Vali deyip geçme, dedim içimden...
Bir imza bazen bir şehri göğe kaldırır,
bir bakış bazen ufkunu karartır memleketin.
Kimi yasakla yürür, kimi hayatla,
kimi daraltır insanın nefesini,
kimi açar kapılarını rüzgâra…
Yıl doksan…
Yollar uzanırdı İstanbul’dan Anadolu’ya,
Dostluk yüklenmiş dört arabanın bagajına,
Üç kardeş, bir avuç çocuk,
Ve merak dolu gözlerle yola düşen bir şehirli kalp.
Amasya
Bir masal gibi karşıladı bizi,
yeşilin suya eğildiği, tarihin fısıldadığı yer.
İlk kez dokundular Anadolu’ya,
ilk kez duydu kulakları başka bir zamanın sesini.
Akşam çökerken şehir üstüne,
Bir kebap dumanı sardı içimizi,
Ama bir eksik vardı masada...
Bir yasak, bir gölge, bir burukluk…
Ramazan’ın ağır eli değmiş sofralara,
kadehler susmuş, kelimeler yutkunmuştu.
Sonra bir otel odasında
gizli bir sevinç gibi açıldı şişeler...
Pahalıydı belki ama
özgürlüğün tadı her zaman biraz tuzludur.
Ertesi gün…
Memleketin içinde bir arayış,
Sanki Tahran sokaklarında kaybolmuşuz gibi.
Bir şişe umudun peşinde…
Ve birden, bir tanıdık yüz.
Eski bir dost, eski bir hikâye,
O gün Hızır oldu bize.
Bagajlarda saklı küçük mutluluklar,
Yola düştük yine,
Rotamız Boraboy Gölü.
Yeryüzünün saklı cennetlerinden biri.
Ama açlık da bir gerçektir yolculukta,
ekmek aradık, bulamadık,
sonra bir köy kapısı açıldı bize…
Bir dede tuttu elimden,
Bir ana sac başında gülümsedi,
ve sıcak gözlemeler indi soframıza...
Bir bayram sabahı gibi.
Para geçmedi o sofradan,
geçmedi çünkü bazı şeyler satılmaz.
İyilik gibi, misafirlik gibi,
insan kalabilmek gibi…
On dakika sonra vardık cennete,
ama bahar aldatır bazen insanı,
soğuk iliklere işledi,
çocuklar titredi,
ve biz anladık ki
her cennetin bir sınavı vardır.
Topladık hayalleri,
döndük yoldan,
ama içimizde bir hikâye kaldı...
Yarım, sıcak, biraz da hüzünlü…
Ve şimdi biliyorum:
Yollar sadece gidilen yer değildir,
insan bazen bir köyün ekmeğinde,
bazen yasaklı bir sofrada,
bazen de bir göl kıyısında
kendine varır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder