Güneşli bir günün içinden geçtim
ve yolum düştü Amasya’ya…
Amasya
sustu önce,
sonra konuştu usul usul.
Yeşilırmak akıyordu
benim içim gibi ağır,
kıyısındaki evler
zamana karşı dimdik
sanki her biri bir hatıra,
her biri bir sabır anıtı.
Kayalara oyulmuş yüzler
yukarıdan bakıyordu şehre,
ben de baktım kendime:
ne çok yorulmuşum meğer.
Aydınlığa hasret bir ülkede
en çok bu şehirde anladım
ışığın ne demek olduğunu
gürültüsüz,
gösterişsiz,
ama inatla var olan.
Dedim ki kendi kendime:
ömür böyle geçiyor işte,
biraz susarak,
biraz kabullenerek.
Amasya öğretiyor insana
bağırmadan da direnilir,
yıkılmadan da eğilinir biraz.
Un var, şeker var, yağ var
ama helva yok hâlâ…
Çünkü ateşi harlamak yerine
dumanıyla oyalanıyoruz.
Şehir susuyor,
ama ben duyuyorum:
açlık var sokak aralarında,
umut ince bir ip gibi
gerilmiş geleceğe.
Ve yine bir yerlerden
“şükredin” diyen sesler…
Oysa Amasya başka bir şey fısıldıyor:
“Sabır başka, boyun eğmek başka.”
Akşam çöküyor usulca,
Yeşilırmak kararıyor,
ben içimde bir şarkıya sığınıyorum:
Kimseye Etmem Şikâyet...
Ve anlıyorum
bu şehir gibi olmalı insan:
derin,
sessiz,
ama vazgeçmeden akan.
Amasya kalıyor ardımda,
ama içimde bir yer artık
hep orası:
biraz hüzün,
biraz direnç,
biraz da umut…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder