30 Nisan 2026

HAYAT SEVİNCE GÜZEL

Üç yıl geçmiş…
Aynı takvim yaprakları düşmüş,
ama başka bir zamana uyanmışız.
Kilyos hâlâ yerinde,
Karadeniz yine hırçın,
ama biz biraz daha yorgun,
biraz daha suskunuz sanki.

Telefonlar yine çalıyor
ama sesler eskisi kadar aceleci değil.
Buluşmalar var hâlâ,
fakat araya hayat girmiş,
mesafeler koymuş görünmez duvarlar.

O günkü masayı hatırlıyorum;
martılar özgürdü,
gökyüzü cömertti,
biz ise zamanı har vurup harman savurur gibi
yaşıyorduk.

Şimdi…
zaman daha kıymetli,
birlikte içilen bir kadeh
neredeyse bir ömre bedel.
Kızım yine aynı kızım,
ama sözleri daha derin,
bakışları daha uzaklara değiyor.
Ben mi?
Biraz daha içime dönmüşüm,
biraz daha hatıralara yaslanmışım.

Eskiden dünya değişsin isterdim,
şimdi anlıyorum,
değişen hep bizmişiz.
Ne devrim sabahları kaldı
ne o eski heyecanlı bekleyişler…
Ama başka bir şey geldi yerine:
Anlam.

Birlikte oturabilmek,
aynı denize bakabilmek,
aynı sessizliği paylaşabilmek…
Meğer en büyük lüks buymuş.
Zaman almış götürmüş çoğunu,
ama bir şeyi bırakmış bize:
sevmeyi bilen kalbin direncini.
Ve şimdi daha iyi biliyorum,
yaprak dökse de ömür,
içimizde bir yer hâlâ yeşerir.

Bir el tutuyorsan
gerçekten tutarak,
bir göz bakıyorsa sana
sahiden görerek…
Hayat, bütün eksiklerine rağmen
sevince güzel.

Macit CÜNÜNOĞLU

29 Nisan 2026

ARAFTA...

Zamanın kıyısında
akşam iner usulca şehrin omzuna...
Bir eski şarkı dolaşır dudaklarımda.
Ne tam hüzün ne de sevinç bu içimdeki,
adını koyamadığım bir eksiklik aslında.

Bir fotoğraf sarar geçmişin tozunu,
bir bakışta yıllar çöker gözlerime.
Kim bilir hangi sokakta unuttum kendimi,
hangi vedada sustum söyleyemediklerime.

Amasya düşer aklıma, Yeşilırmak gibi,
sessiz ama derin akar içimde hasret.
Ahşap evlerin gölgesinde çocukluğum bekler,
çağırsam döner mi, yoksa çok mu geç?

İstanbul kalabalık, ben biraz eksik,
her yüz bir yabancı, her ses uzak bana.
Oysa bir çınar altı yeterdi eskiden,
bir dost, bir çay, bir de içten “merhaba”.

Zaman dedikleri bir hırsızmış,
ne varsa almış, fark ettirmeden.
Geriye birkaç hatıra bırakmış sadece,
bir de kalbimde dinmeyen o eski neden…
Ve ben hâlâ bir akşamın eşiğinde,
geçmişle gelecek arasında asılı.
Ne tam gitmişim bu şehirden,
Ne de kalabilmişim olduğu gibi.

Macit CÜNÜNOĞLU

KOŞA KOŞA YARINLARA

“Gözümde canlanır koskoca mazi…” diye başladım güne, bir şarkı değil yalnız, bir ömür çözüldü dilimde ağır ağır.
Yıllar su değil, sanki avuçlarımdan kaçan bir hayat, tutmaya çalıştıkça hızlanan.

Hatıralar rengârenk, ama her rengin altında biraz sızı, biraz eksik, biraz da susulmuş hikâyeler var.
Bugün ne Amasya’ya döneceğim ne İstanbul’un kalabalığında kaybolacağım, bugün kendime gideceğim, en zor yolculuk bu zaten.

Kırk soru soruyorum kendime, kırkı da dikenli… Bazısında dimdik duruyorum, bazısında eğiliyorum usulca, çünkü insan en çok kendine yalan söyler.

Ama yine de yaşamak güzel şey!
Bir yastık, bir huzur, bir de deliksiz uyku… 
Daha ne ister ki insan?
Ne yatlara baktım ne köşklere göz diktim, ben sadece kimseye eğilmeden ayakta kalmanın derdindeydim.
Yetmiş altı yıl… 
Az değil. 
Üç buçuk sevda, iki evlat, dört torun… 
Hayatın defteri kabarık yani.
Ama bir yer eksik kaldı hep, adı büyük: 
Adalet, eşitlik, özgürlük.

Uğruna yürüdüğüm yollar şimdi sanki geri sarılmış gibi, bir karanlık çökmüş üstüne zamanın.
Ağır mı? Ağır.
Ama…
Torunlarımın gözlerinde bir sabah var henüz doğmamış, ışıl ışıl, inatçı, tertemiz.
İşte o yüzden yenilmiyorum.
İşte o yüzden
söz veriyorum kendime bir değil, bin kere:
Yaşayacağım!
Hem de inatla, hem de umutla,
koşa koşa gideceğim yarınlara,
yüzümde bir gülümseme,
yüreğimde güneşler…

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Nisan 2026

YÜZLEŞME

Şükürler olsun,
24 Nisan da geçti,
bir takvim yaprağı gibi değil,
boğazda düğümlenen  bir kelime gibi.

Ama ben
yüzümü başka bir zamana çeviriyorum,
Amasya’ya.
Dar sokaklarında
taş duvarlara yaslanmış çocukluğum,
bir kapı aralığında
Ermeni komşumuzun sesi:
“Gel evladım, sıcak çörek var…”

Adını hatırlıyorum,
sesini daha çok.
Bir bayram sabahı gibi gülümserdi,
bizim bayramımıza da katılırdı
kendi sessizliğiyle.

Sonra bir gün
o kapı kapandı.
Ne göç dediler bize
ne sürgün,
sadece “yoklar artık” dediler.
Amasya’nın bir sokağı eksildi o gün,
bir fırının kokusu,
bir dilin ince kırılması.

Ermeni dostlarım soruyor hâlâ:
“İnsan üzülmez mi?”
Üzülür elbet,
ama bizde
üzüntü bile yasaklı bir kelime gibi.
Çünkü biz
unutmayı öğrettik kendimize,
hatırlayanı dışladık,
soranı susturduk.

Ermeni dedik
oysa komşuydu.
Rum dedik
oysa birlikte denize bakmıştık.
Süryani dedik
oysa aynı duaya benzer suskunlukları vardı.
Sonra döndük
aynaya bakmamayı öğrendik.

Amasya hâlâ yerinde,
Yeşilırmak akıyor ağır ağır,
ama bir şey eksik,
adını koyamadığımız bir boşluk.

Ve ben,
o boşluğun içinden konuşuyorum:
Ne yüzleştik,
ne de affedilmeyi istedik.
Oysa
bir kapıyı çalıp
“komşu, çay koy” demekle
başlayacaktı her şey.
Ama biz
o kapıyı çoktan
zamana kilitledik...
Ve zaman su gibi akıp gidiyor...
İçimde bir sızı bir hasret, 
gözlerim nemli geçmişte hâlâ kayboluyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

20 Nisan 2026

BİRAZ GEÇMİŞ, BİRAZ ÖZLEM

Cemal Süreya demişti ya,
kahvaltıyla mutluluk arasında bir bağ var…
Ben o bağı bir sabah
Amasya’da kurmuştum.

Yeşilırmak ağır ağır akıyordu,
sanki geçmişi taşır gibi,
sanki çocukluğumu…
Bir evin penceresinden süzülen ışıkta
çay demleniyordu usul usul.
Masada zeytin vardı,
ama eskisi kadar cömert değildi;
peynir biraz suskun,
ekmek biraz ince kesilmişti.
Köz biberin kokusu yine aynıydı ama,
insan o kokudan tanır memleketini.

Bir de sen vardın karşıda,
gözlerin sabah kadar açık,
gülüşün ekmekten bereketli…
İşte o an anladım,
mutluluk bazen sadece
aynı sofraya bakabilmektir.

Ama şehir değişmiş,
sokaklar biraz kırgın,
tarihin yüzünde yorgunluk…
Bir zamanlar türkü olan yerler
şimdi sessizliğe bırakılmış.
Fiyatlar konuşuyor artık,
insanlar susuyor.
Bir zeytin tanesi bile
hesapla düşüyor tabağa.
Ve insanın içi acıyor,
hem de kahvaltı ederken.

Konuşsan ağır,
yazsan dikenli,
susmaksa insanın kendine ihaneti…
Memleket dediğin
bazen bir sofrada eksilen lokmadır.
Yine de vazgeçmedim ben,
ne kitaptan, ne şarkıdan,
ne de sabahın o ince umudundan.

Çünkü insan,
karanlığa rağmen çay koyabilendir.
Özdemir Asaf bir köşede bakıyor hâlâ,
kelimeleri eksik ama duygusu tamam;
Ümit Yaşar Oğuzcan
biraz hüzün bırakıyor sofraya,
ama kimse kalkmıyor yerinden.
Ve sen…
belki artık yoksun o masada,
belki bir hatıra kadar uzaksın,
ama bil ki
Amasya sabahlarında
en çok sen eksiksin.

Ben yine de oturuyorum sofraya,
bir bardak çay koyuyorum kendime,
martılar yok belki
ama içimde bir şehir uçuyor hâlâ.
Ve her lokmada
biraz geçmiş,
biraz özlem,
biraz da direnmek düşüyor payıma…

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Nisan 2026

DEKLANŞÖRÜN SESİ

Bir “klik” sesiyle başlar içimde hayat,
sanki dünya dudağıma değmiş de
ben onu usulca öpmüşüm gibi.

Ağabeyimin ışığı düşer ellerime,
Amasya’nın dar sokaklarında yankılanır adımlarım,
bir stüdyo kokusu sinmiş çocukluğuma
gümüş tozları, sabır ve bekleyiş…

Karanlık odalarda büyüdü gözlerim,
ışığın ne demek olduğunu
karanlıktan öğrendim ben.
Sonra hayat girdi araya
tebeşir tozu, kalabalık sınıflar,
siyasetin sert rüzgârı…
Ve bir köşede bekleyen makinem,
suskun bir dost gibi.

Oysa ben gezgindim,
haritalara sığmazdı içimdeki yol.
Amasya’dan çıkıp
Edirne’ye,
oradan Hakkari’ye uzanan bir nefes…
Fırat Nehri kıyısında bir akşam,
Meriç Nehri’nde sarhoş bir dostluk,
Kızılırmak akarken içimden,
Sakarya Nehri gibi sabırlıydım belki…

Ama çekemedim.
Göz gördü, gönül bildi,
parmak deklanşöre varamadı.
Van Gölü hâlâ orada,
uzaktan el sallayan
Ahtamar Kilisesi
“gel” dedi, duymadım…
Malabadi Köprüsü
yalnızlığa yaslanmıştı,
altından geçen Dicle Nehri
çocuklara yüzmeyi öğretiyordu,
ben bakıp geçtim.

Çünkü başka bir yangın vardı içimde,
bir dava, bir kavga, bir kör inanç…
ve sanat, kapının dışında bırakılmıştı.
Şimdi…
çiçeklere bakıyorum,
böceklere, dağlara
ama en çok dağlara.
Çünkü özgürlük,
hep yükseklerde yaşar.
Nurhak Dağları’nda
bir ağıt dolaşır hâlâ,
1971’den kalma bir kurşun sesi
rüzgârla iner yüreğime.

Ve ben…
76 yaşında bir çocuk gibi
geçmişin albümünü karıştırırım.
Ne çok kare kaçmış elimden,
ne çok an,
ne çok “keşke”…
Ah!
Keşke pişmanlıkların da fotoğrafı olsaydı
bir köşeye asar,
her gün bakar
ve bir daha aynı hatayı yapmazdım.
Ama hayat…
ne geri sarıyor,
ne de poz veriyor ikinci kez.

Macit CÜNÜNOĞLU

11 Nisan 2026

AMASYA İÇİN NOT

Yirminci yüzyıl
on dokuzuncu yüzyılın değerlerini nasıl tükettiyse,
iktidarlar ile yerel yönetimler de
siyasetin üstün çabaları(!)
ve rantın vahşi cazibesi uğruna
Amasya’nın tarihsel dokusunu yerle bir etti.

Gerekçeleri çok basitti:
Hızlı göçler sonucu artan nüfus artışı,
dolayısıyla da imara açılan kadim mahalleler…
Ve ortaya çıkan çirkin manzara.

Tabii bu saatten sonra
yazıp çizmenin, eleştirmenin
kimseye bir faydası olmayacak,
ayrıca geriye dönüşün de mümkün olmadığını bilerek
yine de duygu ve düşüncelerimi
tarihe not düşmek adına yazıyorum.

Şöyle ki,
başta doğup büyüdüğüm mahallem Gümüşlü olmak üzere;
Yakutiye, Mahmet Paşa ile Prinççi yok artık.
Yalnızca geçmişin ruhunu taşıyan Hatuniye
ile bir kuple Sofular
nostaljik değerini koruyan lokasyonlar olarak
varlığını sürdürüyor.

Kafi mi?
Ne yapacaksınız:
İçimiz yana yana
“Yetmez ama EVET” deyip
zaman tünelinde ilerliyoruz.
Yine de elde kalan bakiye fena değil:
Beş on cami ile türbeler,
medreseler, mahalleler derken
6500 yıllık müstesna şehir
hâlâ mücevher özelliğini koruyor.
Yani Yeşilırmak vadisi
yine bölgenin çekim merkezi.
Kalesiyle, kaya mezarlarıyla
Amasya turizmin göz bebeği illerin başında geliyor.
Lâkin vizyoner bakış açısına ihtiyaç var.
Kentin asırlık parkını işgal edip
Hilton’a peşkeş çekmek
akıl kârı işler değil.
Ayrıca kente bir fayda da sağlamaz.
Çünkü çağımızın turizm anlayışına göre
tarih yeşille buluştuğu zaman
bir anlam taşıyor.
Bir de şehrin tam orta yerine
(Selağzı) TELEKOM binası dikmek
marifet değil,
olsa olsa görgüsüzlüktür.

Tabii tüm bu ve buna benzer mimari dokuda
estetik kaygılar aramak
kösenin sakalının çıkmasını beklemektir.
Çünkü çevrecilerin, mimarların sözünün geçtiği
Kent Konseyi yok.
Varsa da işlevsel değil.
Gelecek sadece rantçı düşüncenin arzuları doğrultusunda
plânlanıyor.

Bu da güzelim kentin yaşam alanlarını daralttığı gibi,
gelecek nesillere miras olarak
betonla donanmış koskoca bir köy
bırakılmasının yolunu açacaktır.
Evet…
gerçek kentlilerin,
Amasyalılık ruhunu içselleştirmiş dostlarımızın
durumdan ne kadar üzüntü aldıklarını hissedebiliyorum.
Ancak sesleri pek çıkmıyor,
çıksa da duyulmuyor.
Daha doğrusu rantçı müteahhitlerin,
bezirgân siyasetçilerin gölgesinde kalıyor.
Ve ülkemiz gibi
“Büyüklere masallar” teranesiyle
ömrümüz geçip gidiyor.

Son söz olarak da
genç başkan Turgay beye sesleneceğim:
Çorba dağıtmakla bir yere varamazsın sayın başkan.
Eğer kalıcı olarak hizmet etmek istiyorsan
İstasyon’dan Hacılar Meydanı’ndan
Ayvasıl’a, Tatarlar’a kadar
tramvay yolunu döşe
bak o zaman itibara…
Adınız anında efsane Başkan’a çıkar,
“Asfalt Naci”yi de sollarsınız
ve “Tramvay Sevindik” diye anılıp
tarihe geçersiniz.
Okey mi genç arkadaşım?
Lütfen önerimi kulak arkası etme.
Seni seviyoruz
kalbi muhabbetle
gözlerinden öperim.

Macit CÜNÜNOĞLU

09 Nisan 2026

AMASYA PORTRESİ

Hafta sonu yine geldi,
günler günleri kovalıyor 
usul usul.
Saatler değil de sanki 
ömür akıyor,
avuçlarımızdan sessizce
Yeşilırmak gibi,
ağır ağır, sabırla,
bildiği yoldan şaşmadan.

Dur demek mümkün değil zamana,
ne fren tutuyor ne söz geçiyor.
İnsan en çok da
yetişemediğine yanıyor,
sanki Amasya Garı’nda
kaçırılmış bir trenin ardından
uzun uzun bakar gibi.

Ev dediğin bir sığınak bazen,
bazen daralan bir duvar.
Kapılar eskisi gibi çalınmaz artık,
ne komşu sesi ne bir “buyur” çağrısı…
Oysa hatırlıyorum
Hazeranlar Konağı’nın gölgesinde
kapılar yarı açık olurdu,
insan insana yakındı.

Haberler…
Açsan dert, kapatsan merak.
Dün dünden ağır,
yarın meçhul bir sokak.
Benim yarınım bazen
Yalıboyu evlerinin önünden geçer,
bir çocuk sesine takılır kalır.

Yaş yetmiş altı…
Yorgunluk biraz da buradan.
Beklemek ayrı bir imtihan,
belki bir gün
Ferhat ile Şirin’in dağına bakar gibi
sabretmeyi yeniden öğrenirim.
Sitem büyüyor içimde,
ama bağıracak hâlim yok.
Bazı şeyler vardır ya,
ne yutulur ne de anlatılır çok,
tıpkı akşam ezanında
Beyazıt Camii’nden yükselen
o tanıdık hüzün gibi.

Öğretmenler geliyor aklıma,
ışık taşıyan insanlar…
Bir zamanlar o ışık
Amasya sokaklarına düşerdi,
şimdi gölgeler uzamış sanki
ya da biz geç kaldık.

Memleket dediğin
iki ucu keskin bir bıçak gibi:
Tutsan elini keser,
bıraksan içini.
Benimkisi biraz da
Amasya’da kalmış bir kalp,
yarısı burada,
yarısı çok eskide.

Yoruldum, evet…
Bunu inkâr edecek değilim.
Ama içimde bir yer var hâlâ,
inatla “devam” diyen
belki bir gün
Yeşilırmak kıyısında bir banka oturur gibi
kendimle barışırım diye.

Belki safça, belki inatla…
Ama yine de inanıyorum:
Bir gün,
akşamüstü Amasya ışığında
taş duvarlara vurur gibi
yumuşak ve güzel
günler uğrayacak
yorgun kalplere de.

Macit CÜNÜNOĞLU

HAFTA SONU YORGUNLUĞU

Hafta sonu yine geldi,
günler günleri kovalıyor usul usul.
Saatler değil de sanki ömür akıyor,
avuçlarımızdan sessizce.

Dur demek mümkün değil zamana,
ne fren tutuyor ne söz geçiyor.
İnsan en çok da
yetişemediğine yanıyor.
Ev dediğin bir sığınak bazen,
bazen de daralan bir duvar.
Kapı çalınmaz olmuş eskisi gibi,
sesler ekranlardan ibaret artık.

Haberler…
Açsan dert, kapatsan merak.
Dün dünden ağır,
yarın ise meçhul bir sokak.
Yaş yetmiş altı,
yorgunluk biraz da buradan.
Beklemek ayrı bir imtihan,
sesimi duyan var mı uzaktan?

Sitem büyüyor içimde,
ama bağıracak hâlim yok.
Bazı şeyler vardır ya,
ne yutulur ne de anlatılır çok.
Öğretmenler geliyor aklıma,
ışık taşıyan insanlar…
Onlar karanlıkta kalırsa
kim tutacak yarınları ayakta?
Memleket dediğin
iki ucu keskin bir bıçak gibi:
Tutsan elini keser,
bıraksan içini.

Yoruldum, evet…
Bunu inkâr edecek değilim.
Ama içimde bir yer var hâlâ,
inatla “devam” diyen.
Belki safça, belki inatla…
Ama yine de inanıyorum:
Bir gün,
güzel günler
yorgun kalplere de uğrayacak.

Macit CÜNÜNOĞLU

08 Nisan 2026

TESPİTLER VE ARAYIŞLAR

Bir ses var içimde, susmayan.
Ne camide, ne meydanda.
İnançla akıl arasında gerilen,
ince bir ipte yürüyor insan.
Kimi secdede bulur kendini,
kimi soruda, şüphede, arayışta.

Ama en çok da yalnızlıkta çıkar ortaya
kalbin sakladığı o eski hakikat.
Din…
Bazen bir sığınak, bazen bir gölge...
Bazen de başkalarının elinde
bir hükmetme biçimi.

Oysa inanç,
gürültüyü sevmez.
Bir damla kan gibi dolaşır içimizde,
taşarsa kirlenir dünya.
Ve insanlar…
Kalabalıklar hâlinde sarılır birbirine...
Adını bilmedikleri korkularla,
bir el ararlar, tutacak.

Ama çoğu zaman bir zincire uzanır elleri.
Tarikatlar, yollar, isimler, unvanlar…
Hepsi bir kapı vaadiyle çağırır.
Ama kapı dediğin nedir ki?
İnsan kendi içine girmedikçe
hangi eşik aşılmış sayılır?

Bir ülke düşün…
Dualarla büyüyen,
ama sorularla küçülen.
Bir ülke ki,
geçmişiyle övünürken
geleceğini erteleyen.
Ve yine de…
Bir avuç insan vardır hep,
karanlığa inatla yazan, çizen, düşünen.

Belki dünya onların omzunda dönmez,
ama yönünü kaybetmez sayelerinde.
Arayış bitmez.
Çünkü hakikat,
Ne tamamen kitapta,
ne tamamen akılda.
Belki de en çok,
korkmadan sorabilende saklıdır.

Ve bir gün…
İnsan, kendine rağmen değil,
kendini anlayarak inanmayı öğrenirse
işte o zaman:
Sessizlik gerçekten huzur olur.

Macit CÜNÜNOĞLU

07 Nisan 2026

HİSARBUSELİK GECESİ

Gece ağır inerdi eskiden,
Şimdi daha da ağır…
Sanki bir Hisarbuselik makamı
çöküyor omuzlarıma,
usul usul, itirazsız.

Bir yerlerde
“Rüzgâr Kırdı Dalımı” çalıyor,
ben kırılanın dal mı yoksa ömür mü olduğunu
ayırt edemiyorum artık.
Çünkü bilirim…
“Geçti Bahar Hazan Erdi Bu Yerde”,
ve hiçbir bahar geri dönmedi
adıyla çağırdıklarımızdan.

Gözlerimde bir sızı:
“Gözümde Özleyiş Gönlümde Acı”
diyor içimdeki eski bir ses,
senin adını söylemeden.
Oysa ne çok istemiştim,
bir akşam vakti,
yorgun kalbimi avutup
“Aman Cânâ Beni Şad Et” diyecek kadar
basit bir mutluluğu…

Ama hayat,
lalenin açtığı yerden vuruyor insanı:
“Laleler Her Yıl Açar” diyorlar,
doğru…
ama her yıl aynı kalp açmıyor.

Şimdi içimde
uzun bir gölge dolaşıyor:
“Boş Kalbimi Bir Hatıranın Gölgesi Bekler”
ve ben o gölgenin altında
kendi geçmişime misafirim.

Hatırlar mısın?
Gençtik…
“Ömrümün Güzel Çağı” dediğimiz zamanlar vardı,
ne kadar cömerttik yarınlara karşı,
ne kadar hoyrat…

Şimdi ise bir masal bile lüks geliyor:
“Bana Bir Aşk Masalından Şarkılar Söyle” desem,
kim inanır bu yaşanmışlığa
bir daha başlanabileceğine?
Dün gece…
Evet, yine o eski hâl:
“Dün Gece Bir Bezm-i Meyde”
yalnızlığın kadehine eğildim,
ne şarap teselli etti
ne de suskunluk.

Çünkü bazı sorular vardır,
cevabını insan bile veremez:
“Güle Sor Bülbüle Sor” deseler,
ikisi de susar benim yerime.
Ve gece…
yine aynı makamda kapanır;
ne tam umut
ne tam hüzün…
Sadece
biraz eksilmiş bir hayat,
biraz çoğalmış hatıra,
ve içten içe söylenen bir şarkı:
Kırılmış dalların altında
hala yeşermeye çalışan
bir kalp var…

Macit CÜNÜNOĞLU

HASRET

Benim çocukluğumda
Amasya’da çiçekçi yoktu
ama her ev bir bahçeydi,
her bahçe bir kalp.

Güller susarak açardı,
yasemin geceyi koklardı,
gülbahar sabaha
usulca düşerdi.
Suyu konuşan havuzlar vardı,
taş duvarlarda yankılanan
eski zaman sesleri.

Bir şehir düşün
şehzadelerin gölgesinde büyüyen,
tarihin omzuna yüklediği
ağır bir hatıra gibi.

Ama tarih başka bir yangın,
ben kendi külümdeyim.
Dost var, düşman var,
bir de karanlığı görev bilenler…
Söz, rüzgâr sanılır
ama gider, duvara çarpar.

Bir hayâl kuruyorum:
Irmağın kıyısında uzanmışım,
elimde bir şişe akşam,
yanında buruk yalnızlık…
Bir yudum alıyorum
hüküm veriliyor.
“Vurun!” diyorlar,
“Bu keyif fazla bu şehre…”

Oysa ben
sadece eski Amasya’yı özlüyorum.
Selim Salim amcaları,
Çağlayan’ın serinliğini,
Kristal’de kalan sesleri,
Cahit abinin masasında
yarım kalmış sohbetleri…
Şimdi her dönüşümde
bir mahzene sığınıyor içim.

Hayâlimde bir balkon:
rüzgârı dost,
gökyüzü açık…
Bir teras:
insanların birbirine yabancı olmadığı.
Ama ellerimde güller var
koyacak vazo yok.
Hepsi kırılmış…
Bir zamanlar su tutan o camlar,
şimdi kalbimizin içinden geçiyor.

Ve ben
her seferinde biraz daha anlıyorum:
Kırılan sadece vazolar değil,
bir şehrin inceliği,
bir hayatın zarafeti…
Haksız mıyım dostlar,
söyleyin,
hangi bahçe kaldı
içimizde?

Macit CÜNÜNOĞLU

06 Nisan 2026

AMASYA'DA TATİL

Vali deyip geçme, dedim içimden...
Bir imza bazen bir şehri göğe kaldırır,
bir bakış bazen ufkunu karartır memleketin.
Kimi yasakla yürür, kimi hayatla,
kimi daraltır insanın nefesini,
kimi açar kapılarını rüzgâra…

Yıl doksan…
Yollar uzanırdı İstanbul’dan Anadolu’ya,
Dostluk yüklenmiş dört arabanın bagajına,
Üç kardeş, bir avuç çocuk,
Ve merak dolu gözlerle yola düşen bir şehirli kalp.
Amasya
Bir masal gibi karşıladı bizi,
yeşilin suya eğildiği, tarihin fısıldadığı yer.

İlk kez dokundular Anadolu’ya,
ilk kez duydu kulakları başka bir zamanın sesini.
Akşam çökerken şehir üstüne,
Bir kebap dumanı sardı içimizi,
Ama bir eksik vardı masada...
Bir yasak, bir gölge, bir burukluk…
Ramazan’ın ağır eli değmiş sofralara,
kadehler susmuş, kelimeler yutkunmuştu.

Sonra bir otel odasında
gizli bir sevinç gibi açıldı şişeler...
Pahalıydı belki ama
özgürlüğün tadı her zaman biraz tuzludur.
Ertesi gün…
Memleketin içinde bir arayış,
Sanki Tahran sokaklarında kaybolmuşuz gibi.

Bir şişe umudun peşinde…
Ve birden, bir tanıdık yüz.
Eski bir dost, eski bir hikâye,
O gün Hızır oldu bize.
Bagajlarda saklı küçük mutluluklar,
Yola düştük yine,
Rotamız Boraboy Gölü.
Yeryüzünün saklı cennetlerinden biri.
Ama açlık da bir gerçektir yolculukta,
ekmek aradık, bulamadık,
sonra bir köy kapısı açıldı bize…
Bir dede tuttu elimden,
Bir ana sac başında gülümsedi,
ve sıcak gözlemeler indi soframıza...
Bir bayram sabahı gibi.

Para geçmedi o sofradan,
geçmedi çünkü bazı şeyler satılmaz.
İyilik gibi, misafirlik gibi,
insan kalabilmek gibi…
On dakika sonra vardık cennete,
ama bahar aldatır bazen insanı,
soğuk iliklere işledi,
çocuklar titredi,
ve biz anladık ki
her cennetin bir sınavı vardır.

Topladık hayalleri,
döndük yoldan,
ama içimizde bir hikâye kaldı...
Yarım, sıcak, biraz da hüzünlü…
Ve şimdi biliyorum:
Yollar sadece gidilen yer değildir,
insan bazen bir köyün ekmeğinde,
bazen yasaklı bir sofrada,
bazen de bir göl kıyısında
kendine varır.

Macit CÜNÜNOĞLU

UMUDA DİRENEN KELİMELER

Kırk yılı aşkın bir yorgunluk çökmüş memlekete,
Batı’yla kıyas tutmuyor artık aynalar.
Son yıllar…
Daha ağır, daha derin, daha içe işleyen yaralar.
Söz kürsüleri susturulmuş gibi,
sesler yankı bulmadan düşüyor yere.

Bir düzen kurulmuş; adı var ama
manası eksik, gölgesi yeter herkese.
Sandık geliyor yine vakti dolunca,
Eller titrek, yürek buruk…
Sonuçlar sürpriz değil artık,
herkes biliyor aşağı yukarı sonu.

İtirazlar rüzgâra karışıyor,
duyulsa da duyulmuyor gibi.
Kalabalıklar yalnız,
Ve yalnızlık kalabalık gibi.
Kader mi dersin, yoksa başka bir hesap mı?
Adını koymak zor bazen.
Ama en ağır yük şudur insan için:
Yarını düşünememek, hayâl kuramamak derinden.
Yine de kalem var elimizde,
Az da olsa sözümüz kalır diye.
Belki suya yazıyoruz her şeyi,
ama su da taşır bir gün denize.
Evde susup oturmaktansa
bir cümle savurmak sonsuzluğa,
içimize çektiğimiz karanlığı
bir nebze bırakmak boşluğa…

Müzik eşliğinde düşünmek,
başka ufuklardan bakmak hayata,
ve birkaç kelimeyle dokunmak
bir dostun, bir yabancının ruhuna.
Bıkmadan, usanmadan,
Umutsuzluğa teslim olmadan…
Yol uzun, yük ağır belki ama
kelime varsa, umut da var ardından.

Macit CÜNÜNOĞLU

04 Nisan 2026

BUGÜN SENİN GÜNÜN

Bugün senin doğum günün abim…
Takvim bir yaprak daha eksildi senden,
ama ben hâlâ o eski masadayım,
senin uduna yaslanmış zamanın içinde.
Bir mum yakmadım bugün,
çünkü senin ışığın yetiyor hâlâ.

Bir şarkı açtım usulca…
ama yarısında kapattım,
çünkü sen çalmayınca eksik kalıyor her şey.
Hicaz bir sızı gibi düştü içime,
hüzzam, gecenin koynuna sarıldı.

Senin parmakların yok artık tellerde,
ama ben hâlâ o sesi duyuyorum,
yanlışsız, eksiksiz…
Sanki birazdan kapıdan girecekmişsin gibi.
Bugün senin doğum günün abim…
Ben seni kutlamıyorum,
seni özlüyorum.
Rakı kadehi boş duruyor masada,
kimse doldurmuyor senin gibi,
kimse o ilk notayı
o kadar içten vuramıyor kalbe.

Sen gittin…
ama bıraktığın her ezgi
bir parça seni saklıyor içimde.
Her şarkı sana çıkıyor,
her sessizlik seni anlatıyor.
Derler ya zamanla alışır insan diye…
Yalan abim.
Zaman sadece yokluğunu büyütüyor.
Eğer bir yerden duyuyorsan beni,
bil ki bugün de
adını içimden söyledim usulca,
ve yine…
gözlerim doldu.
İyi ki doğdun abim…
İyi ki benim abim oldun.
Ve keşke…
bir kez daha
“başlayalım mı?” deseydin.

Macit CÜNÜNOĞLU

ARTIK SIKILMADIK MI?

Bugün kızım Sıla sayfamızın konuğu; Hıdırellez esintilerini paylaşmış, umarım ilginizi çeker. Bugün Hıdırellez.  Ritüellerin arasında bırakm...