Cemal Süreya demişti ya,
kahvaltıyla mutluluk arasında bir bağ var…
Ben o bağı bir sabah
Amasya’da kurmuştum.
Yeşilırmak ağır ağır akıyordu,
sanki geçmişi taşır gibi,
sanki çocukluğumu…
Bir evin penceresinden süzülen ışıkta
çay demleniyordu usul usul.
Masada zeytin vardı,
ama eskisi kadar cömert değildi;
peynir biraz suskun,
ekmek biraz ince kesilmişti.
Köz biberin kokusu yine aynıydı ama,
insan o kokudan tanır memleketini.
Bir de sen vardın karşıda,
gözlerin sabah kadar açık,
gülüşün ekmekten bereketli…
İşte o an anladım,
mutluluk bazen sadece
aynı sofraya bakabilmektir.
Ama şehir değişmiş,
sokaklar biraz kırgın,
tarihin yüzünde yorgunluk…
Bir zamanlar türkü olan yerler
şimdi sessizliğe bırakılmış.
Fiyatlar konuşuyor artık,
insanlar susuyor.
Bir zeytin tanesi bile
hesapla düşüyor tabağa.
Ve insanın içi acıyor,
hem de kahvaltı ederken.
Konuşsan ağır,
yazsan dikenli,
susmaksa insanın kendine ihaneti…
Memleket dediğin
bazen bir sofrada eksilen lokmadır.
Yine de vazgeçmedim ben,
ne kitaptan, ne şarkıdan,
ne de sabahın o ince umudundan.
Çünkü insan,
karanlığa rağmen çay koyabilendir.
Özdemir Asaf bir köşede bakıyor hâlâ,
kelimeleri eksik ama duygusu tamam;
Ümit Yaşar Oğuzcan
biraz hüzün bırakıyor sofraya,
ama kimse kalkmıyor yerinden.
Ve sen…
belki artık yoksun o masada,
belki bir hatıra kadar uzaksın,
ama bil ki
Amasya sabahlarında
en çok sen eksiksin.
Ben yine de oturuyorum sofraya,
bir bardak çay koyuyorum kendime,
martılar yok belki
ama içimde bir şehir uçuyor hâlâ.
Ve her lokmada
biraz geçmiş,
biraz özlem,
biraz da direnmek düşüyor payıma…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder