Bugün Salı.
Elimde bir bardak çay,
kulaklarımda eski bir şarkı. geçmiş ağır ağır yolculuğa çıkar,
sözler azalır, hatıralar çoğalır.
Gurbetteyim…
Hem de uzun yıllardır.
Ama gönlüm hâlâ
doğduğum şehrin dar sokaklarında gezer.
Bir rüzgâr eser içimde
ve Amasya kokar.
Yeşilırmak’ın kıyısında
akşamın serinliği dolaşır hayâlimde.
Eski evlerin pencerelerinde
sarı bir ışık yanar.
Bir kapı gıcırdar,
bir çocuk sesi yükselir uzaklardan.
Der ki Amasya
“Müze-Kent”.
Doğrudur.
Ama ben başka türlü
anarım onu:
"Müze Evler Şehri."
Çünkü o evlerin her biri
bir hayat saklar içinde.
Bir sabrın hikâyesini
veya sessiz bir gururun asaletini.
Bir ocak zar zor yanar,
bir baca bin bir güçlükle tüter,
ama yine de kimse
umut etmeyi bırakmazdı.
O günlerde hayat bugünkü gibi değildi.
Talepkâr bir dünya yoktu henüz.
Zengin ile fakir
aynı selâmı paylaşırdı sokakta.
Çocuklar aynı okulun öğrencisi,
aynı sokakların yaramazıydı.
Tozlu bir topun peşinde koşar,
akşam olunca annelerinin sesini duyardı.
Ne meşin topumuz vardı
ne de parlak bisikletimiz.
Ama koca bir mahallemiz vardı,
omuz omuza büyüdüğümüz arkadaşlarımız.
Bakkal amca veresiye ekmek yazardı deftere,
kimsenin yüzü kızarmazdı.
Bir doktor yoksulun kapısını çalardı,
bir usta tandır başında
mahalleye ekmek kokusu yayardı.
İnsanlar bazen
kızılcık şurubu içtim derdi…
ama kan kusardı içinden.
Acıyı saklamak bir asalet sayılırdı.
Şimdi geriye dönüp bakıyorum da
şunu söylemeden edemiyorum:
Hiçbir şeyimiz yoktu belki…
Ama mutluyduk.
Bugünün dünyası başka.
Evler büyüdü,
ama kalpler küçüldü sanki.
Sokaklar kalabalık,
ama insanlar daha yalnız.
Ne eski Amasya kaldı
ne de o eski duygular.
Zaman başka rüzgârlara kapıldı,
insanlık başka denizlere yelken açtı.
Ben ise bu akşam
meyhanenin sessiz bir köşesinde
yine geçmişle konuşuyorum.
Elimde bir kadeh,
gözlerimde yılların hüznü.
Ve içimde
gitmeyen bir şehir…
Çünkü bilirim:
"Dertleri zevk edindim artık,
bende neşe ne arar.
Elem dolu kalbimden
gitmiyor hatıralar."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder