Konjonktür dediler,
bir kelimeyle örttüler utancı.
“Zamanın ruhu” dediler
Sanki ruhu olan bir çağdı yaşanan.
Oysa yıl 1915, Çanakkale Savaşı,
toprak kanı tanıyordu,
insan ölümü ezberliyordu.
Bir yanda emirler,
Bir yanda sürgün yolları…
Tehcir Kanunu geçiyordu tarihin karanlık defterine,
ve kimse yüksek sesle konuşamıyordu.
Çünkü hakikat,
En çok korkulan şeydi o günlerde.
İmparatorluk,
altı asırlık bir rüyanın son demleri.
Yanlış ittifakların, kör gururun,
ve gecikmiş aklın bedeli.
Alman gölgesinde büyüyen bir savaş,
her cephede biraz daha eksilen bir hayat…
Doğu’da donan umutlar,
Arap çöllerinde kaybolan sesler,
Balkanlar’da yutulan geçmiş.
Ama Çanakkale
Orada başka bir şey vardı:
Ölümü bile ikna eden bir direniş.
Bir millet,
kendi küllerine “henüz değil” diyordu.
Sonra…
Mondros Ateşkes Antlaşması,
Ardından Sevr Antlaşması.
Bir imparatorluğun diz çöküşü,
Bir tarihin cenaze namazı.
Ama her son,
kendi isyanını doğurur.
Kurtuluş Savaşı
yeniden ayağa kalkmanın adı,
yoktan var olmanın,
küllerden yürüyen bir halkın hikâyesi.
Ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı.
Bir sabah,
Bir umut,
Bir “artık biz de varız” cümlesi.
Ama ne garip…
Zaman değişir,
İsimler değişir,
Saltanat gider, Cumhuriyet gelir
Fakat insan,
Aynı mazeretlere sığınır.
Yine konjonktür,
Yine zamanın ruhu…
Yine suskunluk,
Yine yarım hakikatler.
Ben inanmıyorum artık...
Ne çağın ruhuna,
Ne kelimelerin merhametine.
Çünkü tarih,
affetmez kendini tekrarlayanları.
Ve insan
En çok da
Kendine yalan söylediğinde kaybeder.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder