Ülke ağır bir sisin içinde,
sokaklar yorgun, kelimeler küskün.
Gelecek denilen şey
takvim yapraklarına sıkışmış gibi.
Sandık kurulur, umut kurulur,
ama adalet gelmez bazen,
hukuk susar,
insan kendi içine çekilir.
Bir gölge büyür meydanlarda,
ve biz
kendi sesimizi duyamaz oluruz.
İşte tam burada
ince bir çizgi başlar:
ya tükeniriz sessizce,
ya tutunuruz hayata…
Ve biz seçiyoruz
sanatı.
Çünkü insan
içten içe çürümek için yaratılmadı.
Çünkü bu topraklar
çok acı gördü,
çok yangın atlattı.
Tarih hâlâ anlatır:
yıkılan şehirleri,
kaybolan hayatları,
ama yine de ayağa kalkan insanı…
Öyleyse kapat gözlerini,
bir kapı aralanıyor:
Viyana.
Bir konser salonunda
zaman bile saygıyla susuyor.
Ludwig van Beethoven’ın
beşinci senfonisi
kalbinin duvarlarını yokluyor usulca…
Sanki kader kapıyı çalıyor,
ama bu kez korkutmuyor,
uyandırıyor.
Sonra bir başka rüzgâr:
Buenos Aires.
Bir bardakta köpük,
bir masada yalnızlık,
karşında Che Guevara,
gözlerinde yarım kalmış bir dünya.
Fon müziği: tango.
Adımlar yavaş,
hayat ağır…
ama hâlâ dans ediliyor.
Bir ses düşer omzuna:
Hasan Mutlucan
gülümseyerek azarlar:
“Dön memlekete…”
Ve ışıklar yanar birden,
TRT ekranı açılır
Yurttan Sesler başlar.
Uzun hava gibi yanar içimiz:
Neriman Altındağ Tüfekçi
bir dağın yamacında söyler gibi…
Rüzgâr alır götürür sesi,
Cilo’ya kadar uzanır,
ters laleler açar
yorgun yüreğimizde.
Bir köşede
Yaşar Özel
“eski dostlar” diye seslenir,
rast çöker geceye;
ince, derin, dokunaklı…
Klarnet ağlar,
bir ömürlük hikâye gibi.
Ve biz
iki bardak arasında sıkışmış insanlar
biraz susar,
biraz anlarız.
Çünkü biliriz:
gürültü geçer,
iktidar geçer,
zaman bile geçer…
Ama sanat
kalır.
İşte bu yüzden
yeniden,
inatla,
umuda tutunarak:
"Yaşasın sanat"
diye haykırırız kainata.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder