Bir bayram sabahı değil artık zaman…
Ne kapılar ardına kadar açık, ne sokaklarda çocuk sesleri var.
Bir selamın hatırı, bir dost bakışının sıcaklığı eski bir fotoğraf gibi kaldı avuçlarımızda.
Bir zamanlar dünya daha kalabalıktı sanki…
İnsanlar daha azdı belki, ama gönüller daha geniş, yürekler daha cömertti.
Bir kapı çalınırdı usulca, bir sofra kurulurdu sessizce.
Bir dert paylaşılır, bir acı bölünür, bir sevincin gölgesinde nice gönül dinlenirdi.
Şimdi aynı şehirlerde yaşıyoruz; aynı kaldırımlardan geçiyor, aynı gökyüzüne bakıyoruz.
Ama birbirimize uzak ülkeler gibiyiz.
Sokaklar kalabalık…
Yürekler ıssız.
Kelimeler çoğaldı, ama anlamlar azaldı.
Gülüşler çoğaldı, ama içtenlik eksildi.
Birbirimize yaklaşmak yerine duvarlarımızı büyüttük.
Ne çok şeyi fark etmeden bıraktık geride…
Bir çocuğun tertemiz kahkahasını, akşamüstü kapı önlerinde başlayan sohbetleri, dost meclislerinin sıcaklığını, bir yüreğin başka bir yüreğe sığınma ihtiyacını…
Bazen bir şehirde saklıdır geçmiş…
Benim için o şehir, Yeşilırmak’ın kıyısında sessizce duran Amasya’dır.
Harşena’nın gölgesinde, eski konakların yorgun duvarlarında, Yalıboyu’nun akşam ışıklarında çocukluğumdan kalan sesler vardır.
Bir zamanlar sokaklarında yürüdüğüm, her köşesinde bir hatıra bıraktığım o eski şehir…
Bana kaybettiklerimi değil, kim olduğumu hatırlatır.
Hepsi şimdi uzak bir mevsimin hatırası.
Belki de en büyük kaybımız; içimizde yanan o eski ışığı sessizce söndürmekti.
Sevmeyi unuttuk biraz… Beklemeyi, sabretmeyi, bir insanın gözlerinde kendimizi bulmayı…
Şimdi herkes kendi duvarlarının ardında, kendi sessizliğinin nöbetçisi. Kendi yaralarını saklıyor, kendi yalnızlığını taşıyor.
Biz ise eski bir şarkının içinde kalmış gibiyiz…
Bir hüzzam akşamında, solgun bir fotoğrafın kenarında, yarım kalmış bir sevdanın sessiz gölgesinde…
Dönüp geçmişe bakıyoruz.
Orada çocukluğumuz duruyor; tozlu sokaklarda koşan hâlimizle.
Orada dostlarımız var; sesleri hâlâ kulaklarımızda. Orada Yeşilırmak’ın sesi, eski taş köprülerin sessizliği, kaybettiğimiz yılların izi var.
Ah zaman…
Sen ne uzun bir yolcusun. Aldıklarını geri getirmiyorsun.
Sadece hatıraları bırakıyorsun yorgun ellerimize.
Biz de her gece sessizce açıyoruz eski sandıkları.
Bir yüz arıyoruz içinde…
Bir ses, bir sıcaklık, bir zamanlar bizi biz yapan o küçük mutlulukları…
Yorgunuz…
Çünkü çok şey yaşadık.
Çok sevdik, çok özledik, çok yara aldık.
Bir yanımız hâlâ yarına inanıyor, bir yanımız geçmişin kapısında bekliyor.
Belki hayat dediğimiz şey; kaybettiklerimizin ardından sessizce yürümeyi öğrenmektir.
Belki insan, en çok kendi içinde kaybolur.
Ve geriye bazen tek bir kelime kalır:
Keşke…
Sonra uzun bir sessizlik çöker.
Uzaklardan bir şarkı yükselir; kimsenin duymadığı, ama herkesin içinde taşıdığı…
Ve biz, yorgun zamanların içinden geçerken biraz geçmiş, biraz hüzün, biraz da umut olarak kalırız.
Çünkü insan; kaybettikleriyle büyür, hatırladıklarıyla yaşar, umut ettikleriyle ayakta durur.
Macit CÜNÜNOĞLU
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder