28 Haziran 2026

ŞİİRİN PENCERESİNDEN

Çağ yoruldu,
şiir de nasibini aldı bu tükenişten.
Oysa ne ustalar geçti bu dünyanın eşiğinden,
her biri başlı başına bir mevsimdi,
bir dil, bir iklim, bir ekol.

Bir yanda
rüzgârı memleketlerden insanlığa esen
uzun yürüyüşlü bir şair:
Nâzım Hikmet…
Onun sesi yalnız sınırları değil,
yalnızlığı da aşardı.

Bir yanda
aşkı gül yaprağına işleyen
ince sızılı adam:
Cemal Süreya…
Bir daha gelir mi böylesi?
Kelimeler onun elinde
bir kalbin nabzına dönüşürdü.

Ve o güzel yoksul sevinçlerin şairi,
gündelik hayatın içinden sonsuzluk devşiren
Orhan Veli Kanık…
Bir simitçinin sesinde şiir bulur,
bir vapur dumanında ömrü anlatırdı.
Bugün de iyiler var elbet,
şiirin kapısını aralık tutanlar…
Mesela
Murathan Mungan;
her dizesi yeni bir pencere,
her kitabı içe doğru bir yolculuk.

Ama ben yine de
sonsuzluğa uğurladığımız ustaların
kitaplarında kaybolmayı seviyorum.
Sayfalar arasında dolaşırken
sanki bir trene binmişim de
anıların istasyonlarından geçiyorum.
Her okuyuş bir yeniden doğuş;
ruh biraz dinleniyor,
biraz ferahlıyor dünya.

Çünkü hayat ağır…
Çünkü insan yoruluyor.
Çünkü gün gelip
gürültüye dönüşüyor memleketin kalbi;
yorgun siyasetler, eksik kalan umutlar,
yarım bırakılmış düşler arasında
insan kendine bir liman arıyor.

Ve sonunda dönüp dolaşıp
sanata sığınıyor.
Bir kemanın iç titreyişine,
bir romanın derin kuyusuna,
ama en çok da şiire…
Şiir;
sözcüklerin kristalleşmiş hâlidir bana göre.
Kolay doğmaz.
Bir ömürlük birikim ister,
biraz acı, biraz sevda,
biraz gece uykusuzluğu…
Sonra bir gün
kelimeler el ele tutuşur,
duygular masaya oturur,
hayaller sınır tanımaz olur.
İşte o vakit
başlar sözcüklerin dansı.
Bir dize gelir,
arkasından diğeri…
Bir iç çekiş olur önce,
sonra şiire dönüşür insan.
Paylaşırsın dostlarla,
gönül yoldaşlarıyla.
Şiir çoğaldıkça büyür,
büyüdükçe göğe yaklaşır insan.
Bir de çağın kalabalık alkışlarına yaslananlar vardır;
hamasetin sıcak gölgesinde büyüyen,
çok satan ama az kalan sözler…

Oysa edebiyat,
ince bir senfoni gibidir;
hemen açılmaz kapıları.
Emek ister, sabır ister,
uzun bir yolculuk ister.
Nasıl ki aşk
çiçek açacak bir yürek ararsa,
şiir de öyle…
İçinde karanfiller büyümeyen kalpte
mısralar yetim kalır.

Sonra bir gün
kelimeler yan yana gelir;
önce cümle olur,
sonra dizelere dönüşür.
Ve en anlamlı şiir
belki de tam o anda doğar.
Boş ver ölçüyü,
kafiyeyi biraz da…
Şiirin göğünde
özgürlüğün kuşları uçsun.
Bir yer vardır mutlaka
her şeyi söylemenin mümkün olduğu.
Biz yaklaşırız bazen,
sesini duyarız uzaktan.
Ama insan,
en çok da anlatamadıklarıyla şair olur.

Macit CÜNÜNOĞLU

21 Haziran 2026

ELEM DOLU HATIRALAR

ELEM DOLU HATIRALAR

Bugün pazar… 
Elimde kadehim, meyhane şarkıları dinliyorum. 
Akşamın içindeyim; gönlüm ise çoktan Amasya'ya varmış.
Gurbetteyim… 
Hem de uzun yıllardır. 
Ama doğduğum topraklar, çocukluğum, gençliğim, bir an olsun aklımdan çıkmıyor. 
İnanır mısınız, yorgun yüreğime memleketi düşünmek, onu düşlerimde yeniden yaşamak ilaç gibi geliyor.

Bilirsiniz, Amasya'nın nam-ı diğer adı "Müze Kent"tir. 
Ben buna bir isim daha eklemek isterim: 
"Müze Evler Şehri."
Çünkü o evlerin her biri bir hayat, her sokağı bir hikâye, her mahallesi ayrı bir destandır. 
Bunu ancak orada yaşayan, o havayı soluyan, o insanlarla aynı ekmeği bölüşen bilir.
O günlerin hayatı bugünküne benzemezdi.
Öncelikle insanlar bu kadar talepkâr değildi.
Zenginle fakirin arasına aşılmaz duvarlar örülmemişti.
Çocuklar aynı okulun bahçesinde koşar, aynı sokaklarda büyürdü.
Herkes Ruhi Tingiz'in hastasıydı. 
Mehmet Ali Amca, nice çocuğun sünnet sevincine ortak olurdu. 
Doktor Ali Fuat ile Mazhar, kimsesizlerin kimsesiydi. 
Cafer Ağa'nın dükkânı dost sohbetlerinin mekânı, Şuayip Usta'nın tandırı ise şehrin iştahını kabartan bereket ocağıydı.

Fotoğrafçılar arasında duayenim Ekrem Tunçok'tu. 
Faytoncular içinde, biraz da dayım olduğu için, İskender Sonuşen'in yeri başkaydı. 
Taksicilerden Opel Mustafa'yı da tek geçerim. 
Ne de olsa anne tarafından akrabam olurdu.
Eh… Soyumuzda muhacirlik var. 
Bu kadar torpil de bizim hakkımız olsun.
Ama asalet denildi mi, benim gönlümde ilk sırayı babam Mehmet Cününoğlu alır.
Çoğu kimse Pastırmacı İsmail'i babamız sanır. 
Oysa o kıymetli insan, Ahmet Amcamın oğludur; yani bugünün diliyle kuzenim. 
Lâf aramızda, hayatı boyunca çok yanlışına şahit olduğum için aramız hiçbir zaman yakın olmadı. 

Neyse…
Gelelim beni asıl yaralayan meseleye…
Benim "Müze Evler" derken kastettiğim; duvarlarda asılı antikalar, sandıklarda saklanan eşyalar değildir.
Benim sözünü ettiğim; o çatılar altında yaşanan hayatlardır.
Kızılcık şurubu içtim deyip kan kusan insanların vakur duruşudur. 
Ocağı güçlükle yanan, bacası bin bir emekle tüten evlerin sessiz dramıdır.
Bunları düşündükçe içim kan ağlıyor.
Sonra bugünden geriye dönüp bakıyorum da, aynı cümle dökülüyor dudaklarımdan:
"Hiçbir şeyimiz yoktu… 
Ama mutluyduk."
Gerçekten de öyleydi.
O çocukların çoğunun ne meşin topu vardı, ne bisikleti…
Ama sımsıcak aileleri vardı. Sokakta omuz omuza büyüdükleri arkadaşları vardı. 
Veresiye ekmek aldıkları bakkal amcaları vardı. Kapısını çalmaktan çekinmedikleri komşuları vardı.
Belki cepleri boştu; ama gönülleri dopdoluydu.
İşte bu yüzden, mutluluğun gerçek tarifini onlar bizden daha iyi biliyordu.

Bugünün oyuncaklarından, parlak vitrinlerinden, yapay mutluluklarından çok daha büyük bir dünyaları vardı.
Ya şimdi?..
Ne eski Amasya kaldı, ne de o eski duygular.
İnsanlık bambaşka limanlara demir attı.
Görgüsüzlüğün meziyet, görmemişliğin zenginlik sayıldığı bir çağın içindeyiz artık.
Ben ise sessiz dünyamdan, elimde kadehim, akşamın içinden siz dostlarıma sesleniyorum:

"Dertleri zevk edindim, 
bende neşe ne arar... 
Elem dolu kalbimden 
gitmiyor hatıralar..."

Çünkü bazı şehirler yalnızca yaşanmaz…
Ömür boyu insanın içinde yaşamaya devam eder.
Ne dersiniz değerli dostlar?
Bu arada "Babalar Günü" kutlu olsun.

Macit CÜNÜNOĞLU

Fotoğraf: Babam Mehmet Cününoğlu
Otuzlu yıllar.

09 Haziran 2026

BORABOY YOLUNDA

Haziran omzuma elini koydu sessizce.
Bir çağrı düştü içime
eski dostların sesi gibi:
“Haydi Boraboy’a…”

Çünkü insan bazen
şehirlerden değil,
yorgunluğundan kaçar.
Yaş dediğin nedir ki?
Biraz eksilmiş heyecan,
biraz ağırlaşmış akşamdır.

Yıllar insanın omzuna çöker ama
bazı yollar vardır,
ruhun pasını siler.
İşte öyle bir sabahta
düştüm yola.
Bir yanımda bağlar,
bir yanımda bahçeler…
Toprak bereket kokuyor.
Kiraz dalları al al yanıyor;
sanki çocukluğumun elleri
ceplerime meyve dolduruyor.

Şeftaliler mağrur,
kayısılar nazlı…
Her biri Anadolu gibi;
az konuşan,
çok şey anlatan.
Ve bir sağımda, bir solumda
vakur bir ihtiyar gibi
Yeşilırmak…
Sessizce akıyor.
Sanki diyor ki:
“Ey insan,
acele etme…
Ömür dediğin de benim gibi
bir kıvrıla bir doğrula geçip gider.”

Durucasu Köprüsü’nden geçerken
gençliğim çıktı karşıma ansızın.
Baraj kıyılarında yaktığımız ateşler…
Bir mangal dumanına sığdırdığımız umutlar…
Memleket kurtardığımız uzun geceler…
Ne kadar yoksulduk belki,
ama ne kadar zengindik düşlerde!

Bir elimizde türkü,
öbür elimizde yarınlar vardı.
Henüz
Zülfü Livaneli
uzaklarda, sürgünde bir ses,
bizim soframızda ise
Ruhi Su’nun kederi,
Aşık Mahzuni’nin isyanı,
Aşık İhsani’nin sözü vardı.

Pikap dönerdi ağır ağır…
Kırk beşliklerde dünya değişirdi sanki.
Bir de yüzyıllar öncesinden
Yunus Emre
gelirdi otururdu yanımıza.
Derdi ki:
İnsan gönül kırarsa
taş olur secdesi.
Ve biz,
dünyayı değiştirmeden önce
kendimizi değiştirmeyi öğrenirdik biraz.

Amasya…
Ey kadim şehir!
Dağın taşın bile hikâye anlatır senin.
Bir köy camisinin adına
Cumhuriyet koyacak kadar
ince ruhlu memleketsin sen.
Çünkü sen yalnız şehir değilsin;
hatıradır, dirençtir, hafızadır.
Bir milletin ayağa kalktığı
ilk iradedir bazen.
Aradan yüz yıl geçmiş olsa da
hâlâ aynı soruların kıyısında bekler insan:
Cumhuriyet bir söz müdür yalnızca,
yoksa her sabah
yeniden savunulması gereken
bir emanet mi?

Neyse…
Az kaldı Boraboy’a.
Şimdi beni
ormanların koynunda saklı
yeşil bir sessizlik bekler.
Suların içine gökyüzü düşmüştür belki.
Ağaçlar eski dost gibi eğilir üzerime.
Fırında kebap hazırdır kim bilir,
rakı masasında akşam usul usul büyür.
Bir kadeh geçmişe,
bir kadeh kalan ömre…

Ve ben bilirim:
Mutluluk büyük şeylerde değil;
bir göl kıyısında,
iyi demlenmiş bir dostlukta,
bir türkü arasında saklıdır bazen.

Ey dostlar!
Yolunuz düşerse Boraboy’a,
yalnız manzaraya değil,
kendinize de bakın.
Çünkü bazı göller
yalnız suyu değil,
insanın içini de gösterir.

Macit CÜNÜNOĞLU

01 Haziran 2026

FELEĞİN ÇEMBERİ

Nihayet bayram bitti.
Yeni bir haftaya başlıyoruz.
Tarih 1 Haziran 2026.
Güne erken başlayanlardanım.
Çay demlendi, dumanı ince ince yükseliyor,
balkonda ilk sigaram;
şehir daha tam uyanmamış.
Serçeler telaşlı,
kumrular gönül peşinde.
Kargalar mesafeli bugün,
akılları kedi mamasında belli.

Martılarsa arsız çocuklar gibi
penceremin pervazına konup
aynı şeyi fısıldıyor kulağıma:
“Denize gel…
ama simidi unutma.”

Bahçe yemyeşil;
palmiye, İstanbul’a inat bir Akdeniz masalı.
Çamlar vakur,
ladinler göğe yazılmış dua gibi.
Şimşirler top top suskun,
köşede ortanca morla eflatun arasında
gizli bir sevinç taşıyor.

Bir de pembe gülümüz var;
torunumun sevdiği renkte.
Dokunmak yasak ona,
sanki çocukluğun kırılgan bir emaneti.

Şarkısız olur mu hayat?
Sabahları oyun havası severim ben,
hele Bedia Akartürk çalsın,
dizler unutsa da
ruh kalkar oynamaya.

Komşular bir gün görmüş beni,
hanıma sormuşlar:
“Beyefendi hep böyle midir?”
Gülmüş kadın:
“Daha hiçbir şey görmediniz...”
Haklıydı.
Ama bugün başka bir türkü değdi içime.
Musa Eroğlu ile
Cem Adrian
aynı yüreğe dokundu sanki.

Bir bağlama sesi geçti sabahımdan,
feleğin kapısını aralayarak:
“Geçtim dünya üzerinden…”
Bir an sustum.
Çünkü yaş almak başka,
yaşamak başka şey meğer.

İnsan bazen bir türküyle anlıyor
ömrün bir nefes kadar kısa olduğunu.
Ama hüzne teslim değilim bugün.
Dostlarla sözüm var.
Yol uzun olsa da
gönlüm hâlâ genç.
Bekle Karadeniz…
yarım asırlık hasretimi alıp geliyorum.

Bir kemençe sesi duyarsam eğer,
omuzlarım beceremese de
yüreğim horona duracak.
Ve ben,
şu pazartesi sabahında,
yeniden başlayacağım hayata;
çayın buharı, martı sesi
ve memleket özlemiyle.

Macit CÜNÜNOĞLU

YEŞİL GÖZLÜM

Bir bahar daha geldi Amasya’nın üstüne, çağlalar uyandı dallarında, erikler beyaza kesti. Güneş, Harşena’nın taşlarına yavaş yavaş sıcaklığı...