Bir “klik” sesiyle başlar içimde hayat,
sanki dünya dudağıma değmiş de
ben onu usulca öpmüşüm gibi.
Ağabeyimin ışığı düşer ellerime,
Amasya’nın dar sokaklarında yankılanır adımlarım,
bir stüdyo kokusu sinmiş çocukluğuma
gümüş tozları, sabır ve bekleyiş…
Karanlık odalarda büyüdü gözlerim,
ışığın ne demek olduğunu
karanlıktan öğrendim ben.
Sonra hayat girdi araya
tebeşir tozu, kalabalık sınıflar,
siyasetin sert rüzgârı…
Ve bir köşede bekleyen makinem,
suskun bir dost gibi.
Oysa ben gezgindim,
haritalara sığmazdı içimdeki yol.
Amasya’dan çıkıp
Edirne’ye,
oradan Hakkari’ye uzanan bir nefes…
Fırat Nehri kıyısında bir akşam,
Meriç Nehri’nde sarhoş bir dostluk,
Kızılırmak akarken içimden,
Sakarya Nehri gibi sabırlıydım belki…
Ama çekemedim.
Göz gördü, gönül bildi,
parmak deklanşöre varamadı.
Van Gölü hâlâ orada,
uzaktan el sallayan
Ahtamar Kilisesi
“gel” dedi, duymadım…
Malabadi Köprüsü
yalnızlığa yaslanmıştı,
altından geçen Dicle Nehri
çocuklara yüzmeyi öğretiyordu,
ben bakıp geçtim.
Çünkü başka bir yangın vardı içimde,
bir dava, bir kavga, bir kör inanç…
ve sanat, kapının dışında bırakılmıştı.
Şimdi…
çiçeklere bakıyorum,
böceklere, dağlara
ama en çok dağlara.
Çünkü özgürlük,
hep yükseklerde yaşar.
Nurhak Dağları’nda
bir ağıt dolaşır hâlâ,
1971’den kalma bir kurşun sesi
rüzgârla iner yüreğime.
Ve ben…
76 yaşında bir çocuk gibi
geçmişin albümünü karıştırırım.
Ne çok kare kaçmış elimden,
ne çok an,
ne çok “keşke”…
Ah!
Keşke pişmanlıkların da fotoğrafı olsaydı
bir köşeye asar,
her gün bakar
ve bir daha aynı hatayı yapmazdım.
Ama hayat…
ne geri sarıyor,
ne de poz veriyor ikinci kez.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder