30 Temmuz 2026

KİM TUTAR SİZİ?



Yaş kemâle erince gönül sessizce zenginleşiyor. İnsan, ömrün en uzun yolculuğunu kendi içine doğru yapıyor.

Tam her şey bitti sanırken, aşk usulca kapıyı çalıyor. Belki de niyeti, giderayak altın bir tepside ömrün eksik kalan mevsimlerini sunmak.

Sakın geri çevirmeyin... 
Belki de hayat, en kıymetli armağanını en son sayfaya saklamıştır.
Bir çift göz değiyor yüreğinize, yıllardır susan kuşlar yeniden şarkıya başlıyor. 
Kuruyan dallar filizleniyor, içinizdeki çocuk yeniden koşmaya başlıyor.

Sonra... 
Bir rüzgâr esiyor Yeşilırmak kıyılarından.
Adını fısıldıyor: Amasya...
Bir şehir değil artık O; annemin sesi, babamın gölgesi, çocukluğumun gülüşü, ilk sevdamın utangaç bakışı...

Harşena Dağı omzunu yaslamış zamana. 
Kral Kaya Mezarları, binlerce yıldır ölümsüzlüğün nöbetini tutuyor.
Irmak, eskisi gibi ağır ağır akıyor. 
Sularında çocukluğumun taşları, gençliğimin hayalleri, gurbetin gözyaşları birlikte yüzüyor.
Her köşesinde bir hatıram bekliyor beni.
Bir dut ağacı, bir eski sokak, taş bir çeşme, ahşap bir pencere...
Hepsi adımı biliyor sanki.

Ne zaman gözlerimi kapasam, Amasya geliyor. Bir türkü oluyor bazen, bazen hüzzam bir şarkı, bazen de akşam ezgilerine karışan ince bir hüzün...

Anlıyorum ki insan sadece birini sevmez. 
Bir şehri de sever. 
Bir sokağı... 
Bir nehri... 
Bir gökyüzünü...
Ve bazen en büyük aşk, doğduğu toprağın kokusudur.

Yıllar omuzuma çökmüş olabilir. 
Saçlarıma kar yağmış olabilir. 
Dizlerim eski gücünde değildir belki.
Ama yüreğim...
Hâlâ Yeşilırmak boyunca yürüyebiliyor. 
Hâlâ Harşena'nın rüzgârını ciğerlerine çekebiliyor. 
Hâlâ gecenin en sessiz saatinde Amasya diye atabiliyor.

İşte o yüzden yaş dediğiniz yalnızca takvimlerin hesabıdır.
Gönül sevmesini biliyorsa, bir çiçeğe eğilip koklayabiliyorsa, bir çocuğun gülüşünde geleceği görebiliyorsa, bir dostun elini eski günlerdeki gibi sıkabiliyorsa, daha yol bitmemiş demektir.

Aşk yeniden gelir.
Umut yeniden doğar.
Sabah yeniden ağarır.
Ve insan, içinde Amasya'yı taşıyorsa, gurbete yenilmez.

Çünkü bilir ki her hasretin sonunda Yeşilırmak gibi eve dönen bir su vardır.
Her ayrılığın sonunda ışığını hiç kaybetmeyen bir pencere vardır.
Her ömrün sonunda bile sevgiye açılan bir kapı mutlaka vardır.
İçinizde aşk, gözlerinizde umut, avuçlarınızda memleketinizin sıcaklığı varsa...
Yıllar size ne yapabilir?
Hüzün size ne yapabilir?
Zaman size ne yapabilir?

Yüreğinizde Amasya, dudaklarınızda bir türkü, ufkunuzda hâlâ mavi bir sabah varsa...
Artık kim tutar sizi?
Kim tutabilir ki...

Macit CÜNÜNOĞLU

KİM TUTAR SİZİ?

Yaş kemâle erince
gönül, meyvesini en geç veren ağaç olur.
Tam "her şey bitti" dersiniz,
aşk usulca kapınızı çalar;
ellerinde altın bir tepsi,
içinde ömrün eksik kalan baharları...

Sakın geri çevirmeyin onu.
Belki kaderin son armağanıdır,
belki de yüreğe düşen
en güzel teselli...
Bir çift göz yeter bazen;
deniz kıyısında akşamı dinlemeye,
güneşin kızıllığında
kaybolmayı istemeye...
Dudaklarınızdan usulca dökülür:
“Dönülmez akşamın ufkundayım,
bu son fasıldır, nasıl geçersen geç…”

İşte o vakit anlarsınız;
gönül adamı olmak
ömür boyu süren bir ustalıktır.
Marangoz ağacı işler,
demirci çeliği döver.
Ben ise yorgun kalpleri suluyorum;
gül dallarını,
yalnız kalmış saksı çiçeklerini...

Yeter ki bir sevda tomurcuklansın,
yeter ki bir insanın yüzü gülsün.
Bırakın siyaset,
rüzgâr gibi geçsin yanımızdan.
Su yine çatlağını bulacaktır.
Sofram zengin olmasa ne çıkar?

Ruhum hâlâ
aşka aç...
Kim çıkar karşıma da
yüreğimi durdurabilir?
Ben Ferhat'ın yurdunda doğdum.
Kayaları delemedim belki,
ama duygularımı
nakış nakış dizelere işledim.
Bir şişeye koyup
içimdeki dünyayı
engin denizlere bıraktım.
Belki bir kıyıya vurur,
belki bir yürek açar kapağını,
belki yeniden başlar
umut.

Çünkü hayat
baştan sona mücadeledir.
Biz büyük düşler kuran bir kuşaktık;
yalnız ülkemizi değil,
dünyayı değiştirmeye kalktık.
Filistin'in acısında,
Angola'nın tozunda,
Nikaragua'nın rüzgârında
aynı türküyü söyledik.
Bedeller ödedik.
Sonunda
yenilmeyi bile
onurla öğrendik.

Şimdi zaman değişti.
Kapitalizmin soğuk elleri
dünyayı sardı.
Toplumsal düşler uzaklaştı,
yalnızlık çoğaldı.
Hele bir de
duyarlı bir yüreğiniz varsa,
huzur
en zor bulunan liman oluyor.
Sandıklar kurulur,
isimler değişir;
umutlar çoğu kez
yarım kalır.

Öyleyse...
Aşk pencerenizi açık bırakın.
Şarkılar girsin evinize.
Bir gün
auranıza dokunan bir yürek çıkar mutlaka.
O vakit
yelkovan kuşları gibi
kanatlanın gökyüzüne.
Bir ada senin,
bir ada benim...
Yeter ki sevdanız özgürlüğe olsun.
Yeter ki yüreğiniz
hâlâ genç kalsın.
İşte o zaman...
Kim tutar sizi?

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Temmuz 2026

KUTSAL AŞK

Sevgili bekler gibi bekledim seni,
meğer torun beklemekmiş
ömrün en masum sevdası.

Kapım çalınınca
güneş giriyor evime;
küçücük ayak sesleriyle
bütün yorgun yıllarım
bir köşeye çekiliyor.

Dünya gürültü içinde...
İnsan insana yabancı,
sözler taş gibi sert,
kalpler ince bir cam kadar kırılgan.

Herkes haklı,
kimse birbirini duymuyor.
Ben ise
sekiz yaşında bir çocuğun gülüşünde
insanlığın kaybettiği cenneti buluyorum.

Bir tuşla açıyor evreni,
parmaklarının ucunda
bizim hayal bile edemediğimiz çağlar.
Ben şaşkınlıkla bakarken
o gülüyor;
gelecek, çocuk yüzüyle
odama kuruluyor.

Sonra birden
eski mahalleler geliyor aklıma...
Çelik çomak sesleri,
çamur lekeli dizler,
Yeşilırmak kokan çocukluklar,
dağlara keçi gibi tırmandığımız günler,
ırmakta yüzüp
güneşi avuçladığımız yazlar...

Ne güzeldi o zamanlar;
ama bugün
bir çift küçük kolun
boynuma sarılışı var ya...
İşte bütün ömür
o anda anlam kazanıyor.

Anlıyorum ki
servet dediğin evlat değil yalnız,
torun sesiyle çoğalan bir ömürmüş.

Sevgi,
hesabı olmayan tek zenginlikmiş.
Ve ben
her sarılışta yeniden doğuyorum.

Çünkü torun sevgisi
ne zamana sığar,
ne dünyaya...
Adı konulmamış,
ama bütün kutsal kitapların
aynı sayfasında yazılı duran
en sessiz,
en temiz,
en kutsal aşk.

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Temmuz 2026

YAŞLI KİMDİR?

Sorma bana, kaç yaşındasın diye... 
Takvimler yalan söylemeyi çok önceden öğrendi.
Asıl yaş, gözlerin merakını kaybettiği gün başlar. 
Bir kitabın kapağını artık açmak istemediğin, bir çiçeğe eğilip adını sormadığın, bir çocuğun sorusuna şaşırmadığın gün...
İşte o gün ihtiyarlık usulca oturur omuzlarına.
Benjamin haklıydı; insanı yıllar değil, öğrenmekten vazgeçmesi yaşlandırır.

Oysa ne çok genç var ruhu küflenmiş... 
Ne çok yaşlı var gözlerinde bahar taşıyan.
Küçük kentlerin dar sokaklarında servet sayılır insanın değeri. 
Banka hesapları konuşur, susar kitaplar. 
Bilgelik, eski bir sandığın dibine kaldırılmış aile yadigârı gibidir.

Mangal dumanları yükselir, okey taşları şakırdar, günün bütün hakikati bir çay bardağının buğusuna sığdırılır. 
Kimse gökyüzüne bakıp bir yıldızın adını merak etmez.

Oysa zenginlik; paranın saydığı değil, aklın çoğalttığıdır. 
Bir cümleyi anlamak, bir insanı dinlemek, bir ömrü incitmeden yaşayabilmektir.

Bana sorarsan, yaşlı olan saçına düşen ak değil; kalbine düşen karanlıktır.
Çünkü önyargılar, pas tutmuş kilitler gibi kapatır bütün kapıları. 
İnsan, insana yabancı olur; etiketler konuşur, vicdan susar.
Ben yine de bir kelimenin peşinden yürümeyi, bir şiirin içinde kaybolmayı, yeni bir şey öğrenince çocuklar gibi sevinmeyi seçiyorum.

Varsın desinler: "Antika..."
Ben biliyorum; eskiyen beden olabilir, ama merak eden bir yürek her sabah yeniden doğar.
Ve inanıyorum ki, öğrenmeye devam eden insan, yalnızca yaşamaz; zamanın kendisine de genç kalmayı öğretir.

Macit CÜNÜNOĞLU

15 Temmuz 2026

ASAYİŞ BERKEMÂL

On yıl önce 15 Temmuz gecesi sessiz ve derinden faaliyetini sürdüren yanardağ patladı.
Aslında püsküreceği üç yıl önceden belli olmuştu.
AKP FETÖ ortaklığı 17 Aralık’ta resmen son bulmuştu.
Artık iktidar kavgası başlamıştı.
Bu süreç zor ve çetin geçti.
Kapalı kapılar arkasında binlerce tezgâh gerçekleşti.

Ve nihayetin de 15 Temmuz gecesi su yüzüne çıktı.
Ve 251 cana sebep oldu.
Fevkâlâde başarılı bir senaryoydu.
Alan razı satan razı, sonuç her iki tarafı da memnun etmişti.
Bizler de evlerimizdeki televizyon ekranlarından kanlı sahneleri ibretle izledik.
Çünkü darbeler konusunda epeyce tecrübeliydik.
12 Mart’ı, 12 Eylül’ü yaşamış biri olarak trajikomik görüntülere acı acı gülümsedik.

Boğaz köprüsünün bir tarafı kapalı, üzerinde bir tank, arkasında bir avuç asker…
İstanbul’u teslim alacaklar!
Yine de text güzel yazılmıştı, rol dağılımı mükemmeldi.
Tüm oyuncular hakkını fazlasıyla verdi.

Ve sonrası malûm, sürek avı başladı.
On binler tutuklandı, işten atılanlar yüz binleri buldu.
Fethullah Efendi hazretleri(!) baş suçlu ilân edilip gıyabında çarmıha gerildi.
Birinci perde kapanmıştı.

İkinci bölüm sistem değişikliğiyle başladı.
Sandığa gittik, son padişahımızı seçtik.
Parlamento Hisseli Harikalar Kumpanyası’na dönüştü.
En nihayetinde layık olduğumuz rejime kavuştuk

Halkımız, devletimiz adına reisimiz düşünüyor ve O karar veriyor.
Peşpeşe fermanlar yayınlıyor.
Yan gözle bakan kodese, alkışlayan Saray bahçesine.
Oh ne âlâ!

Ancak hâlâ THE END diyemiyoruz.
En son Ayasofya’yı gönül birliğiyle cami yapıp baroları parçaladık.
Derin bir nefes alabiliriz artık.
Asayiş berkemâl, gidişat fevkâlâdenin fevkinde…
Karnımız tok, sırtımız pek…
Evelallah şerbetli milletin ahfadıyız…
Yıkarız dağları, enginlere sığmayız.
Savulun len, kefenliler ordusu geliyor.
Bize derler Mücahit, göbek adımız Niyazi…
Bir ölür bin doğarız!
Var mı yan bakan?
Ayrıca herkese yetecek kadar mahpus damlarımız var.
Anlaşıldı mı?
Şimdilik naklen yayınımız bu kadar dostlar...
Yarınlar hayırlara vesile olur inşallah!

Macit CÜNÜNOĞLU

14 Temmuz 2026

SENSİZ KALAN GÖNLÜMDE…"

Sistemler çürür bazen,
kelimeler susar…
Siyasetin gürültüsü içinde
insan kendi sesini arar.
Bilimden, çağdaşlıktan söz ederken
karanlık düşünceler dolaşır sokaklarda.

Geleceğe dair umutlar azalır,
ama bir yerlerde hâlâ
ışık yakmaya çalışan yürekler vardır.
İşte o yüzden
bir zaferin sevincine tutunurum bazen.

Bir takımın mücadelesinde,
bir gencin başarısında
yeniden yeşeren bir umut görürüm.
Çünkü hayat kısa…
Ve ömrümden koparılan yıllar var.
Geriye kalan zamanımı
boş gürültülere değil,
güzelliklere vermek isterim.
Kitapların sessizliğine sığınırım,
müziğin derin sularında kaybolurum.

Bazen bir ezginin peşinden giderim,
bazen imkânsız bir sevdanın izinde yürürüm.
Sonra yollar çağırır beni…
İstanbul’un ışıkları düşer gönlüme.
Boğaz’ın mavisinden
eski sokakların hüznüne kadar
nice hatıra saklar bu şehir.

Ama bir başka yol vardır içimde…
Her zaman beni kendine çeken,
çocukluğumun kokusunu taşıyan:
Amasya…
Orada bir ev vardır hâlâ,
bir sokak, bir mahalle…
Belki taşları değişmiştir,
belki eski sesler kaybolmuştur;
ama hafızamda yaşamaya devam eder.

Yeşilırmak yine akar düşlerimde.
Kıyısında eski zamanlar yürür.
Yörgüç Paşa’nın gölgesinde
çocuk kahkahaları yankılanır.
Ziyere’nin serin suları seslenir:
“Beni unutma…
Ben hâlâ eski günleri beklerim.”
Bağlar suskun biraz,
ağaçlar mahzun…
Kirazlar, şeftaliler
eski neşeyi arar.

Bir zamanlar dallara uzanan eller,
şimdi uzak ekranlarda kaybolur.
Sokakların sesi azalır,
oysa hayat hâlâ
bir gülüş bekler.
Akşam iner Amasya’ya…

Aynalı Mağara’nın karşısında
eski bir bağın sessizliğinde
bir şarkı yükselir.
Rast makamında bir hüzün,
bir hasret, bir sevda…
Ve gönlümden geçer:
“Sensiz kalan gönlümde,
bil ki hayat virâne…”

Kim bilir kaç insan geçmiştir hayatımızdan,
kaç şehir uzak düşmüştür bize…
Ama bazı sesler vardır,
yıllar geçse de susmaz.
Bazı aşklar vardır,
yaşanmasa bile tükenmez.
Çünkü insanın en uzun yolculuğu
kendi gönlüne yaptığıdır.
Ve benim gönlümde Amasya hâlâ yaşar.

Macit CÜNÜNOĞLU

12 Temmuz 2026

İSTANBUL’DAN AMASYA’YA

“Dalgalandım da duruldum…” 
der Müzeyyen,
bir eski plak döner gecenin koynunda.
İğnesi takılır yüreğimin
unutulmuş, çizilmiş yerlerine.

Akşam iner İstanbul’a,
zaman ağır bir yük gibi çöker omuzlarıma.
Bedenim yorgun belki,
saçlarımda yılların sessiz karı…

Ama ruh dediğin söz dinler mi hiç?
İçimde bir ses hâlâ genç,
hâlâ aşk diye çarpıyor.
Sus diyorum kendime,
ama hangi yürek susturur kendini?

Sonra hatıralar gelir yanıma,
eski bir sandığın içinden çıkan
sararmış mektuplar gibi…
İstanbul’u gezerim gece gece.
Adalar’da mimoza kokar ellerim,
erguvanlar eğilir omuzlarıma.

Bir şiir düşer Boğaz’ın sularına,
martılar kanatlarında taşır uzaklara.
Aşiyan’da Orhan Veli susar,
ama mezarı bile gençtir hâlâ.
Yahya Kemal uzaklardan dinler
son faslın hüzzam nağmesini.
Çamlıca bakar şehre,
Boğaz yorgun bir şarkı söyler.

İstanbul güzeldir elbet,
ama gözlerinde eski bir hüzün var.
Geçerim…
Ve bir sabah değil belki,
bir ömür sonra
Amasya’ya varırım.
Doğduğum topraklara…

Yeşilırmak karşılar beni,
çocukluğumun sesiyle.
Çınarın gölgesinde durur zaman,
Örnek Otel’de bir oda açılır geçmişime.
Selağzı’na inerim usulca,
Kale’ye selâm veririm önce.
Mahzen’in kapısından girince
gençliğim oturur yanıma.
Bir kadehte eski günler,
bir sohbette kaybolan dostlar…

Süer kardeşler,
Selim Salim amcalar…
Birer ışık gibi geçer masamdan.
Nurlar içinde uyusunlar;
dostluğu öğreten güzel insanlardı.

Sonra Hükümet Köprüsü…
Irmak yine aynı ırmak,
ben biraz eksilmişim sadece.
Gümüşlü Camii bakar yüzüme,
yok olan sokaklara el sallarım.
Bir ev, bir kapı, bir çocuk sesi…
Hepsi kalmış hatıraların avlusunda.

Ağlamam…
Gözyaşlarımı içimde büyütmeyi öğrendim.
İlâankaya yollarında,
Kuş Köprü’nün sessizliğinde
geçmişle konuşurum.
Yitip giden parklar adına
bir küçük isyan bırakırım taşlara.

Çünkü şehirler de ölür bazen,
insanlar gibi…
Kumacık Hamamı’nda arınırım sonra,
su alır yorgunluğumu.
Savadiye yollarında yürürken
Ulu Mama’nın ayazmasından içerim.
Uzaklarda kalan ahpariklerimi anarım,
aynı gökyüzüne bakan
eski dostlarımı…

Bugünlük biter yolculuğum.
Ama Amasya bitmez.
Çünkü bazı şehirler
bir haritada değil,
insanın kalbinde yaşar.
Söz uçar…
Yazı kalır.
Ve konu Amasya ise
gerisi yalnızca ayrıntıdır.
İstanbul’dan Amasya’ya
bir ömrün selâmını gönderiyorum.
Yeşilırmak’a,
Harşena’ya,
Gümüşlü'ye,
çocukluğuma…
Bir kere değil, bin kere 
selâm olsun 
doğduğum bereketli topraklara,
uygarlığın başkentine.

Macit CÜNÜNOĞLU

YORGUN ZAMANLAR İÇİNDEN

Bir bayram sabahı değil artık zaman…
Ne kapılar ardına kadar açık, ne sokaklarda çocuk sesleri var. 
Bir selamın hatırı, bir dost bakışının sıcaklığı eski bir fotoğraf gibi kaldı avuçlarımızda.

Bir zamanlar dünya daha kalabalıktı sanki… 
İnsanlar daha azdı belki, ama gönüller daha geniş, yürekler daha cömertti.
Bir kapı çalınırdı usulca, bir sofra kurulurdu sessizce. 
Bir dert paylaşılır, bir acı bölünür, bir sevincin gölgesinde nice gönül dinlenirdi.

Şimdi aynı şehirlerde yaşıyoruz; aynı kaldırımlardan geçiyor, aynı gökyüzüne bakıyoruz. 
Ama birbirimize uzak ülkeler gibiyiz.
Sokaklar kalabalık… 
Yürekler ıssız.
Kelimeler çoğaldı, ama anlamlar azaldı. 
Gülüşler çoğaldı, ama içtenlik eksildi. 
Birbirimize yaklaşmak yerine duvarlarımızı büyüttük.

Ne çok şeyi fark etmeden bıraktık geride…
Bir çocuğun tertemiz kahkahasını, akşamüstü kapı önlerinde başlayan sohbetleri, dost meclislerinin sıcaklığını, bir yüreğin başka bir yüreğe sığınma ihtiyacını…

Bazen bir şehirde saklıdır geçmiş… 
Benim için o şehir, Yeşilırmak’ın kıyısında sessizce duran Amasya’dır.
Harşena’nın gölgesinde, eski konakların yorgun duvarlarında, Yalıboyu’nun akşam ışıklarında çocukluğumdan kalan sesler vardır.

Bir zamanlar sokaklarında yürüdüğüm, her köşesinde bir hatıra bıraktığım o eski şehir… 
Bana kaybettiklerimi değil, kim olduğumu hatırlatır.
Hepsi şimdi uzak bir mevsimin hatırası.
Belki de en büyük kaybımız; içimizde yanan o eski ışığı sessizce söndürmekti.
Sevmeyi unuttuk biraz… Beklemeyi, sabretmeyi, bir insanın gözlerinde kendimizi bulmayı…

Şimdi herkes kendi duvarlarının ardında, kendi sessizliğinin nöbetçisi. Kendi yaralarını saklıyor, kendi yalnızlığını taşıyor.
Biz ise eski bir şarkının içinde kalmış gibiyiz…
Bir hüzzam akşamında, solgun bir fotoğrafın kenarında, yarım kalmış bir sevdanın sessiz gölgesinde…
Dönüp geçmişe bakıyoruz.
Orada çocukluğumuz duruyor; tozlu sokaklarda koşan hâlimizle. 

Orada dostlarımız var; sesleri hâlâ kulaklarımızda. Orada Yeşilırmak’ın sesi, eski taş köprülerin sessizliği, kaybettiğimiz yılların izi var.

Ah zaman…
Sen ne uzun bir yolcusun. Aldıklarını geri getirmiyorsun. 
Sadece hatıraları bırakıyorsun yorgun ellerimize.

Biz de her gece sessizce açıyoruz eski sandıkları. 
Bir yüz arıyoruz içinde… 
Bir ses, bir sıcaklık, bir zamanlar bizi biz yapan o küçük mutlulukları…
Yorgunuz…
Çünkü çok şey yaşadık. 
Çok sevdik, çok özledik, çok yara aldık.
Bir yanımız hâlâ yarına inanıyor, bir yanımız geçmişin kapısında bekliyor.
Belki hayat dediğimiz şey; kaybettiklerimizin ardından sessizce yürümeyi öğrenmektir.

Belki insan, en çok kendi içinde kaybolur. 
Ve geriye bazen tek bir kelime kalır:
Keşke…
Sonra uzun bir sessizlik çöker.
Uzaklardan bir şarkı yükselir; kimsenin duymadığı, ama herkesin içinde taşıdığı…

Ve biz, yorgun zamanların içinden geçerken biraz geçmiş, biraz hüzün, biraz da umut olarak kalırız.
Çünkü insan; kaybettikleriyle büyür, hatırladıklarıyla yaşar, umut ettikleriyle ayakta durur.

Macit CÜNÜNOĞLU

11 Temmuz 2026

YORGUN ZAMANLAR



Bir bayram sabahı değil artık zaman…
Ne kapılar ardına kadar açık,
ne de sokaklarda çocuk 
sesleri var.
Bir selamın hatırı,
bir dost bakışının sıcaklığı
eski bir fotoğraf gibi 
kaldı avuçlarımızda.

Bir zamanlar dünya daha kalabalıktı sanki…
İnsanlar azdı belki,
ama gönüller daha genişti.
Bir kapı çalınır,
bir sofra kurulur,
bir dert paylaşılırdı sessizce.
Şimdi aynı şehirlerde yaşıyoruz;
ama birbirimize uzak 
ülkeler gibiyiz.

Aynı gökyüzüne bakıyor,
başka yalnızlıkların içinde kayboluyoruz.
Sokaklar kalabalık…
Yürekler ıssız.
Kelimeler çoğaldı,
ama anlamlar eksildi.
Gülüşler çoğaldı,
ama içtenlik azaldı.
Ne çok şeyi fark etmeden 
bıraktık geride…

Bir çocuğun tertemiz kahkahasını,
uzayıp giden dost sohbetlerini,
akşamüstü kapı önlerinde başlayan muhabbetleri,
bir yüreğin başka bir yüreğe sığınmasını…

Hepsi uzak bir mevsimin 
hatırası şimdi.
Belki de en büyük kaybımız;
içimizde büyüttüğümüz o eski ışığı kaybetmekti.
Sevmeyi unuttuk biraz,
beklemeyi, sabretmeyi,
bir insanın gözlerinde 
kendimizi bulmayı…

Şimdi herkes kendi duvarlarının ardında,
kendi sessizliğinin bekçisi.
Kendi yaralarını saklıyor,
kendi yalnızlığını taşıyor.

Biz ise eski bir şarkının içinde kalmış gibiyiz…
Bir hüzzam akşamında,
solmuş bir fotoğrafın kenarında,
yarım kalmış bir sevdanın gölgesinde…
Geçmişe dönüp bakıyoruz.

Orada çocukluğumuz duruyor;
tozlu sokaklarda koşan hâlimizle.
Orada dostlarımız var;
sesleri hâlâ kulaklarımızda.
Orada kaybettiğimiz yıllar,
dokunamadığımız hayaller var.

Ah zaman…
Sen ne uzun bir yolcusun.
Aldıklarını geri getirmiyorsun.
Sadece hatıraları bırakıyorsun
yorgun ellerimize.

Biz de her gece
sessizce açıyoruz o eski sandığı.
Bir yüz arıyoruz,
bir ses,
bir sıcaklık…
Yorgunuz…
Çünkü çok şey yaşadık.
Çok sevdik,
çok özledik,
çok yara aldık.

Bir yanımız hâlâ yarına inanıyor,
bir yanımız geçmişin kapısında bekliyor.
Belki hayat dediğimiz şey;
kaybettiklerimizin ardından
sessizce yürümeyi öğrenmektir.
Belki insan,
en çok kendi içinde kaybolur.
Ve geriye yalnızca bir kelime kalır:
Keşke…

Sonra uzun bir sessizlik…
Uzaklarda bir şarkı çalar;
kimsenin duymadığı,
ama herkesin içinde taşıdığı…
Ve biz,
yorgun zamanların içinden geçerken
biraz geçmiş,
biraz hüzün,
biraz da umut olarak kalırız.

Macit CÜNÜNOĞLU

09 Temmuz 2026

YOLCULUKLAR

Bu gün de böyle olsun…
Bir eski şarkının gölgesinde
kendime doğru yürüyorum.
Hicaz bir kapı açıyor uzaklara,
rast bir sızı bırakıyor yüreğime.
Notalarla konuşuyorum bu sabah,
çünkü bazı yaraları
yalnız şarkılar anlar.

Yüreğim yine dalgalı…
Bir deniz gibi içimde ömrüm.
Kıyılarımda anılar,
ufkumda yıldızlar…
Ve ben, bitmeyen bir yolculuğun
sessiz yolcusuyum.

Menzilim bulutlar değil yalnız,
ay ışığı da değil…
Ben insanın içindeki o büyük aydınlığı arıyorum.
Güneşin doğduğu yerde değil,
karanlığın yenildiği yerdeyim.

Hayâllerim hâlâ çocuk,
düşlerim hâlâ kanatlı…
İçimde aşk var, sevda var,
bir de ömrün en onurlu kavgası:
Hakikatin peşinden yürümek var.

Dünden geliyorum ben…
Yolum taşlı, gecem uzun.
Arkamda sevinçler kadar acılar,
zaferler kadar yenilgiler var.
Gördüm zulmün soğuk yüzünü,
duydum kapalı kapıların sesini.
Mahpus damlarında öğrendim
özgürlüğün ne kadar değerli olduğunu.

Yaralar taşıdım içimde,
ama kin büyütmedim.
Sonra zaman değişti…
Saçlarıma ak düştü,
ellerime yılların izi.
Çocuklar büyüdü,
torunların gülüşü doldu evime.

Şimdi bir gül bahçesinde yürür gibiyim;
ama dikenleri unutmadan…
Çünkü insan geçmişini silerek değil,
onunla barışarak büyür.

Ne dünü terk ettim,
ne yarından vazgeçtim.
İnat mı dersiniz, umut mu?
Belki ikisi de…
Çocuklar babalarına çeker derler.
Ben de yetmişinden sonra
kızımdan öğrendim yeniden yaşamayı.

Gözlerinde ışık taşıyan,
bir sevgi uğruna dünyayı karşısına alan,
dostluğu kardeşlik bilen,
insanı insan yapan değerlere inanan
bir yürekten pay aldım.
Çünkü biliyorum artık;
Bu gezegen kısa bir misafirlik…
Geriye ne mal kalır, ne makam…
Bir güzel söz kalır,
bir dost eli,
bir de kırmadan yaşanmış bir ömür.

Şimdi sırtımda yıllar,
yüreğimde ateş…
Ufuklara bakıyorum.
Mangal gibi bir kalple,
yarınlara selâm vererek
engin denizlere açılıyorum.
Çünkü yol bitmez…
İnsan yürüdükçe yaşar.
Ve umut,
son nefese kadar
insanın içindeki en derin şarkı olmaya devam eder.

Macit CÜNÜNOĞLU

07 Temmuz 2026

SON FASIL

Bir akşam daha çöktü ömrümün omuzlarına.
Eski bir defter açtım, sararmış sayfalarından gençliğimin sesi yükseldi.
On İki Eylül'ün karanlığı hâlâ kurumamış mürekkep gibi duruyor içimde. 
Kaçak günlerin uykusuz geceleri, kitaplara sığınan umutlar, yarım kalmış düşler…

Bir cümle ilişti gözüme, 
Oscar Wilde yıllar öncesinden seslendi:
“Yaşlılığın trajedisi yaşlanmak değil,
yaşlanmamış olmaktır.”
İşte o an içimde bir kapı daha kapandı.
Çünkü saçlarıma düşen aklar değil acıtan, genç kalan yüreğimin yaşlanan bedenime sığmayışıdır.

Ayaklarım koşamıyor artık, ama düşlerim hâlâ dağlara çıkıyor. 
Yollar beni çağırıyor, ben pencereden bakıyorum.
Bir ömür, dört duvar arasında kitapların sayfalarına emanet.

Kuşlar sabahı bana getiriyor, ağaçlar mevsimleri anlatıyor. 
Ortancalar eski bir gülüş gibi açıyor, kuruyan erik ağacı her gün biraz daha beni anlatıyor.
Bahçedeki kuyudan akan su, ölüme inat hayatın son türküsünü söylüyor.

Ne garip…
Bir yanım çoktan vedalaşmış bu dünyayla, bir yanım hâlâ çocuklar gibi yarına inanıyor.
Kimi zaman udumu alıyorum. 
Hüzzam dökülüyor parmaklarımdan, nihavent usulca oturuyor akşama.
Sonra radyoda bir ses… Müzeyyen'in sesi.
Bir şarkı açılıyor içimde, bir ömür kapanıyor.
Yeşil gözlere duyulan hasret, artık yalnız bir insana değil; gençliğe, aşka, kaybolan yıllara…

Soruyorum kendime:
Nerede o coşkulu günler? 
Nerede dünyayı değiştireceğine inanan o asi delikanlı?
Hani eşitlik diye yürüdüğümüz yollar? 
Hani özgürlük diye tükettiğimiz ömür?

Şimdi geriye, bir avuç anı, birkaç sararmış fotoğraf, eski dostların eksik sesleri ve ağırlaşan akşamlar kaldı.
Yine de yenilmiyorum.
Çünkü torunlarımın gülüşünde yarın var.
Evlatlarımın gözlerinde devam eden hayat var.

Ben ise son faslını yaşayan eski bir şarkı gibiyim.
Bir gün sessizce biteceğim.
Ama isterim ki ardımdan yalnız şu kalsın:
Bir adam geçti bu dünyadan…
Çok sevdi, çok özledi, çok direndi…
Ve gözleri nemli olsa da umudunu son nefesine kadar kimseye teslim etmedi.

Macit CÜNÜNOĞLU

05 Temmuz 2026

AMASYA’YA SELÂM

Bir şehir düşünürüm bazen,
adı dudaklarıma değince
çocukluğum usulca doğrulur yerinden.
Bir rüzgâr eser içimde,
ne tam hüzündür
ne bütünüyle sevinç.
İnsan hangi yaşa gelirse gelsin,
bir yerlerde eksik kalan çocukluğudur memleket.

Ah Amasya…
Bir sabah serinliğinde açmış gözlerim sana.
İlk yağmuru sende duydum ben,
ilk yalnızlığı,
ilk sevinci,
ilk düş kırıklığını da.
İnsan büyüyor belki ama
bazı şehirler büyütmüyor insanı;
hep içine saklıyor.

Yeşilırmak ağır ağır geçerdi önümüzden,
sanki acele etmeyen bir zaman gibi.
Suya eğilip yüzümü seyrettiğim günler olurdu.
Bir çocuk,
bir genç,
bir telaşlı adam…
Hepsi aynı suda birbirine karışırdı.
Akşam olunca başka güzeldi şehir.
Serçeler telaşla yuvalarına döner,
güneş Harşena’nın ardında yorulurdu.
Bir ezan sesi yayılırdı taş sokaklara,
eski duvarlar bile hatıra anlatırdı insana.
Yalıboyu evleri…
Sessiz bir zarafet gibi dururdunuz kıyıda.

Sanki her pencerenizde bir hikâye,
her ahşabınızda bir ömür saklıydı.
Bir zamanlar gülüşler vardı belki içinde,
belki gizli sevdalar,
belki gurbet korkusu.
Kral mezarlarına bakardım uzun uzun.
Kayalara oyulmuş bir sabırdı onlar.
Tarih dediğin biraz da budur derdim içimden:
ölüp gitmeyen izler bırakmak dünyaya.
Bir dağın yamacına kazınmış sessizlik,
bin yılların inadıdır bazen.
Kaleye çıkan yolları bilirim ben.
Taşlarına sinmiş ayak seslerini,
eski zamanların gölgesini…
Her şehir bir kitapsa
Amasya ağır okunur bir kitaptır;
sayfalarını acele çevirene kendini açmaz.

Bir yağmur yağardı bazen.
Ağaçlar yıkanır,
toprak derin bir nefes alırdı.
Yeşilin bin tonu inerdi ovaya.
İşte o zaman anlardım:
memleket yalnızca doğulan yer değildir,
insanın içine işleyen havadır biraz da.
Ve tarih…
Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan kubbeler,
medreseler, türbeler, eski çeşmeler…
Taş susar sanırlar;
oysa taşın da hafızası vardır.
Bir mabedin gölgesinde dinlenirken
geçmiş omzuna dokunur insanın.

Şehzadeler yürüdü bu sokaklarda,
bilgeler konuştu,
şairler sustu bazen.
Çünkü bazı şehirleri anlatmaya kelime yetmez.
Amasya biraz da anlatılamayanın adıdır.
Ben seni yalnız güzelliğinle sevmedim şehir.
Hüznünle de sevdim.
Eksilen yanlarınla,
unutulmuş sokaklarınla,
eskiyen taşlarınla…

Çünkü insan memleketini kusursuz olduğu için değil,
kendinden bir parça bulduğu için sever.
Şimdi uzakta olsam bile
bir akşam üstü içime düşüyorsun ansızın.
Bir serçe sesi,
yağmur sonrası toprak kokusu,
bir türkü,
bir eski fotoğraf…
Ve ben dönüp dolaşıp sana varıyorum.
Bilirim, zaman değişir.
Evler eskir, insanlar göçer,
çocuklar büyür,
ırmaklar bile başka akar bazen.

Ama bazı şehirler insanın içinde yer değişmez.
Bir yara gibi değil,
bir sığınak gibi yaşar.
Ey çocukluğumun gölgesi,
ey ilk sevincim, ilk yalnızlığım,
ey tarih kokan sokakların şehri…
Seni düşünürken anlıyorum:
İnsan bazen bir şehri değil,
kendinde kalan tarafını özlermiş.
Ve adı Amasya olur bunun.
Bir nehrin kıyısında,
akşamın morluğunda,
serçelerin yorgun sesleri arasında
yavaşça eve dönen bir kalbin adı…
Amasya.

Macit CÜNÜNOĞLU

04 Temmuz 2026

ZANTARA

Köyün adı değişmiş… 
Şimdi Akharman diyorlar. 
Ama benim gönlümde hâlâ Zantara'dır. 
Bazı isimler tabelalardan silinir; insanın yüreğinden ise hiçbir zaman.

Ne zaman bir fotoğrafına rastlasam, yılların ötesinden bir rüzgâr eser. 
Gözlerim, genç bir öğretmenin umut dolu günlerine gider. 
Dağların sessizliği, derelerin türküsü, fındık dallarının Karadeniz'e uzanan selâmı yeniden canlanır içimde. 

Yeşil orada gerçekten yeşildir; su, yalnız susuzluğu değil, ruhu da doyurur.
1970 ile 1972 arasında iki yıl öğretmenlik yaptım o köyde. Takvim için kısa, ömür için çok uzun iki yıl… 
Çocukların gözlerinde geleceği, köylünün emeğinde alın terinin bereketini gördüm. 

O günlerden geriye yalnız hatıralar değil, ömür boyu taşınacak dostluklar kaldı.
Salif'i hatırlıyorum… 
Nüfustaki adıyla Salih Turp. 
Çocukluğun yaramazlığı ile temizliğini aynı yürekte taşıyan o güzel evladı… 
Yusuf ağabeyin emaneti. 
Aradan geçen onca yıla rağmen bazı yüzler hafızadan hiç eksilmiyor.

Bekir Hoca'yı da unutmak mümkün mü? 
Hayatın insana her zaman yeni bir başlangıç sunduğunu gösteren bilge bir Anadolu insanıydı. Yanlışlarıyla da doğrularıyla da köyün hafızasına karışmış, ardından güzel izler bırakmıştı.

Yıllar sonra İstanbul'da Ahmet'le tanıştım. 
Köyünü unutmayanlardan… Nerede yaşarsa yaşasın, gönlünün pusulası hep Zantara'yı gösterenlerden. 
Dernek başkanı olmuş ama makamın değil, hizmetin peşine düşmüş. 
İhtiyaç sahibi çocuklara uzanan eli, cenaze günlerinde köylünün yükünü hafifleten gayreti, imece ruhuna olan inancı bana 
Anadolu'nun hâlâ dimdik ayakta olduğunu hatırlattı.
Ahmet yalnız değildi. 
Osman, Recep, Haydar ve daha niceleri… 
Her biri aynı sevdanın, aynı vefanın yolcusuydu. 
Kimse kendisi için değil, doğduğu topraklar için emek veriyordu. 

İşte insanı asıl zengin eden de buydu.
Bugün dönüp geriye baktığımda anlıyorum ki insan bazen bir köye öğretmen olarak gider, ama oradan bir ömür yetecek dostluklarla döner. 
Bana düşen de geçen yıllara şükretmek oluyor.
İyi ki Zantara'yı tanımışım.
İyi ki o güzel insanlarla aynı gökyüzünü paylaşmışım.
Ve iyi ki, aradan geçen bunca yıla rağmen, yüreğimde hâlâ o köyün dereleri akıyor, fındık dalları Karadeniz'e el sallıyor, çocukların gülüşleri sınıfın pencerelerinden bana sesleniyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

01 Temmuz 2026

MEMLEKET TÜRKÜSÜ

Ben sana yalnız bir şehir diye bakmadım Amasya,
bir harita kıvrımında unutulmuş ad da değildin benim için.
Sen, insanın içine işleyen eski bir zaman gibiydin;
taşına dokunsam çocukluğum uyanır,
ırmağına baksam gençliğim geçerdi önümden.
Bir şehir değil,
ömrümün sustuğu yerde konuşan bir hatıraydın.

Ah Amasya…
Adını söylemek bile bazen
yitik bir türküyü yeniden duymak gibidir.
Bir ses gelir uzaklardan;
annemin pişi kokusuna karışan sabahı,
babamın yorgun sessizliğini,
çocukluk arkadaşlarının toza bulanmış kahkahasını getirir.

İnsan hangi yaşa varırsa varsın,
bir memlekete değil,
kendinde eksik kalan yere döner.
Ben döndüm sana içimde bin kere.
Bir sabah vaktiydi seni ilk görüşüm;
dağların gölgesinde ağır ağır açılan bir ömür gibi.
Sis vardı belki,
belki bir kuş kanadı değmişti göğe.
Yeşilırmak, kadim bir derviş sabrıyla geçiyordu şehrin içinden;
acele etmeden,
kimseyi yarı yolda bırakmadan,
her şeyi görmüş bir ihtiyar gibi.

Ey ağır akan su!
Sen yalnız su değildin bence.
Sen zamanın kendisiydin.
Çocukları büyüten,
gençleri alıp bilinmez savaşlara uğurlayan,
sevdaları sessizce eskiten,
acıları suyun dibine çöktüren zamandın.

Kaç akşam senin kıyında yürüdüm ben.
Güneş, Harşena’nın omzunda yorulurken
şehir ağır ağır geceye hazırlanırdı.
Bir serçe telaşı başlardı çatılarda.
Bir ezan sesi inerdi gökten,
taş sokaklara vurur,
insanın içine kadar yürürdü.

İşte o saatlerde anlardım:
Bazı şehirler geceleri konuşur.
Ve sen konuşurdun Amasya.
Yalıboyu evleri eğilirdi suya,
yaşlı insanlar gibi hatıralarını yoklarcasına.
Her penceren bir ömrün sırrını taşırdı.
Kim bilir hangi sevda büyüdü o cumbalarda,
hangi gurbet mektubu gözyaşıyla açıldı,
hangi ana sabaha kadar yol bekledi?

Ahşabına sinmiş ömürleri duyardım bazen;
ev dediğin yalnız taş ve tahta değildir çünkü,
biriken nefeslerdir biraz da.
Sonra dönüp kral mezarlarına bakardım.
Kayalara oyulmuş suskun hükümdarlar…
Zamanın bile silemediği bir inatla dururdunuz orada.
Ey dağın bağrına kazılmış yalnızlık!
İnsan size bakınca şunu anlıyor:
Büyüklük bazen konuşmak değil,
zamana direnebilmektir.

Bir şehir düşünün ki
ölülerinden bile vakar taşsın.
Kale hâlâ göğe yaslanır.
Taşlarında eski çağların ayak sesleri vardır.
Bir asker nöbet bekliyormuş gibi eser rüzgârı.
Bir şehzadenin düşü dolaşır bazen surlarında.
Çünkü sen yalnız bir şehir olmadın hiçbir vakit Amasya;
bir imparatorluğun çocukluğunu taşıdın omzunda.
Şehzadeler yetişti sende.
Devlet aklı, sabır, terbiye…
Tahtın gölgesine gitmeden önce
insan olmayı öğrendiler sende belki.
Bir memleket düşünün ki
geleceğin hükümdarlarını önce vicdanla sınasın.
Medreselerinde ilim dolaşırdı vaktiyle,
camilerinde zaman yavaşlardı.
Bir kubbenin altında edilen dua
yalnız göğe yükselmezdi;
insanın içine de inerdi.

Ve dağlar…
Ah o dağlar!
Bir memleketi en iyi dağları anlatır bazen.
Sessizdirler ama unutmazlar.
Kaç ayrılık gördüler,
kaç kavuşma,
kaç asker uğurlandı yollarından,
kaç ana gözyaşını toprağa gömdü?
Dağ dediğin biraz sabırdır,
biraz kader.
Sonra bağlar, bahçeler…
Yağmur sonrası toprak kokusu…
Elmaya düşen güneş…
Bir çocuk elinin toprağa ilk değdiği yer.
İnsan büyük şehirlerde unutur bazen;
hayat yalnız beton değildir.
Bir ağacın gölgesi kadar dürüst,
bir bahar sabahı kadar temiz zamanlar da vardır.

Ey benim çocukluğumun gizli ülkesi!
Seni düşündüğümde
yalnız geçmişi hatırlamam ben.
Bir memleketin nasıl korunması gerektiğini de düşünürüm.
Çünkü tarih, yalnız övünmek için değildir;
emanettir biraz da.
Bir mezar taşına bakıp geçmek değil,
onu geleceğe taşıyabilmektir marifet.
Turist gelsin diye değil yalnız;
bir çocuk geçmişini tanısın diye ayakta kalmalı şehirler.
Bir genç, kökünü unutmasın diye.
Bir ihtiyar ölmeden önce
“Bizden de bir iz kaldı” diyebilsin diye.
Ben seni böyle sevdim Amasya.
Eksiklerinle, suskunluğunla, yorgunluğunla…
Bazen ihmal edilmiş sokaklarınla,
bazen unutulmuş yüzlerinle.
Çünkü hakiki sevgi,
yalnız güzel olana duyulan hayranlık değildir;
yarayı da bağrına basmaktır biraz.

Şimdi uzak bir yerde olsam bile
bir akşamüstü ansızın çıkıp geliyorsun içime.
Bir kuş sesiyle,
bir eski türküyle,
yağmur yemiş toprağın kokusuyla…
Ve ben anlıyorum:
İnsan dünyayı dolaşsa da
bazı yollar hep çocukluğuna çıkar.
Benim yolum sana çıkar Amasya.
Yeşilırmak’ın sabrına,
kaya mezarlarının vakur sessizliğine,
Yalıboyu’nun yaşlı pencerelerine,
akşam ezanının taşlara çarpan hüznüne…
Bir gün ömür tükenirse
ve insan son defa geriye bakarsa,
inanırım ki herkesin içinde bir şehir yanar.
Benim içimde sen yanarsın Amasya.
Bir kandil gibi,
bir türkü gibi,
yarım kalmış ama hiç sönmemiş
eski bir memleket sevdası gibi…

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...