasetin karanlık labirentleri,
cop sesleri, mahpus damları,
direnerek geçen gençlik yılları…

Ve bütün o fırtınaların ortasında
avuç içi kadar bir gökyüzü.
Şimdi gece derin.
Şarkılar daha dokunaklı,
sessizlik daha ağır.
İnsan bazen
kendi hayatının küllerinde üşüyor.

Bu akşam yangın yeri yüreğim.
Bir şarkı düşüyor dilime durmadan:
“Akşam oldu hüzünlendim ben yine,
hasret kaldım gözlerine…”

Sanki geçmiş konuşuyor o sözlerde.
Sanki kaybettiklerim
tek tek oturuyor karşıma.
Bir yanım İstanbul geceleri,
bir yanım Amasya’da kalan çocukluğum.
Ve ben,
ömrümün son çeyreğinde,
yorgun bir akşam gibi
kendime susuyorum…

Macit CÜNÜNOĞLU

TURİZM ÜZERİNE

Turizm bir kent için yalnızca otel doluluğu ya da birkaç esnafın kazancı değildir.
Bir şehrin dünyaya açılan vitrini, hafızasını geleceğe taşıyan en güçlü araçlardan biridir.
Bu nedenle yıllardır kullanılan “bacasız fabrika” sözü kısmen doğrudur; çünkü turizm gerçekten gelir üretir.
Ama sanıldığı gibi emeksiz bir kazanç kapısı değildir.
Tam tersine; koruma, tanıtım, ulaşım, kültür yönetimi, estetik, vizyon ve süreklilik ister.

Kendi hikâyesini anlatamayan kentler, ne kadar zengin olursa olsun turizm yarışında geride kalır.
Amasya tam da bu noktada büyük bir potansiyelin üzerinde oturuyor.
Çünkü bu şehir yalnızca tarihi eserlerden oluşan bir açık hava müzesi değildir;
aynı zamanda binlerce yıllık Anadolu medeniyetlerinin iç içe geçtiği yaşayan bir kültür havzasıdır.
Bir yanda dağların göğsüne oyulmuş Pontus kaya mezarları…
Hemen altında Yeşilırmak boyunca uzanan yalıboyu evleri…
Harşena Kalesi, su kanalları, Selçuklu ve Osmanlı mabetleri, medreseler, dar sokaklar, hanlar, çeşmeler…
Bütün bunlar yalnızca “taş yapı” değildir.
Her biri Amasya’nın hafızasıdır.

Ancak günümüz turizm anlayışı değişmiştir.
Artık insanlar sadece deniz, kum ve güneş aramıyor.
Dünyanın her yerinde “karakteri olan şehirler” öne çıkıyor.
İnsanlar artık ruh görmek, hikâye dinlemek, geçmişi hissetmek istiyor.

Bakınız, Mardin’i özel yapan yalnız taş evleri değildir.
Mardin bir atmosfer kurdu.
Sokaklarını, ışığını, mutfağını, müziğini ve tarihini ortak bir kimliğe dönüştürdü.
Bugün insanlar Mardin’e yalnızca gezmeye değil, “o duyguyu yaşamaya” gidiyor.
Safranbolu da aynı yolu izledi.
Osmanlı kent dokusunu korudu, ahşap evlerini yaşattı, küçük esnaf kültürünü yok etmedi.
Sonuçta ortaya kartpostal gibi bir şehir çıktı.
Bugün dünyanın dört bir yanından insanlar birkaç sokakta dolaşabilmek için Safranbolu’ya geliyor.

Peki Amasya’nın bunlardan eksiği ne?
Aslında eksik olan tarih değil; güçlü bir turizm vizyonu.
Çünkü Amasya’nın elindeki miras birçok şehirde yok:
-Şehzadeler şehri kimliği.
-Anadolu’nun en estetik nehir kentlerinden biri oluşu
-Roma, Pontus, Selçuklu ve Osmanlı katmanlarını aynı anda taşıması.
-Yeşilırmak kültürü.
-Elması, kirazı, mutfağı, efsaneleri, musikisi...
Ve en önemlisi hâlâ tamamen kaybolmamış şehir ruhu…

Amasya’nın geleceği belki de tam burada saklıdır.
Örneğin şehir yalnızca “gezilecek yerler listesi” olmaktan çıkarılmalı.
Bir deneyim şehrine dönüştürülmeli.

Nasıl mı?
Gece ışıklandırmalarıyla kaya mezarları dünya standartlarında görsel bir merkeze dönüştürülebilir.
Yeşilırmak boyunca tarih ve müzik temalı akşam yürüyüşleri düzenlenebilir.
Şehzadeler tarihini anlatan dijital gösteriler yapılabilir.

Gelen turist yalnız fotoğraf çekip dönmemeli;
Amasya’yı hissetmeli.
Eski konaklar butik otellere dönüştürülebilir.
Geleneksel Amasya mutfağı öne çıkarılabilir.
Yerel sanatçılar, fotoğrafçılar, halk müziği ve el sanatları desteklenebilir.
Çünkü turizm yalnız bina değil; yaşam kültürüdür.

Bir başka önemli konu da uluslararası tanıtım.
Bugün insanlar şehirleri sosyal medya üzerinden keşfediyor.
Kapadokya’nın balonları nasıl dünyaya yayıldıysa,
Amasya’nın Yeşilırmak silueti de aynı şekilde küresel bir simgeye dönüşebilir.

Belki bir gün insanlar: “Ölmeden önce görülmesi gereken nehir şehirleri” listesinde
Amasya’yı konuşacak.
Çünkü bazı şehirler denizsiz de büyüleyicidir.
Onları özel yapan şey sahicilikleridir.
Amasya da tam olarak böyle bir şehir…
Yeter ki kendi değerinin farkına varsın,
tarihini betonun değil kültürün diliyle geleceğe taşısın.

Macit CÜNÜNOĞLU

06 Mayıs 2026

YEŞİLIRMAK KENARINDA

Havada ince bir serinlik,
akşam usulca iner şehre.
Yağmurun izi kalmış taşlarda,
ırmakboyu evleri
sanki yeni hatırlanmış bir rüya gibi.

Yeşilırmak ağır ağır akar,
suyunda geçmişin sesi var.
Serçeler günü uğurlar
Kral Kaya Mezarları’nın gölgesinde,
zaman burada
biraz daha yavaş yaşar.

Amasya sabırlıdır,
insanı kendine benzetir.
Beklemeyi öğretir önce,
sonra susmayı,
sonra da içten içe direnmesini.

Bahçelerde çalışanları seyrederim,
elleri toprak kokanları…
Bir hakikat gibi durur söz:
Toprak insanı unutmuyor,
insan unuttuğunu sanırken bile.

Elma ağaçları çiçek açar,
beyaz bir umut yayılır ovaya.
Bir dalın ucunda
bütün yorgunluklar hafifler,
bir anlığına dünya
olması gerektiği gibi olur.
Ne tam geçmişteyiz
ne bugünün içindeyiz aslında.
Biraz eksik, biraz gecikmiş,
ama hâlâ buradayız,
aynı nehrin kıyısında.

Akşam çöker Amasya’ya,
Yeşilırmak koyulaşır,
evlerin ışıkları
birer birer yanar.
İçimden sessiz bir dilek geçer:
biraz adalet,
biraz merhamet,
biraz da umut kalsın bu şehirde.

Çünkü Amasya
yalnızca yaşanan bir yer değildir,
insanın içine yerleşir.
Ve bir gün anlarsın
en uzak sandığın şey bile
bir avuç toprak kadar değerlidir.

Macit CÜNÜNOĞLU

MAYIS ACISI

Mayıs gelir
kapımı çalmaz,
doğrudan içeri girer.
Bir elinde bayram,
diğerinde darağacı.

Meydanlar kurulur önce,
alın teri konuşur,
yumruklar havaya kalkar.
Ama bilirim,
bu memlekette
bazı bayramların gölgesi uzundur.

Ayın altısı…
Elli dört yıl önce bugün...
Geceyi sabaha bağlayan o ince çizgi,
bir daha kopar üç yerinden.
Üç genç…
daha hayatın başında,
daha düş kuracak yaştayken
ölüme büyütülür.
İpler sallanmaz sadece,
adalet de sallanır o sabah.

Sonra on ikisi…
Bu kez sıra bana gelir.
Benim evimden eksilir hayat.
Bir kadın gider,
adı Onur,
adı gibi dimdik ama
bedeni yorgun düşmüş zamana.

Bir buçuk yıl…
İnsanın çaresizliğiyle
ölümün sabrı yarışır.
Kazanan hep aynıdır.
Geriye ne kalır?
İki çocuk,
bir baba,
ve duvarlara sinmiş bir sessizlik.

Ben o sessizlikle yaşadım.
Yıkılmadım demem,
ama dağılıp kalmadım da.
İnsan bazen
rezil rüsva olmamak için bile
yaşamaya devam eder.

Yıllar geçti…
Bir fotoğraf tuttum elimde,
güneş yakmış yüzümü,
gözlerimde emir bekleyen bir gençlik.
Ne çabuk geçmiş…
Ne çabuk eksilmişiz.
Şimdi hesap yapıyorum:
Ben yetmiş yediye dayanmışım,
çocuklarım büyümüş,
elde var dört torun.
Ama kimileri
yirmi beşe varamamış.
Kimileri
on altısında koparılmış hayattan.

İşte orada
ben susarım.
Kendi acımı
yüreğimin en dip yerine gömerim.
Çünkü bazı ölümler
kişisel değildir.
Bazı acılar
bir milletin vicdanına yazılır.

Mayıs…
Sen ne zor aysın.
Hem doğurursun,
hem asarsın.
Benim ocağıma ateş düştü,
doğru.
Ama üç fidanın acısı
milyonların yüreğinde yanıyor hâlâ.
Ve ben her Mayıs’ta
başımı eğerim:
Kaybettiklerime değil sadece,
unutmayanlara da selâm dururum.

Macit CÜNÜNOĞLU

01 Mayıs 2026

1 MAYIS

“1 Mayıs… 1 Mayıs…” diye başlayan bir ses var hâlâ içimizde,
eskimeyen bir yankı gibi,
bir meydanın taşlarında kalmış ayak izleri gibi.

Yıllar geçti…
Takvimler yırtıldı, isimler eksildi,
ama o günlerin rüzgârı
hâlâ esiyor Taksim’in üstünde,
biraz hüzün, biraz direnç taşıyarak.

Bir zamanlar omuz omuza yürüyenler
şimdi fotoğraflarda yaşıyor,
gülüşleri solmamış,
ama sesleri uzak bir kıyıya çekilmiş.
Dünya değişti diyorlar,
ama emek hâlâ aynı yorgunlukta,
eller hâlâ nasırlı,
umut hâlâ yarım bırakılmış cümleler gibi.

Birleşemedi işçiler…
Ama birleşti betonlar, kuleler,
camdan saraylar yükseldi göğe doğru,
insan biraz daha küçüldü içinde.
Yine de
tam bitmedi hiçbir şey.
Çünkü bir martı
inadına maviliğe kanat açıyorsa,
bir çocuk,
sokakta kahkaha atabiliyorsa,
bir dede torununa gülümseyebiliyorsa
yenilmemişiz demektir biraz.

Bugün 1 Mayıs…
Belki eskisi kadar kalabalık değil meydanlar,
ama kalpler hâlâ dolu,
ve bir yerlerde
sessiz ama inatçı bir ateş yanıyor.
Biz artık bekleme salonundayız belki,
ama biliyoruz
o tren bir gün
adalete de uğrayacak.

O güne kadar
şiirle, hatırayla, dirençle
tutacağız hayatın ucundan.
Ve dileğimiz basit aslında:
Biraz eşitlik,
biraz adalet,
ve çocukların gözlerinde
hiç sönmeyen bir ışık…
Kutlu olsun 1 Mayıs.

Macit CÜNÜNOĞLU

Fotoğraf: 78 1 Mayıs, rahmetli eşim Onur ile...

30 Nisan 2026

HAYAT SEVİNCE GÜZEL

Üç yıl geçmiş…
Aynı takvim yaprakları düşmüş,
ama başka bir zamana uyanmışız.
Kilyos hâlâ yerinde,
Karadeniz yine hırçın,
ama biz biraz daha yorgun,
biraz daha suskunuz sanki.

Telefonlar yine çalıyor
ama sesler eskisi kadar aceleci değil.
Buluşmalar var hâlâ,
fakat araya hayat girmiş,
mesafeler koymuş görünmez duvarlar.

O günkü masayı hatırlıyorum;
martılar özgürdü,
gökyüzü cömertti,
biz ise zamanı har vurup harman savurur gibi
yaşıyorduk.

Şimdi…
zaman daha kıymetli,
birlikte içilen bir kadeh
neredeyse bir ömre bedel.
Kızım yine aynı kızım,
ama sözleri daha derin,
bakışları daha uzaklara değiyor.
Ben mi?
Biraz daha içime dönmüşüm,
biraz daha hatıralara yaslanmışım.

Eskiden dünya değişsin isterdim,
şimdi anlıyorum,
değişen hep bizmişiz.
Ne devrim sabahları kaldı
ne o eski heyecanlı bekleyişler…
Ama başka bir şey geldi yerine:
Anlam.

Birlikte oturabilmek,
aynı denize bakabilmek,
aynı sessizliği paylaşabilmek…
Meğer en büyük lüks buymuş.
Zaman almış götürmüş çoğunu,
ama bir şeyi bırakmış bize:
sevmeyi bilen kalbin direncini.
Ve şimdi daha iyi biliyorum,
yaprak dökse de ömür,
içimizde bir yer hâlâ yeşerir.

Bir el tutuyorsan
gerçekten tutarak,
bir göz bakıyorsa sana
sahiden görerek…
Hayat, bütün eksiklerine rağmen
sevince güzel.

Macit CÜNÜNOĞLU

29 Nisan 2026

ARAFTA...

Zamanın kıyısında
akşam iner usulca şehrin omzuna...
Bir eski şarkı dolaşır dudaklarımda.
Ne tam hüzün ne de sevinç bu içimdeki,
adını koyamadığım bir eksiklik aslında.

Bir fotoğraf sarar geçmişin tozunu,
bir bakışta yıllar çöker gözlerime.
Kim bilir hangi sokakta unuttum kendimi,
hangi vedada sustum söyleyemediklerime.

Amasya düşer aklıma, Yeşilırmak gibi,
sessiz ama derin akar içimde hasret.
Ahşap evlerin gölgesinde çocukluğum bekler,
çağırsam döner mi, yoksa çok mu geç?

İstanbul kalabalık, ben biraz eksik,
her yüz bir yabancı, her ses uzak bana.
Oysa bir çınar altı yeterdi eskiden,
bir dost, bir çay, bir de içten “merhaba”.

Zaman dedikleri bir hırsızmış,
ne varsa almış, fark ettirmeden.
Geriye birkaç hatıra bırakmış sadece,
bir de kalbimde dinmeyen o eski neden…
Ve ben hâlâ bir akşamın eşiğinde,
geçmişle gelecek arasında asılı.
Ne tam gitmişim bu şehirden,
Ne de kalabilmişim olduğu gibi.

Macit CÜNÜNOĞLU

KOŞA KOŞA YARINLARA

“Gözümde canlanır koskoca mazi…” diye başladım güne, bir şarkı değil yalnız, bir ömür çözüldü dilimde ağır ağır.
Yıllar su değil, sanki avuçlarımdan kaçan bir hayat, tutmaya çalıştıkça hızlanan.

Hatıralar rengârenk, ama her rengin altında biraz sızı, biraz eksik, biraz da susulmuş hikâyeler var.
Bugün ne Amasya’ya döneceğim ne İstanbul’un kalabalığında kaybolacağım, bugün kendime gideceğim, en zor yolculuk bu zaten.

Kırk soru soruyorum kendime, kırkı da dikenli… Bazısında dimdik duruyorum, bazısında eğiliyorum usulca, çünkü insan en çok kendine yalan söyler.

Ama yine de yaşamak güzel şey!
Bir yastık, bir huzur, bir de deliksiz uyku… 
Daha ne ister ki insan?
Ne yatlara baktım ne köşklere göz diktim, ben sadece kimseye eğilmeden ayakta kalmanın derdindeydim.
Yetmiş altı yıl… 
Az değil. 
Üç buçuk sevda, iki evlat, dört torun… 
Hayatın defteri kabarık yani.
Ama bir yer eksik kaldı hep, adı büyük: 
Adalet, eşitlik, özgürlük.

Uğruna yürüdüğüm yollar şimdi sanki geri sarılmış gibi, bir karanlık çökmüş üstüne zamanın.
Ağır mı? Ağır.
Ama…
Torunlarımın gözlerinde bir sabah var henüz doğmamış, ışıl ışıl, inatçı, tertemiz.
İşte o yüzden yenilmiyorum.
İşte o yüzden
söz veriyorum kendime bir değil, bin kere:
Yaşayacağım!
Hem de inatla, hem de umutla,
koşa koşa gideceğim yarınlara,
yüzümde bir gülümseme,
yüreğimde güneşler…

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Nisan 2026

YÜZLEŞME

Şükürler olsun,
24 Nisan da geçti,
bir takvim yaprağı gibi değil,
boğazda düğümlenen  bir kelime gibi.

Ama ben
yüzümü başka bir zamana çeviriyorum,
Amasya’ya.
Dar sokaklarında
taş duvarlara yaslanmış çocukluğum,
bir kapı aralığında
Ermeni komşumuzun sesi:
“Gel evladım, sıcak çörek var…”

Adını hatırlıyorum,
sesini daha çok.
Bir bayram sabahı gibi gülümserdi,
bizim bayramımıza da katılırdı
kendi sessizliğiyle.

Sonra bir gün
o kapı kapandı.
Ne göç dediler bize
ne sürgün,
sadece “yoklar artık” dediler.
Amasya’nın bir sokağı eksildi o gün,
bir fırının kokusu,
bir dilin ince kırılması.

Ermeni dostlarım soruyor hâlâ:
“İnsan üzülmez mi?”
Üzülür elbet,
ama bizde
üzüntü bile yasaklı bir kelime gibi.
Çünkü biz
unutmayı öğrettik kendimize,
hatırlayanı dışladık,
soranı susturduk.

Ermeni dedik
oysa komşuydu.
Rum dedik
oysa birlikte denize bakmıştık.
Süryani dedik
oysa aynı duaya benzer suskunlukları vardı.
Sonra döndük
aynaya bakmamayı öğrendik.

Amasya hâlâ yerinde,
Yeşilırmak akıyor ağır ağır,
ama bir şey eksik,
adını koyamadığımız bir boşluk.

Ve ben,
o boşluğun içinden konuşuyorum:
Ne yüzleştik,
ne de affedilmeyi istedik.
Oysa
bir kapıyı çalıp
“komşu, çay koy” demekle
başlayacaktı her şey.
Ama biz
o kapıyı çoktan
zamana kilitledik...
Ve zaman su gibi akıp gidiyor...
İçimde bir sızı bir hasret, 
gözlerim nemli geçmişte hâlâ kayboluyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

20 Nisan 2026

BİRAZ GEÇMİŞ, BİRAZ ÖZLEM

Cemal Süreya demişti ya,
kahvaltıyla mutluluk arasında bir bağ var…
Ben o bağı bir sabah
Amasya’da kurmuştum.

Yeşilırmak ağır ağır akıyordu,
sanki geçmişi taşır gibi,
sanki çocukluğumu…
Bir evin penceresinden süzülen ışıkta
çay demleniyordu usul usul.
Masada zeytin vardı,
ama eskisi kadar cömert değildi;
peynir biraz suskun,
ekmek biraz ince kesilmişti.
Köz biberin kokusu yine aynıydı ama,
insan o kokudan tanır memleketini.

Bir de sen vardın karşıda,
gözlerin sabah kadar açık,
gülüşün ekmekten bereketli…
İşte o an anladım,
mutluluk bazen sadece
aynı sofraya bakabilmektir.

Ama şehir değişmiş,
sokaklar biraz kırgın,
tarihin yüzünde yorgunluk…
Bir zamanlar türkü olan yerler
şimdi sessizliğe bırakılmış.
Fiyatlar konuşuyor artık,
insanlar susuyor.
Bir zeytin tanesi bile
hesapla düşüyor tabağa.
Ve insanın içi acıyor,
hem de kahvaltı ederken.

Konuşsan ağır,
yazsan dikenli,
susmaksa insanın kendine ihaneti…
Memleket dediğin
bazen bir sofrada eksilen lokmadır.
Yine de vazgeçmedim ben,
ne kitaptan, ne şarkıdan,
ne de sabahın o ince umudundan.

Çünkü insan,
karanlığa rağmen çay koyabilendir.
Özdemir Asaf bir köşede bakıyor hâlâ,
kelimeleri eksik ama duygusu tamam;
Ümit Yaşar Oğuzcan
biraz hüzün bırakıyor sofraya,
ama kimse kalkmıyor yerinden.
Ve sen…
belki artık yoksun o masada,
belki bir hatıra kadar uzaksın,
ama bil ki
Amasya sabahlarında
en çok sen eksiksin.

Ben yine de oturuyorum sofraya,
bir bardak çay koyuyorum kendime,
martılar yok belki
ama içimde bir şehir uçuyor hâlâ.
Ve her lokmada
biraz geçmiş,
biraz özlem,
biraz da direnmek düşüyor payıma…

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Nisan 2026

DEKLANŞÖRÜN SESİ

Bir “klik” sesiyle başlar içimde hayat,
sanki dünya dudağıma değmiş de
ben onu usulca öpmüşüm gibi.

Ağabeyimin ışığı düşer ellerime,
Amasya’nın dar sokaklarında yankılanır adımlarım,
bir stüdyo kokusu sinmiş çocukluğuma
gümüş tozları, sabır ve bekleyiş…

Karanlık odalarda büyüdü gözlerim,
ışığın ne demek olduğunu
karanlıktan öğrendim ben.
Sonra hayat girdi araya
tebeşir tozu, kalabalık sınıflar,
siyasetin sert rüzgârı…
Ve bir köşede bekleyen makinem,
suskun bir dost gibi.

Oysa ben gezgindim,
haritalara sığmazdı içimdeki yol.
Amasya’dan çıkıp
Edirne’ye,
oradan Hakkari’ye uzanan bir nefes…
Fırat Nehri kıyısında bir akşam,
Meriç Nehri’nde sarhoş bir dostluk,
Kızılırmak akarken içimden,
Sakarya Nehri gibi sabırlıydım belki…

Ama çekemedim.
Göz gördü, gönül bildi,
parmak deklanşöre varamadı.
Van Gölü hâlâ orada,
uzaktan el sallayan
Ahtamar Kilisesi
“gel” dedi, duymadım…
Malabadi Köprüsü
yalnızlığa yaslanmıştı,
altından geçen Dicle Nehri
çocuklara yüzmeyi öğretiyordu,
ben bakıp geçtim.

Çünkü başka bir yangın vardı içimde,
bir dava, bir kavga, bir kör inanç…
ve sanat, kapının dışında bırakılmıştı.
Şimdi…
çiçeklere bakıyorum,
böceklere, dağlara
ama en çok dağlara.
Çünkü özgürlük,
hep yükseklerde yaşar.
Nurhak Dağları’nda
bir ağıt dolaşır hâlâ,
1971’den kalma bir kurşun sesi
rüzgârla iner yüreğime.

Ve ben…
76 yaşında bir çocuk gibi
geçmişin albümünü karıştırırım.
Ne çok kare kaçmış elimden,
ne çok an,
ne çok “keşke”…
Ah!
Keşke pişmanlıkların da fotoğrafı olsaydı
bir köşeye asar,
her gün bakar
ve bir daha aynı hatayı yapmazdım.
Ama hayat…
ne geri sarıyor,
ne de poz veriyor ikinci kez.

Macit CÜNÜNOĞLU

11 Nisan 2026

AMASYA İÇİN NOT

Yirminci yüzyıl
on dokuzuncu yüzyılın değerlerini nasıl tükettiyse,
iktidarlar ile yerel yönetimler de
siyasetin üstün çabaları(!)
ve rantın vahşi cazibesi uğruna
Amasya’nın tarihsel dokusunu yerle bir etti.

Gerekçeleri çok basitti:
Hızlı göçler sonucu artan nüfus artışı,
dolayısıyla da imara açılan kadim mahalleler…
Ve ortaya çıkan çirkin manzara.

Tabii bu saatten sonra
yazıp çizmenin, eleştirmenin
kimseye bir faydası olmayacak,
ayrıca geriye dönüşün de mümkün olmadığını bilerek
yine de duygu ve düşüncelerimi
tarihe not düşmek adına yazıyorum.

Şöyle ki,
başta doğup büyüdüğüm mahallem Gümüşlü olmak üzere;
Yakutiye, Mahmet Paşa ile Prinççi yok artık.
Yalnızca geçmişin ruhunu taşıyan Hatuniye
ile bir kuple Sofular
nostaljik değerini koruyan lokasyonlar olarak
varlığını sürdürüyor.

Kafi mi?
Ne yapacaksınız:
İçimiz yana yana
“Yetmez ama EVET” deyip
zaman tünelinde ilerliyoruz.
Yine de elde kalan bakiye fena değil:
Beş on cami ile türbeler,
medreseler, mahalleler derken
6500 yıllık müstesna şehir
hâlâ mücevher özelliğini koruyor.
Yani Yeşilırmak vadisi
yine bölgenin çekim merkezi.
Kalesiyle, kaya mezarlarıyla
Amasya turizmin göz bebeği illerin başında geliyor.
Lâkin vizyoner bakış açısına ihtiyaç var.
Kentin asırlık parkını işgal edip
Hilton’a peşkeş çekmek
akıl kârı işler değil.
Ayrıca kente bir fayda da sağlamaz.
Çünkü çağımızın turizm anlayışına göre
tarih yeşille buluştuğu zaman
bir anlam taşıyor.
Bir de şehrin tam orta yerine
(Selağzı) TELEKOM binası dikmek
marifet değil,
olsa olsa görgüsüzlüktür.

Tabii tüm bu ve buna benzer mimari dokuda
estetik kaygılar aramak
kösenin sakalının çıkmasını beklemektir.
Çünkü çevrecilerin, mimarların sözünün geçtiği
Kent Konseyi yok.
Varsa da işlevsel değil.
Gelecek sadece rantçı düşüncenin arzuları doğrultusunda
plânlanıyor.

Bu da güzelim kentin yaşam alanlarını daralttığı gibi,
gelecek nesillere miras olarak
betonla donanmış koskoca bir köy
bırakılmasının yolunu açacaktır.
Evet…
gerçek kentlilerin,
Amasyalılık ruhunu içselleştirmiş dostlarımızın
durumdan ne kadar üzüntü aldıklarını hissedebiliyorum.
Ancak sesleri pek çıkmıyor,
çıksa da duyulmuyor.
Daha doğrusu rantçı müteahhitlerin,
bezirgân siyasetçilerin gölgesinde kalıyor.
Ve ülkemiz gibi
“Büyüklere masallar” teranesiyle
ömrümüz geçip gidiyor.

Son söz olarak da
genç başkan Turgay beye sesleneceğim:
Çorba dağıtmakla bir yere varamazsın sayın başkan.
Eğer kalıcı olarak hizmet etmek istiyorsan
İstasyon’dan Hacılar Meydanı’ndan
Ayvasıl’a, Tatarlar’a kadar
tramvay yolunu döşe
bak o zaman itibara…
Adınız anında efsane Başkan’a çıkar,
“Asfalt Naci”yi de sollarsınız
ve “Tramvay Sevindik” diye anılıp
tarihe geçersiniz.
Okey mi genç arkadaşım?
Lütfen önerimi kulak arkası etme.
Seni seviyoruz
kalbi muhabbetle
gözlerinden öperim.

Macit CÜNÜNOĞLU

09 Nisan 2026

AMASYA PORTRESİ

Hafta sonu yine geldi,
günler günleri kovalıyor 
usul usul.
Saatler değil de sanki 
ömür akıyor,
avuçlarımızdan sessizce
Yeşilırmak gibi,
ağır ağır, sabırla,
bildiği yoldan şaşmadan.

Dur demek mümkün değil zamana,
ne fren tutuyor ne söz geçiyor.
İnsan en çok da
yetişemediğine yanıyor,
sanki Amasya Garı’nda
kaçırılmış bir trenin ardından
uzun uzun bakar gibi.

Ev dediğin bir sığınak bazen,
bazen daralan bir duvar.
Kapılar eskisi gibi çalınmaz artık,
ne komşu sesi ne bir “buyur” çağrısı…
Oysa hatırlıyorum
Hazeranlar Konağı’nın gölgesinde
kapılar yarı açık olurdu,
insan insana yakındı.

Haberler…
Açsan dert, kapatsan merak.
Dün dünden ağır,
yarın meçhul bir sokak.
Benim yarınım bazen
Yalıboyu evlerinin önünden geçer,
bir çocuk sesine takılır kalır.

Yaş yetmiş altı…
Yorgunluk biraz da buradan.
Beklemek ayrı bir imtihan,
belki bir gün
Ferhat ile Şirin’in dağına bakar gibi
sabretmeyi yeniden öğrenirim.
Sitem büyüyor içimde,
ama bağıracak hâlim yok.
Bazı şeyler vardır ya,
ne yutulur ne de anlatılır çok,
tıpkı akşam ezanında
Beyazıt Camii’nden yükselen
o tanıdık hüzün gibi.

Öğretmenler geliyor aklıma,
ışık taşıyan insanlar…
Bir zamanlar o ışık
Amasya sokaklarına düşerdi,
şimdi gölgeler uzamış sanki
ya da biz geç kaldık.

Memleket dediğin
iki ucu keskin bir bıçak gibi:
Tutsan elini keser,
bıraksan içini.
Benimkisi biraz da
Amasya’da kalmış bir kalp,
yarısı burada,
yarısı çok eskide.

Yoruldum, evet…
Bunu inkâr edecek değilim.
Ama içimde bir yer var hâlâ,
inatla “devam” diyen
belki bir gün
Yeşilırmak kıyısında bir banka oturur gibi
kendimle barışırım diye.

Belki safça, belki inatla…
Ama yine de inanıyorum:
Bir gün,
akşamüstü Amasya ışığında
taş duvarlara vurur gibi
yumuşak ve güzel
günler uğrayacak
yorgun kalplere de.

Macit CÜNÜNOĞLU

HAFTA SONU YORGUNLUĞU

Hafta sonu yine geldi,
günler günleri kovalıyor usul usul.
Saatler değil de sanki ömür akıyor,
avuçlarımızdan sessizce.

Dur demek mümkün değil zamana,
ne fren tutuyor ne söz geçiyor.
İnsan en çok da
yetişemediğine yanıyor.
Ev dediğin bir sığınak bazen,
bazen de daralan bir duvar.
Kapı çalınmaz olmuş eskisi gibi,
sesler ekranlardan ibaret artık.

Haberler…
Açsan dert, kapatsan merak.
Dün dünden ağır,
yarın ise meçhul bir sokak.
Yaş yetmiş altı,
yorgunluk biraz da buradan.
Beklemek ayrı bir imtihan,
sesimi duyan var mı uzaktan?

Sitem büyüyor içimde,
ama bağıracak hâlim yok.
Bazı şeyler vardır ya,
ne yutulur ne de anlatılır çok.
Öğretmenler geliyor aklıma,
ışık taşıyan insanlar…
Onlar karanlıkta kalırsa
kim tutacak yarınları ayakta?
Memleket dediğin
iki ucu keskin bir bıçak gibi:
Tutsan elini keser,
bıraksan içini.

Yoruldum, evet…
Bunu inkâr edecek değilim.
Ama içimde bir yer var hâlâ,
inatla “devam” diyen.
Belki safça, belki inatla…
Ama yine de inanıyorum:
Bir gün,
güzel günler
yorgun kalplere de uğrayacak.

Macit CÜNÜNOĞLU

08 Nisan 2026

TESPİTLER VE ARAYIŞLAR

Bir ses var içimde, susmayan.
Ne camide, ne meydanda.
İnançla akıl arasında gerilen,
ince bir ipte yürüyor insan.
Kimi secdede bulur kendini,
kimi soruda, şüphede, arayışta.

Ama en çok da yalnızlıkta çıkar ortaya
kalbin sakladığı o eski hakikat.
Din…
Bazen bir sığınak, bazen bir gölge...
Bazen de başkalarının elinde
bir hükmetme biçimi.

Oysa inanç,
gürültüyü sevmez.
Bir damla kan gibi dolaşır içimizde,
taşarsa kirlenir dünya.
Ve insanlar…
Kalabalıklar hâlinde sarılır birbirine...
Adını bilmedikleri korkularla,
bir el ararlar, tutacak.

Ama çoğu zaman bir zincire uzanır elleri.
Tarikatlar, yollar, isimler, unvanlar…
Hepsi bir kapı vaadiyle çağırır.
Ama kapı dediğin nedir ki?
İnsan kendi içine girmedikçe
hangi eşik aşılmış sayılır?

Bir ülke düşün…
Dualarla büyüyen,
ama sorularla küçülen.
Bir ülke ki,
geçmişiyle övünürken
geleceğini erteleyen.
Ve yine de…
Bir avuç insan vardır hep,
karanlığa inatla yazan, çizen, düşünen.

Belki dünya onların omzunda dönmez,
ama yönünü kaybetmez sayelerinde.
Arayış bitmez.
Çünkü hakikat,
Ne tamamen kitapta,
ne tamamen akılda.
Belki de en çok,
korkmadan sorabilende saklıdır.

Ve bir gün…
İnsan, kendine rağmen değil,
kendini anlayarak inanmayı öğrenirse
işte o zaman:
Sessizlik gerçekten huzur olur.

Macit CÜNÜNOĞLU

07 Nisan 2026

HİSARBUSELİK GECESİ

Gece ağır inerdi eskiden,
Şimdi daha da ağır…
Sanki bir Hisarbuselik makamı
çöküyor omuzlarıma,
usul usul, itirazsız.

Bir yerlerde
“Rüzgâr Kırdı Dalımı” çalıyor,
ben kırılanın dal mı yoksa ömür mü olduğunu
ayırt edemiyorum artık.
Çünkü bilirim…
“Geçti Bahar Hazan Erdi Bu Yerde”,
ve hiçbir bahar geri dönmedi
adıyla çağırdıklarımızdan.

Gözlerimde bir sızı:
“Gözümde Özleyiş Gönlümde Acı”
diyor içimdeki eski bir ses,
senin adını söylemeden.
Oysa ne çok istemiştim,
bir akşam vakti,
yorgun kalbimi avutup
“Aman Cânâ Beni Şad Et” diyecek kadar
basit bir mutluluğu…

Ama hayat,
lalenin açtığı yerden vuruyor insanı:
“Laleler Her Yıl Açar” diyorlar,
doğru…
ama her yıl aynı kalp açmıyor.

Şimdi içimde
uzun bir gölge dolaşıyor:
“Boş Kalbimi Bir Hatıranın Gölgesi Bekler”
ve ben o gölgenin altında
kendi geçmişime misafirim.

Hatırlar mısın?
Gençtik…
“Ömrümün Güzel Çağı” dediğimiz zamanlar vardı,
ne kadar cömerttik yarınlara karşı,
ne kadar hoyrat…

Şimdi ise bir masal bile lüks geliyor:
“Bana Bir Aşk Masalından Şarkılar Söyle” desem,
kim inanır bu yaşanmışlığa
bir daha başlanabileceğine?
Dün gece…
Evet, yine o eski hâl:
“Dün Gece Bir Bezm-i Meyde”
yalnızlığın kadehine eğildim,
ne şarap teselli etti
ne de suskunluk.

Çünkü bazı sorular vardır,
cevabını insan bile veremez:
“Güle Sor Bülbüle Sor” deseler,
ikisi de susar benim yerime.
Ve gece…
yine aynı makamda kapanır;
ne tam umut
ne tam hüzün…
Sadece
biraz eksilmiş bir hayat,
biraz çoğalmış hatıra,
ve içten içe söylenen bir şarkı:
Kırılmış dalların altında
hala yeşermeye çalışan
bir kalp var…

Macit CÜNÜNOĞLU

HASRET

Benim çocukluğumda
Amasya’da çiçekçi yoktu
ama her ev bir bahçeydi,
her bahçe bir kalp.

Güller susarak açardı,
yasemin geceyi koklardı,
gülbahar sabaha
usulca düşerdi.
Suyu konuşan havuzlar vardı,
taş duvarlarda yankılanan
eski zaman sesleri.

Bir şehir düşün
şehzadelerin gölgesinde büyüyen,
tarihin omzuna yüklediği
ağır bir hatıra gibi.

Ama tarih başka bir yangın,
ben kendi külümdeyim.
Dost var, düşman var,
bir de karanlığı görev bilenler…
Söz, rüzgâr sanılır
ama gider, duvara çarpar.

Bir hayâl kuruyorum:
Irmağın kıyısında uzanmışım,
elimde bir şişe akşam,
yanında buruk yalnızlık…
Bir yudum alıyorum
hüküm veriliyor.
“Vurun!” diyorlar,
“Bu keyif fazla bu şehre…”

Oysa ben
sadece eski Amasya’yı özlüyorum.
Selim Salim amcaları,
Çağlayan’ın serinliğini,
Kristal’de kalan sesleri,
Cahit abinin masasında
yarım kalmış sohbetleri…
Şimdi her dönüşümde
bir mahzene sığınıyor içim.

Hayâlimde bir balkon:
rüzgârı dost,
gökyüzü açık…
Bir teras:
insanların birbirine yabancı olmadığı.
Ama ellerimde güller var
koyacak vazo yok.
Hepsi kırılmış…
Bir zamanlar su tutan o camlar,
şimdi kalbimizin içinden geçiyor.

Ve ben
her seferinde biraz daha anlıyorum:
Kırılan sadece vazolar değil,
bir şehrin inceliği,
bir hayatın zarafeti…
Haksız mıyım dostlar,
söyleyin,
hangi bahçe kaldı
içimizde?

Macit CÜNÜNOĞLU

06 Nisan 2026

AMASYA'DA TATİL

Vali deyip geçme, dedim içimden...
Bir imza bazen bir şehri göğe kaldırır,
bir bakış bazen ufkunu karartır memleketin.
Kimi yasakla yürür, kimi hayatla,
kimi daraltır insanın nefesini,
kimi açar kapılarını rüzgâra…

Yıl doksan…
Yollar uzanırdı İstanbul’dan Anadolu’ya,
Dostluk yüklenmiş dört arabanın bagajına,
Üç kardeş, bir avuç çocuk,
Ve merak dolu gözlerle yola düşen bir şehirli kalp.
Amasya
Bir masal gibi karşıladı bizi,
yeşilin suya eğildiği, tarihin fısıldadığı yer.

İlk kez dokundular Anadolu’ya,
ilk kez duydu kulakları başka bir zamanın sesini.
Akşam çökerken şehir üstüne,
Bir kebap dumanı sardı içimizi,
Ama bir eksik vardı masada...
Bir yasak, bir gölge, bir burukluk…
Ramazan’ın ağır eli değmiş sofralara,
kadehler susmuş, kelimeler yutkunmuştu.

Sonra bir otel odasında
gizli bir sevinç gibi açıldı şişeler...
Pahalıydı belki ama
özgürlüğün tadı her zaman biraz tuzludur.
Ertesi gün…
Memleketin içinde bir arayış,
Sanki Tahran sokaklarında kaybolmuşuz gibi.

Bir şişe umudun peşinde…
Ve birden, bir tanıdık yüz.
Eski bir dost, eski bir hikâye,
O gün Hızır oldu bize.
Bagajlarda saklı küçük mutluluklar,
Yola düştük yine,
Rotamız Boraboy Gölü.
Yeryüzünün saklı cennetlerinden biri.
Ama açlık da bir gerçektir yolculukta,
ekmek aradık, bulamadık,
sonra bir köy kapısı açıldı bize…
Bir dede tuttu elimden,
Bir ana sac başında gülümsedi,
ve sıcak gözlemeler indi soframıza...
Bir bayram sabahı gibi.

Para geçmedi o sofradan,
geçmedi çünkü bazı şeyler satılmaz.
İyilik gibi, misafirlik gibi,
insan kalabilmek gibi…
On dakika sonra vardık cennete,
ama bahar aldatır bazen insanı,
soğuk iliklere işledi,
çocuklar titredi,
ve biz anladık ki
her cennetin bir sınavı vardır.

Topladık hayalleri,
döndük yoldan,
ama içimizde bir hikâye kaldı...
Yarım, sıcak, biraz da hüzünlü…
Ve şimdi biliyorum:
Yollar sadece gidilen yer değildir,
insan bazen bir köyün ekmeğinde,
bazen yasaklı bir sofrada,
bazen de bir göl kıyısında
kendine varır.

Macit CÜNÜNOĞLU

UMUDA DİRENEN KELİMELER

Kırk yılı aşkın bir yorgunluk çökmüş memlekete,
Batı’yla kıyas tutmuyor artık aynalar.
Son yıllar…
Daha ağır, daha derin, daha içe işleyen yaralar.
Söz kürsüleri susturulmuş gibi,
sesler yankı bulmadan düşüyor yere.

Bir düzen kurulmuş; adı var ama
manası eksik, gölgesi yeter herkese.
Sandık geliyor yine vakti dolunca,
Eller titrek, yürek buruk…
Sonuçlar sürpriz değil artık,
herkes biliyor aşağı yukarı sonu.

İtirazlar rüzgâra karışıyor,
duyulsa da duyulmuyor gibi.
Kalabalıklar yalnız,
Ve yalnızlık kalabalık gibi.
Kader mi dersin, yoksa başka bir hesap mı?
Adını koymak zor bazen.
Ama en ağır yük şudur insan için:
Yarını düşünememek, hayâl kuramamak derinden.
Yine de kalem var elimizde,
Az da olsa sözümüz kalır diye.
Belki suya yazıyoruz her şeyi,
ama su da taşır bir gün denize.
Evde susup oturmaktansa
bir cümle savurmak sonsuzluğa,
içimize çektiğimiz karanlığı
bir nebze bırakmak boşluğa…

Müzik eşliğinde düşünmek,
başka ufuklardan bakmak hayata,
ve birkaç kelimeyle dokunmak
bir dostun, bir yabancının ruhuna.
Bıkmadan, usanmadan,
Umutsuzluğa teslim olmadan…
Yol uzun, yük ağır belki ama
kelime varsa, umut da var ardından.

Macit CÜNÜNOĞLU

04 Nisan 2026

BUGÜN SENİN GÜNÜN

Bugün senin doğum günün abim…
Takvim bir yaprak daha eksildi senden,
ama ben hâlâ o eski masadayım,
senin uduna yaslanmış zamanın içinde.
Bir mum yakmadım bugün,
çünkü senin ışığın yetiyor hâlâ.

Bir şarkı açtım usulca…
ama yarısında kapattım,
çünkü sen çalmayınca eksik kalıyor her şey.
Hicaz bir sızı gibi düştü içime,
hüzzam, gecenin koynuna sarıldı.

Senin parmakların yok artık tellerde,
ama ben hâlâ o sesi duyuyorum,
yanlışsız, eksiksiz…
Sanki birazdan kapıdan girecekmişsin gibi.
Bugün senin doğum günün abim…
Ben seni kutlamıyorum,
seni özlüyorum.
Rakı kadehi boş duruyor masada,
kimse doldurmuyor senin gibi,
kimse o ilk notayı
o kadar içten vuramıyor kalbe.

Sen gittin…
ama bıraktığın her ezgi
bir parça seni saklıyor içimde.
Her şarkı sana çıkıyor,
her sessizlik seni anlatıyor.
Derler ya zamanla alışır insan diye…
Yalan abim.
Zaman sadece yokluğunu büyütüyor.
Eğer bir yerden duyuyorsan beni,
bil ki bugün de
adını içimden söyledim usulca,
ve yine…
gözlerim doldu.
İyi ki doğdun abim…
İyi ki benim abim oldun.
Ve keşke…
bir kez daha
“başlayalım mı?” deseydin.

Macit CÜNÜNOĞLU

30 Mart 2026

UMUTLARLA YAŞAYAN SANAT

Sanatın uçsuz bucaksız ülkesinde
yürürüm ağır ağır,
dün notaların omzunda gezindim,
bugün renklerin kalbine dokunurum.

Bir an gelir
zaman kırılır, görüntü donar,
fotoğrafın icadıyla
hakikat başka bir dil bulur kendine.
Aynı dünya, başka bakışlar…
Claude Monet
bir sabahın buğusunu indirir tuvale,
ışık titreşir, renkler nefes alır,
Paris’te doğan bir an
sonsuzluğa dönüşür.

Sonra
Vincent van Gogh
giriverir aramıza,
yalnızlığını sarıya boyar,
geceyi yıldız yıldız yakar,
her fırça darbesi
yüreğin en derin yerinden kopar.

Anlarız ki sanat,
bir tuval değil yalnız,
bir kaderdir çoğu zaman
geç anlaşılır,
geç sevilir,
geç affedilir ustalar.
Kimi zaman bir isim
karanlıkta büyür sessizce,
Franz Kafka gibi,
yaşarken duyulmaz sesi,
ama zaman
onu yankıya çevirir.

Ve biz…
kirli sözlerin,
yorgun meydanların içinden geçerken,
bir umut ararız hâlâ.
Siyasetin gürültüsünde kaybolan
ince bir ezgi gibi.

Oysa sanat
bir sığınaktır en çok,
bir başkaldırı,
bir insan kalma hâlidir.
Ne zaman ki bir türkü yükselir uzaklardan,
Neşet Ertaş
bozkırın kalbini titreterek söyler:
“Sevda nedir, bilen var mı?”

Ve bir yerden
Nuri İyem
kara gözlü kızlarını gönderir,
bakışlarında memleket,
suskunluklarında direniş.
Perde kapanır belki
ama sanat bitmez.
Her kapanış
yeni bir başlangıcın habercisidir.
Çünkü umut,
en çok sanatın içinde yaşar.

Macit CÜNÜNOĞLU

28 Mart 2026

YAŞASIN SANAT

Ülke ağır bir sisin içinde,
sokaklar yorgun, kelimeler küskün.
Gelecek denilen şey
takvim yapraklarına sıkışmış gibi.
Sandık kurulur, umut kurulur,
ama adalet gelmez bazen,
hukuk susar,
insan kendi içine çekilir.

Bir gölge büyür meydanlarda,
ve biz
kendi sesimizi duyamaz oluruz.
İşte tam burada
ince bir çizgi başlar:
ya tükeniriz sessizce,
ya tutunuruz hayata…

Ve biz seçiyoruz
sanatı.
Çünkü insan
içten içe çürümek için yaratılmadı.
Çünkü bu topraklar
çok acı gördü,
çok yangın atlattı.
Tarih hâlâ anlatır:
yıkılan şehirleri,
kaybolan hayatları,
ama yine de ayağa kalkan insanı…

Öyleyse kapat gözlerini,
bir kapı aralanıyor:
Viyana.
Bir konser salonunda
zaman bile saygıyla susuyor.
Ludwig van Beethoven’ın
beşinci senfonisi
kalbinin duvarlarını yokluyor usulca…
Sanki kader kapıyı çalıyor,
ama bu kez korkutmuyor,
uyandırıyor.

Sonra bir başka rüzgâr:
Buenos Aires.
Bir bardakta köpük,
bir masada yalnızlık,
karşında Che Guevara,
gözlerinde yarım kalmış bir dünya.
Fon müziği: tango.
Adımlar yavaş,
hayat ağır…
ama hâlâ dans ediliyor.

Bir ses düşer omzuna:
Hasan Mutlucan
gülümseyerek azarlar:
“Dön memlekete…”
Ve ışıklar yanar birden,
TRT ekranı açılır
Yurttan Sesler başlar.
Uzun hava gibi yanar içimiz:
Neriman Altındağ Tüfekçi
bir dağın yamacında söyler gibi…
Rüzgâr alır götürür sesi,
Cilo’ya kadar uzanır,
ters laleler açar
yorgun yüreğimizde.

Bir köşede
Yaşar Özel
“eski dostlar” diye seslenir,
rast çöker geceye;
ince, derin, dokunaklı…
Klarnet ağlar,
bir ömürlük hikâye gibi.

Ve biz
iki bardak arasında sıkışmış insanlar
biraz susar,
biraz anlarız.
Çünkü biliriz:
gürültü geçer,
iktidar geçer,
zaman bile geçer…

Ama sanat
kalır.
İşte bu yüzden
yeniden,
inatla,
umuda tutunarak:
"Yaşasın sanat"
diye haykırırız kainata.

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Mart 2026

CÜNÛN GİBİ...

Sabahın ilk ışığıyla başlar içimde bir nağme,
Albert Einstein gibi düşünmem belki,
ama hissederim müzikle dünyayı…

Bir vapur kalkar yüreğimden,
dalgalarına bırakırım kendimi.
Kulaklığımda bir ömür 
döner durur;
bazen Muazzez Ersoy dokunur kalbime,
bazen Orhan Gencebay yakar içimi derinden,
derken Sezen Aksu fısıldar bir eski yarayı,
ve bir gece vakti
Fatih Erkoç söyler:
“ellerim bomboş…”
işte orada eksilirim senden yana.

Sen bilmezsin,
ben her şarkıda sana biraz daha yaklaşırım,
her güftede adını saklarım içime.
Gözlerim durduk yere nemleniyorsa
sebebi sensin,
müziğin bahanesi.
“Azı karar” dediler bana,
ben seni çoğalttım içimde…

Her notada biraz daha,
her ezgide biraz derin.
Sen gülüp geçersin belki,
“şah idin şahbaz oldun” dersin ya hani…
Bilmezsin,
ben çoktan düşmüşüm sana
adı konmamış bir sevdanın en güzel yerine.

Şimdi anlıyorum:
Bazı aşklar ölçüyle yaşanmaz,
bazı kalpler eksik çalmaz hiçbir şarkıyı.
Benimki de öyle işte…
Cünûn gibi,
mecnun gibi,
ama en çok
seni sever gibi...

Macit CÜNÜNOĞLU

24 Mart 2026

AMASYA’YA DOĞRU

Bir gün yolum düşse
Amasya’ya...
Hiçbir bahaneye sığınmadan,
sadece özlediğim için…
Dağlar yine yerli yerinde durur mu,
ortadan usulca geçer mi
Yeşilırmak?
Suya baksam,
Kendimi görür müyüm 
eskisi gibi?

Bir kale vardır, bilirsin,
yüksekten bakar zamana;
bir de Çakallar Tepesi,
rüzgârı bile davetkâr…
Bağlar hâlâ nefes alır mı
Ziyere’de, Yenice’de?
Bir dal kiraz uzansa bana,
çocukluğum tutar mı elimden?

Irmak boyu yürürüm 
uzun uzun,
sözsüz bir sohbet gibi…
tarihî evler susar,
ben içimden konuşurum.
Bir semaver kaynar bir köşede,
çayın buğusu karışır hatıralara;
bir yudum alırım,
geçmişten bugüne ince bir köprü kurulur.

Akşam olur…
Bir balkon, biraz rüzgâr,
ve suyun içinden gelen
eski bir türkü gibi şehir.
Bilirim,
bazı yerler sadece şehir değildir;
insan orada
kendine rastlar ansızın.

Ve ben,
ne zaman içim daralsa
yolumu sana çeviririm.
Adım atmasam bile
kalbim çoktan varmıştır.

Macit CÜNÜNOĞLU

23 Mart 2026

BAYRAM DEDİĞİN

Bayram dediğin
takvimde kırmızı bir gün değildir sadece,
insanın insana yeniden inanmasıdır.

Ama biz…
uzun zamandır inanmıyoruz.
Kapılar kapalı,
kalpler kilitli,
sofralar dolu ama eksik bir şey var:
birbirimize dokunamıyoruz artık.

Çocuklar büyüdü,
şekerler unutuldu,
eller öpülmeden geçen yıllar
birikti içimizde tortu tortu.
“nerede o eski bayramlar?” diyoruz.
Oysa eski olan bayram değil,
biziz…
Eksilen, uzaklaşan,
kendine yabancılaşan biz.

Bir zamanlar
bir lokmayı bölüşen,
bir acıyı birlikte taşıyan insanlardık.
Şimdi
aynı sokakta yürüyüp
birbirine selam vermeyen gölgeleriz.

Adını ne koyarsan koy:
siyaset, para, kimlik, korku…
Hepsi birer duvar oldu aramızda.
Ve biz
o duvarları yıkmak yerine
üzerine bayram mesajları astık.
İki kelimeyle geçiştirdik sevgiyi:
“İyi bayramlar.”
Oysa bayram
iki kelime değil,
iki kalbin çarpışmasıdır.

Bir sarılma kadar gerçek,
bir gözyaşı kadar ağır,
bir kahkaha kadar özgür olmalı.
Şimdi sor kendine:
en son ne zaman içten güldün bir bayram sabahı?
En son kime sarıldın
hiçbir şeyi umursamadan?
Cevap susuyorsa
bil ki bayram da susmuştur.

Ama hâlâ geç değil...
Bir kapı çal,
bir el tut,
bir kırgınlığı göm toprağa.
Çünkü bayram
beklenen değil,
yapılandır.
Ve eğer bir gün
yeniden insan olmayı başarabilirsek
işte o gün
takvimler değil,
yürekler bayram eder.
BARIŞLA…
SEVGİYLE…
İNSAN KALARAK.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA'DA BİR ŞARKI

Sıkıntılı bir gün yaşadım,
insanın içi karardı ya, 
hani öyle…
Zaten aydınlığa hasretiz,
bir de gökyüzü yüzünü çevirince
dünya daralıyor insanın omzuna.
Ama heybede yine aynı şeyler:
biraz müzik,
biraz edebiyat…
İnsanı ayakta tutan
o görünmez direkler.
Ve bir kuple düşüyor içime:
Amasya…

Yeşilırmak kıyısında
zamana direnen evler gibi,
sessiz ama vakur.
Kayalara oyulmuş sabır gibi
bekliyor şehir,
bizden daha az konuşup
bizden daha çok şey anlatıyor.

Ömür dediğin
katlanarak akıyor zaten,
biraz eksilerek,
biraz alışarak.
Şükür diyorum yine de
bir sevda var içimde,
fotoğraf gibi;
ne siliniyor ne soluyor.
Un var, şeker var, yağ var,
ama helva yok.

Çünkü mesele mutfak değil,
niyetin ateşi sönük.
Açlık sıradanlaşmış,
işsizlik alışkanlık olmuş,
umut ise taksit taksit bölünmüş geleceğe.

Ve hâlâ birileri
yüksek yerlerden konuşuyor:
“şükredin.”
Sarayın gölgesi uzun,
insanın boyu kısa kalıyor altında.
Geçmişle bugünü kavga ettirip
hakikati unutturuyorlar,
oysa biz
aynı hikâyenin içinde
farklı sayfalarda yoruluyoruz.
Ne öfkeye gerek var şimdi,
ne de kırıp dökmeye…
Yaş dediğin öğretiyor insana.

Susmanın da bir dili var.
En iyisi yine
iki duble eşliğinde
bir şarkıya sığınmak:
Kimseye Etmem Şikâyet
usul usul çalıyor içimde…
Ve ben,
Amasya’nın sabrını ödünç alıp
kendi içime dönüyorum:
“Kimseye etmem şikâyet,
baktıkça mücrim gibi istikbâlime…”

Macit CÜNÜNOĞLU

ŞARKILAR DA AĞLAR

Türk müziği…
Bir milletin kalbinden kopmuş
ince bir sızı gibidir,
Ne zaman dokunsan
bir yerin kanar fark etmeden.

Hele eski şarkılar yok mu?
Bir ud başlar usulca,
bir kanun titrer ardından,
derken ses girer...
İnsan kendini değil,
kaybettiklerini dinler aslında.

Gündüz dinlemek dedim ya,
tehlikelidir…
Çünkü güneş bile dayanamaz
o kadar içli bir sese.
Işık çekilir usul usul odadan,
sen fark etmezsin,
ama gölge çöker içine.
Bir masa kurulur sonra,
kimse çağırmadan,
bir kadeh gelir,
ardından bir tane daha…

Ve sen,
şairin dediği o yerde
çoktan yüzmeye başlamışsındır.
Ne balıksın,
ne de kendin...
Sadece hatıraların arasında
nefes almaya çalışan bir gölge.

Hüzzamdan girersin…
İlk sızı oradadır çünkü.
Karcığardan çıkarsın belki,
ama çıktığın yer
girdiğin yerden daha karanlıktır.
Makamlar peş peşe dizilir,
sanki kader gibi…
Hiçbiri tesadüf değildir,
hepsi seni alır bir yere götürür:
Geçmişe.

Hatıralar…
Ah o hatıralar…
Ne çok biriktirmişsin meğer,
ne çok şeyi “unutmuşum” sanmışsın.
Bir çocuk geçer içinden,
belki sen,
belki olamadığın biri…
Bir kadın gülümser uzaktan,
adı diline gelmez,
ama kalbin tanır.

Bir masa daha,
bir gece daha,
bir dost kahkahası
Hepsi şimdi
bir şarkının içinde hapsolmuş.
Gözlerin kayar bir yere,
ama bakmazsın aslında,
çünkü gördüğün şey
karşında değil artık.

Yine de…
Sönmez bir şey kalır içinde.
Adına umut dersin belki,
belki alışkanlık,
belki de sadece inat…
“İnsan yaşamak ister,” dersin,
“Ne olursa olsun.”

Sonra dünya gelir aklına…
Sözler, nutuklar,
büyük büyük laflar…
Ama hayat,
o sözlerin hiçbirine benzemez.
Bir zamanlar…
Işıklar vardı sahnelerde,
insanlar daha gülüyordu sanki,
bir kadın elinde kadehiyle 
dünyayı umursamadan bakabiliyordu.
Bir ses yükselirdi geceden:
biraz kırık, biraz cesur,
ama en çok da özgür…
O günler geçti şimdi.
Yerine başka şeyler geldi:
daha çok korku,
daha çok suskunluk,
daha çok “mış gibi” hayatlar.
Ahlâk dediler,
ama kalpler daraldı,
özgürlük dediler,
ama nefesler azaldı.

İnsan kendi kendine soruyor:
Ne değişti gerçekten?
Biz mi büyüdük,
yoksa dünya mı küçüldü?
Ve bütün bu soruların ortasında
bir şarkı çalar yine...
Hiçbir cevap vermez,
ama her şeyi anlatır.
İşte o an anlarsın:
Bazen bir makam,
bir kitaptan daha doğrudur,
bir şarkı,
bir nutuktan daha samimi.

Başını eğersin hafifçe,
kadehini kaldırırsın yavaşça,
ve kimse duymadan söylersin:
“Bir kaset koy…”
Çünkü bazı geceler,
insan konuşamaz.
Ama bir şarkı
onun yerine ağlar.

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Mart 2026

AŞKA DAİR

İstanbul’a vardım,
yorgun bir kalbin eşiğinde…
Şehrin kalabalığı değil aklımda,
bir tek kelime çınlıyor içimde:
Aşk.

“Bu yaşta mı?” diyorlar,
gülümseyip geçiyorum…
Aşkın takvimi yoktur çünkü,
ne kırışık sayar yüzde
ne bastona bakar yürürken.

Bir kere girmişse içeri,
o kiracı değil artık,
evin sahibidir.
Ne kovulur,
ne unutulur.
Bazen bir şiir olur,
usulca dökülür dudaklardan,
bazen bir türkü,
gecenin en koyu yerinde yankılanır.

Evet,
sol memenin altındaki cevahir
eskisi gibi harlı yanmaz belki…
Ayaklar nazlanır,
yollar uzar,
gölgeler bir yoldaş olur.

Ama şu başın içindeki
milyarlarca kıvrım var ya,
hâlâ bir yangın yeri…
Bir mavi göz görsem,
dalıp giderim denizlerin dibine.
Bir yeşil göz değse aklıma,
kaybolurum ormanların en vahşisinde.
Zeytin gözlü mü dediniz?
Uzanırım toprağa,
sarılırım ağaçlara,
aşkla direnirim dünyaya.

Bir de Amasya düşer aklıma...
Yeşilırmak kıyısında ağır ağır 
akan zaman,
kaya mezarlarının gölgesinde saklı sevdalar…
Misket kokulu bir akşamüstü,
kalbim yine genç bir delikanlı 
gibi çarpar, ve ben
tarihin içinden geçerken bile
aşkı aramaktan vazgeçmem.

Ben bu yaşımla
hâlâ sevdayı hecelerim
bir papağan inadıyla,
bir çocuk saflığıyla.
Çünkü hayat dediğin,
aşksız eksik bir cümle.

Küsüp köşeye çekilmek mi?
Yok, ben orada yokum.
Bu dünyanın gürültüsüne inat,
bir kelimeyi büyütüyorum içimde:
Aşk.
Dağa taşa yazıyorum,
belki biri okur diye…
Belki bir yürek duyar diye…
Duyduk, duymadık demeyin
Ben hâlâ buradayım,
ve hâlâ
aşkı arıyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

18 Mart 2026

ZAMANIN RUHUNA İNAT

Konjonktür dediler,
bir kelimeyle örttüler utancı.
“Zamanın ruhu” dediler
Sanki ruhu olan bir çağdı yaşanan.
Oysa yıl 1915, Çanakkale Savaşı,
toprak kanı tanıyordu,
insan ölümü ezberliyordu.

Bir yanda emirler,
Bir yanda sürgün yolları…
Tehcir Kanunu geçiyordu tarihin karanlık defterine,
ve kimse yüksek sesle konuşamıyordu.

Çünkü hakikat,
En çok korkulan şeydi o günlerde.
İmparatorluk,
altı asırlık bir rüyanın son demleri.
Yanlış ittifakların, kör gururun,
ve gecikmiş aklın bedeli.

Alman gölgesinde büyüyen bir savaş,
her cephede biraz daha eksilen bir hayat…
Doğu’da donan umutlar,
Arap çöllerinde kaybolan sesler,
Balkanlar’da yutulan geçmiş.

Ama Çanakkale
Orada başka bir şey vardı:
Ölümü bile ikna eden bir direniş.
Bir millet,
kendi küllerine “henüz değil” diyordu.

Sonra…
Mondros Ateşkes Antlaşması,
Ardından Sevr Antlaşması.
Bir imparatorluğun diz çöküşü,
Bir tarihin cenaze namazı.

Ama her son,
kendi isyanını doğurur.
Kurtuluş Savaşı
yeniden ayağa kalkmanın adı,
yoktan var olmanın,
küllerden yürüyen bir halkın hikâyesi.

Ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı.
Bir sabah,
Bir umut,
Bir “artık biz de varız” cümlesi.

Ama ne garip…
Zaman değişir,
İsimler değişir,
Saltanat gider, Cumhuriyet gelir
Fakat insan,
Aynı mazeretlere sığınır.
Yine konjonktür,
Yine zamanın ruhu…
Yine suskunluk,
Yine yarım hakikatler.

Ben inanmıyorum artık...
Ne çağın ruhuna,
Ne kelimelerin merhametine.
Çünkü tarih,
affetmez kendini tekrarlayanları.
Ve insan
En çok da
Kendine yalan söylediğinde kaybeder.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA'DA BİR ŞARKI

Sıkıntılı bir gün yaşadım,
insanın içi karardı ya, 
hani öyle…
Zaten aydınlığa hasretiz,
bir de gökyüzü yüzünü çevirince
dünya daralıyor insanın omzuna.
Ama heybede yine aynı şeyler:
biraz müzik,
biraz edebiyat…
İnsanı ayakta tutan
o görünmez direkler.
Ve bir kuple düşüyor içime:
Amasya…

Yeşilırmak kıyısında
zamana direnen evler gibi,
sessiz ama vakur.
Kayalara oyulmuş sabır gibi
bekliyor şehir,
bizden daha az konuşup
bizden daha çok şey anlatıyor.

Ömür dediğin
katlanarak akıyor zaten,
biraz eksilerek,
biraz alışarak.
Şükür diyorum yine de
bir sevda var içimde,
fotoğraf gibi;
ne siliniyor ne soluyor.
Un var, şeker var, yağ var,
ama helva yok.

Çünkü mesele mutfak değil,
niyetin ateşi sönük.
Açlık sıradanlaşmış,
işsizlik alışkanlık olmuş,
umut ise taksit taksit bölünmüş geleceğe.

Ve hâlâ birileri
yüksek yerlerden konuşuyor:
“şükredin.”
Sarayın gölgesi uzun,
insanın boyu kısa kalıyor altında.
Geçmişle bugünü kavga ettirip
hakikati unutturuyorlar,
oysa biz
aynı hikâyenin içinde
farklı sayfalarda yoruluyoruz.
Ne öfkeye gerek var şimdi,
ne de kırıp dökmeye…
Yaş dediğin öğretiyor insana.

Susmanın da bir dili var.
En iyisi yine
iki duble eşliğinde
bir şarkıya sığınmak:
Kimseye Etmem Şikâyet
usul usul çalıyor içimde…
Ve ben,
Amasya’nın sabrını ödünç alıp
kendi içime dönüyorum:
“Kimseye etmem şikâyet,
baktıkça mücrim gibi istikbâlime…”

Macit CÜNÜNOĞLU

17 Mart 2026

AMASYA'DA BİR GÜN

Güneşli bir günün içinden geçtim
ve yolum düştü Amasya’ya…
Amasya
sustu önce,
sonra konuştu usul usul.
Yeşilırmak akıyordu
benim içim gibi ağır,
kıyısındaki evler
zamana karşı dimdik
sanki her biri bir hatıra,
her biri bir sabır anıtı.

Kayalara oyulmuş yüzler
yukarıdan bakıyordu şehre,
ben de baktım kendime:
ne çok yorulmuşum meğer.
Aydınlığa hasret bir ülkede
en çok bu şehirde anladım
ışığın ne demek olduğunu
gürültüsüz,
gösterişsiz,
ama inatla var olan.

Dedim ki kendi kendime:
ömür böyle geçiyor işte,
biraz susarak,
biraz kabullenerek.
Amasya öğretiyor insana
bağırmadan da direnilir,
yıkılmadan da eğilinir biraz.

Un var, şeker var, yağ var 
ama helva yok hâlâ…
Çünkü ateşi harlamak yerine
dumanıyla oyalanıyoruz.
Şehir susuyor,
ama ben duyuyorum:
açlık var sokak aralarında,
umut ince bir ip gibi
gerilmiş geleceğe.

Ve yine bir yerlerden
“şükredin” diyen sesler…
Oysa Amasya başka bir şey fısıldıyor:
“Sabır başka, boyun eğmek başka.”
Akşam çöküyor usulca,
Yeşilırmak kararıyor,
ben içimde bir şarkıya sığınıyorum:
Kimseye Etmem Şikâyet...
Ve anlıyorum
bu şehir gibi olmalı insan:
derin,
sessiz,
ama vazgeçmeden akan.

Amasya kalıyor ardımda,
ama içimde bir yer artık
hep orası:
biraz hüzün,
biraz direnç,
biraz da umut…

Macit CÜNÜNOĞLU

HABERİN VAR MI KÖR DUVAR?

Hayat dediğin nedir ki,
bir avuç zamanın elimizden 
akışı mı,
yoksa suskun bir aynada çoğalan yüzler mi?
Aklım, Bertrand Russell’in cümlesine takılı:
“Tek kitaplı insandan kork…”

Ben ise bin parçaya bölünmüş bir kütüphaneyim,
her rafımda başka bir yalnızlık.
Tarihin tozunu üflerken
Halil İnalcık geçiyor içimden,
sanki zaman bir imparatorluk gibi çöküyor omuzlarıma,
ve ben, kendi içimde fethedemediğim bir şehir kalıyorum.

Geceleri büyür yalnızlık,
Gabriel García Márquez’in rüzgârında savrulurken,
yağmur, sarı bir kelebeğe dönüşür bazen,
bazen de hatıralar, isimsiz bir kasabada kaybolur.
Ben o kasabayım işte
haritada yok, kalpte yarım.

Kitaplar…
Ah o kitaplar!
Bir yangından kurtardığım çocuklar gibi sarılıyorum sayfalara.
Sonra Adnan Binyazar fısıldıyor:
“Yazılışı tehlike yaratacak bir hayat…”
Ve ben anlıyorum,
bazı hayatlar okunmaz, yaşanır;
bazılarıysa yaşanmaz, yazılır.

Memleket…
Adını koymaya çekindiğim bir sızı.
Sokaklarında afişler yırtık,
dillerinde hakikat eksik.
Siyaset, karanlık bir kuyudan su çekiyor
her damlası biraz daha kirli,
her söz biraz daha ağır.

Vicdan mı?
Eski bir sözlükte unutulmuş kelime.
Gülmeyi unuttuk biz,
mizahı toprağa gömdük.
Komşudan yankılanan  haykırışlar,
bir çağın değil, bir isyanın sesi gibi.

Rüzgâr kıbleden esiyor belki
ama yönünü kaybetmiş pusulalarla yürüyoruz.
İlkbahar indi ülkenin üzerine
öyle bir iniş ki bu,
çiçek değil, umut dökülüyor dallardan.
Kadınlar, çocuklar, işçiler…
toprak, en çok onları seviyor artık.
Her gün biraz daha kalabalık mezarlıklar,
her gün biraz daha eksik bir hayat.

İnsanlık “off” olmuş,
acı modunda bekliyor.
Kapitalizm, kravatını düzeltip gülümsüyor.
Paranın tanrısı yok,
ama kulları çok.
Ve biz…
karanlığın içinden geçerken birbirimize çarpıyoruz,
kimse kimseyi tanımıyor artık.

Gökyüzünde melekler dizilmiş belki,
ama yüzlerindeki tebessüm
biraz acı, biraz yorgun.
Şimdi soruyorum
taştan, betondan, suskunluktan örülmüş sana:
Ey kör duvar!
Zamanın yükünü sırtlamış sağır tanık!
İçimde kopan bu gürültüyü duyuyor musun?
Yoksa sen de mi alıştın
insanın yavaş yavaş yok oluşuna?
Söyle…
Haberin var mı kör duvar?

Macit CÜNÜNOĞLU

İKİ DÜNYAM

Bir yanım bahara inanır hâlâ, serçelerin kanadında sabah arar. Gülümserim çoğu zaman, çünkü hayat dediğin şey bir çocuk kahkahası kadar kısa...