12 Mart 2026

BİR İSTANBUL SABAHI

Bir İstanbul sabahından
dostlara içten bir merhaba…
Pencerenin camına ince ince vuruyor damlalar,
sanki eski bir şarkının usul usul çalınan
nihâvend taksimi gibi.

Güne başlarken ilk işim
Saatli Maarif Takvimi’nden
bir yaprak koparmak.
Her sabah küçük bir merasimdir bu;
takvim yaprağıyla birlikte
dünden biraz daha uzaklaşır insan.

Bugünün notunda
“kocakarı soğuğu” yazıyor.
İçimden gülüyorum.
Ne tuhaf bir söz bu…
Hem üşüten bir tarafı var
hem de kırıcı bir yanı.
Sanki soğuk yetmezmiş gibi
bir de dilimiz üşütüyor insanı.

Eskiler böyle demiş,
biz de öyle öğrenmişiz işte.
Dil bazen bir alışkanlıktır,
bazen de farkına varılmadan taşınan
eski bir yük.
Ama mesele zaten dil meselesi değil.
O işi filologlar düşünsün,
ben gönül ehliyim,
kelimeleri biraz da kalbimle tartarım.

Uzun zamandır
siyasetin gürültüsünden uzak durmaya çalışıyorum.
İnsanın yaşı ilerledikçe
sesini yükseltmekten çok
sessizliğin kıymetini öğreniyor.

Geriye ne kalıyor peki?
Günlük hayat…
Bir fincan çayın buğusu,
pencere önünde yağmur seyretmek,
bir eski şarkının hatırlattığı
yarım kalmış bir akşam.

Bir de aşk elbette.
Bedenim yaş aldı belki
ama gönlümü genç tutmaya
inatla devam ediyorum.
Ne de olsa dört torunum var;
onlarla müzik dinliyorum,
onlarla film izliyorum,
hatta bazen evin içinde
saklambaç bile oynuyoruz.
Koşarken onlar kadar hızlı olamasam da
kahkahaları yakalayabiliyorum.

İşte o anlarda
zamanın dizleri tutmaz oluyor.
Akşamın nasıl geldiğini
hiç fark etmiyoruz.
Bir bakmışsınız gün bitmiş,
gökyüzü akşamın moruna boyanmış
ve hayat usulca bir sandalyeye oturmuş.

Ama insan ne yaşarsa yaşasın
eski aşklar
kalbin arşivinden silinmiyor.
Bazı yüzler vardır
yıllar geçse de unutulmaz.
Bir bakış,
bir gülüş,
bir akşamüstü yürüyüşü
ansızın zihnin kapısını çalar.

Derler ki:
“Kırkından sonra azanı teneşir paklar.”
Belki doğrudur, belki değildir;
ama bildiğim bir şey var:
Kadınla erkeğin arasında yaşanan
en kıymetli duygu yine aşktır.
Eğer tadına vardıysanız
ruhunuzun derinliklerinden yükselen
bir sevgi seli
sizi bambaşka diyarlara götürür.

Artık siz siz değilsinizdir.
Kendi sesinizi bile
uzaktan duyarsınız bazen.
Bulutların üzerinde yaşayan
yarı uyanık bir rüya gibi
dolaşırsınız dünyada.
Romantizm hasletiniz olur,
şiirsel hülyalar karakteriniz.

Bir şarkının sözünde
kendinizi bulur,
bir akşamın gölgesinde
kendi kalbinizi dinlersiniz.
Bunları yaşadığım için söylüyorum.
Tecrübeyle sabittir.
Ne var ki
o günlerden kalma
tek bir aşk mektubum bile yok.
Belki de hayatın telaşı,
belki biraz kader,
belki de gönlün fazla cömert oluşu…
Evlilikte olduğu gibi
sevgili meselesinde de
rakamlarım biraz abartılıdır.

Ne yapalım,
alın yazısı dediğimiz şey
bazen kalemini bol mürekkeple doldurur.
Biz de hayatın çağrısına uyduk.
Geldik, yaşadık, sevdik.
Biraz güldük,
biraz hüzünlendik.
Niyetimiz
bu kısa yolculuğu
sonsuzluğa taşımaktı.

Günün birinde
o meşhur soru sorulacak elbette:
“Nasıl bilirsiniz?”
Sizlerin fikrini bilmem ama
bendeniz kendimi iyi bilirim.
Kalbimde kim varsa
hakkımı helâl ederim.
Varsın yağmur yağsın İstanbul sabahlarına,
varsın takvim yaprakları eksilsin.
Biz yine de
gönlümüzü genç tutalım.
Ve sonunda
sessizce amin diyelim.

Macit CÜNÜNOĞLU

Hiç yorum yok:

YAŞASIN SANAT

Ülke ağır bir sisin içinde, sokaklar yorgun, kelimeler küskün. Gelecek denilen şey takvim yapraklarına sıkışmış gibi. Sandık kurulur, umut k...