ELEM DOLU HATIRALAR
Bugün pazar…
Elimde kadehim, meyhane şarkıları dinliyorum.
Akşamın içindeyim; gönlüm ise çoktan Amasya'ya varmış.
Gurbetteyim…
Hem de uzun yıllardır.
Ama doğduğum topraklar, çocukluğum, gençliğim, bir an olsun aklımdan çıkmıyor.
İnanır mısınız, yorgun yüreğime memleketi düşünmek, onu düşlerimde yeniden yaşamak ilaç gibi geliyor.
Bilirsiniz, Amasya'nın nam-ı diğer adı "Müze Kent"tir.
Ben buna bir isim daha eklemek isterim:
"Müze Evler Şehri."
Çünkü o evlerin her biri bir hayat, her sokağı bir hikâye, her mahallesi ayrı bir destandır.
Bunu ancak orada yaşayan, o havayı soluyan, o insanlarla aynı ekmeği bölüşen bilir.
O günlerin hayatı bugünküne benzemezdi.
Öncelikle insanlar bu kadar talepkâr değildi.
Zenginle fakirin arasına aşılmaz duvarlar örülmemişti.
Çocuklar aynı okulun bahçesinde koşar, aynı sokaklarda büyürdü.
Herkes Ruhi Tingiz'in hastasıydı.
Mehmet Ali Amca, nice çocuğun sünnet sevincine ortak olurdu.
Doktor Ali Fuat ile Mazhar, kimsesizlerin kimsesiydi.
Cafer Ağa'nın dükkânı dost sohbetlerinin mekânı, Şuayip Usta'nın tandırı ise şehrin iştahını kabartan bereket ocağıydı.
Fotoğrafçılar arasında duayenim Ekrem Tunçok'tu.
Faytoncular içinde, biraz da dayım olduğu için, İskender Sonuşen'in yeri başkaydı.
Taksicilerden Opel Mustafa'yı da tek geçerim.
Ne de olsa anne tarafından akrabam olurdu.
Eh… Soyumuzda muhacirlik var.
Bu kadar torpil de bizim hakkımız olsun.
Ama asalet denildi mi, benim gönlümde ilk sırayı babam Mehmet Cününoğlu alır.
Çoğu kimse Pastırmacı İsmail'i babamız sanır.
Oysa o kıymetli insan, Ahmet Amcamın oğludur; yani bugünün diliyle kuzenim.
Lâf aramızda, hayatı boyunca çok yanlışına şahit olduğum için aramız hiçbir zaman yakın olmadı.
Neyse…
Gelelim beni asıl yaralayan meseleye…
Benim "Müze Evler" derken kastettiğim; duvarlarda asılı antikalar, sandıklarda saklanan eşyalar değildir.
Benim sözünü ettiğim; o çatılar altında yaşanan hayatlardır.
Kızılcık şurubu içtim deyip kan kusan insanların vakur duruşudur.
Ocağı güçlükle yanan, bacası bin bir emekle tüten evlerin sessiz dramıdır.
Bunları düşündükçe içim kan ağlıyor.
Sonra bugünden geriye dönüp bakıyorum da, aynı cümle dökülüyor dudaklarımdan:
"Hiçbir şeyimiz yoktu…
Ama mutluyduk."
Gerçekten de öyleydi.
O çocukların çoğunun ne meşin topu vardı, ne bisikleti…
Ama sımsıcak aileleri vardı. Sokakta omuz omuza büyüdükleri arkadaşları vardı.
Veresiye ekmek aldıkları bakkal amcaları vardı. Kapısını çalmaktan çekinmedikleri komşuları vardı.
Belki cepleri boştu; ama gönülleri dopdoluydu.
İşte bu yüzden, mutluluğun gerçek tarifini onlar bizden daha iyi biliyordu.
Bugünün oyuncaklarından, parlak vitrinlerinden, yapay mutluluklarından çok daha büyük bir dünyaları vardı.
Ya şimdi?..
Ne eski Amasya kaldı, ne de o eski duygular.
İnsanlık bambaşka limanlara demir attı.
Görgüsüzlüğün meziyet, görmemişliğin zenginlik sayıldığı bir çağın içindeyiz artık.
Ben ise sessiz dünyamdan, elimde kadehim, akşamın içinden siz dostlarıma sesleniyorum:
"Dertleri zevk edindim,
bende neşe ne arar...
Elem dolu kalbimden
gitmiyor hatıralar..."
Çünkü bazı şehirler yalnızca yaşanmaz…
Ömür boyu insanın içinde yaşamaya devam eder.
Ne dersiniz değerli dostlar?
Bu arada "Babalar Günü" kutlu olsun.
Macit CÜNÜNOĞLU
Fotoğraf: Babam Mehmet Cününoğlu
Otuzlu yıllar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder