Sanatın uçsuz bucaksız ülkesinde
yürürüm ağır ağır,
dün notaların omzunda gezindim,
bugün renklerin kalbine dokunurum.
Bir an gelir
zaman kırılır, görüntü donar,
fotoğrafın icadıyla
hakikat başka bir dil bulur kendine.
Aynı dünya, başka bakışlar…
Claude Monet
bir sabahın buğusunu indirir tuvale,
ışık titreşir, renkler nefes alır,
Paris’te doğan bir an
sonsuzluğa dönüşür.
Sonra
Vincent van Gogh
giriverir aramıza,
yalnızlığını sarıya boyar,
geceyi yıldız yıldız yakar,
her fırça darbesi
yüreğin en derin yerinden kopar.
Anlarız ki sanat,
bir tuval değil yalnız,
bir kaderdir çoğu zaman
geç anlaşılır,
geç sevilir,
geç affedilir ustalar.
Kimi zaman bir isim
karanlıkta büyür sessizce,
Franz Kafka gibi,
yaşarken duyulmaz sesi,
ama zaman
onu yankıya çevirir.
Ve biz…
kirli sözlerin,
yorgun meydanların içinden geçerken,
bir umut ararız hâlâ.
Siyasetin gürültüsünde kaybolan
ince bir ezgi gibi.
Oysa sanat
bir sığınaktır en çok,
bir başkaldırı,
bir insan kalma hâlidir.
Ne zaman ki bir türkü yükselir uzaklardan,
Neşet Ertaş
bozkırın kalbini titreterek söyler:
“Sevda nedir, bilen var mı?”
Ve bir yerden
Nuri İyem
kara gözlü kızlarını gönderir,
bakışlarında memleket,
suskunluklarında direniş.
Perde kapanır belki
ama sanat bitmez.
Her kapanış
yeni bir başlangıcın habercisidir.
Çünkü umut,
en çok sanatın içinde yaşar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder