25 Eylül 2026

4-G’NİN GENÇLERİ

1965… 
Tokat Öğretmen Okulu.
4-G şubesi;
öğretmenliğe ilk adım,
ilk heyecan, ilk düşler…

Bir fotoğrafa sığmış
koca bir gençlik.
Omuz omuza verdik,
dostluğu böyle öğrendik;
aynı sıralarda büyüdü
hayâllerimiz.

Yıllar geçti…
Kimi gitti sessizce,
kimi kaldı anılarda.
Biz, yaşayanlar,
şimdi saçlarında aklarla
aynı fotoğrafa bakıyoruz.
Biraz hüzün,
biraz gülümseme,
gözlerimizde nem…

Ama hâlâ
içimizde o çocukların 
sesi var:
Haydi arkadaşlar,
hayat daha bitmedi.
Biraz daha yaşayalım;
biraz daha gülelim,
biraz daha sevelim…
Çünkü bazı fotoğraflar
geçmişi göstermez yalnızca;
insanın hâlâ yaşadığını da söyler.

Macit CÜNÜNOĞLU

DEDİKODU SOSLU MUHABBETLER

Vallahi bendeniz dedikoduyu 
çok severim.
Benim için bir nevi sosyal muhabbettir.
Bir de gıybet vardır; eh, ona da düşkünümdür ama favorim dedikodudur.

Efendim, bir gün Amasya’dayım.
Sanırım doksanlı yıllar...
Çok sevdiğim Mustafa Bey Hamamı’nı ziyaret etmiştim. Çocukluk alışkanlığı, sağdan ilk bölmeye girdim.

O da ne!
İçeride Macit Abi... 
Bütün Amasya’nın tanıdığı nikâh memuru Macit Abi, yıkanmış, paklanmış, pembiş pembiş suratla havlusuna sarılıp uzanmış.
Değerli eşi Günay Abla da baba tarafından ikinci derece kuzenim olur.

Neyse, Macit Abi’yle güzel bir Amasya sohbetine koyulduk. 
Derken kız kardeşimin eşinin sigortacı olduğunu öğrenince minik bir ricada bulundu.
Dedi ki:
“Tam Sigorta adlı şirkete bireysel emeklilik için yıllardır prim yatırıyorum. 
Lütfen akıbetini öğren.”
“Memnuniyetle ağabey,” 
dedim ve ayrıldık.

Nitekim İstanbul’a dönüşümde eniştem aracılığıyla bilgi sahibi oldum.
Sedat Simavi’nin şirketi, daha doğrusu Hürriyet grubunun Tam Sigorta’sı batalı çok olmuştu.
Ancak Macit Abi gibi müşteriler prim ödemeye devam etmişler.

Hemen Amasya’yı aradım, kıymetli abimize durumu haber verdim. 
Epeyce sinirlendi. 
Kibar insandır; nazik bir dille 
verip veriştirdi.
Neticede batık şirket, alay edercesine, Macit Abi’nin hesabına sigara parası kadar bir tutarı yatırmış.

Nereden aklıma geldiğini tahmin etmişsinizdir.
Son patlayan yirmi milyar dolarlık fon skandalından...
Olan, parasını kaptıran yaklaşık bir milyon vatandaşımıza oldu.
Bir de bunların borsa dilinde bir adı varmış: “Keriz.”
Adettenmiş; ikide bir silkeleniyorlarmış.

Vallahi onlar adına üzüldüm, 
içim acıdı. 
Kim bilir ne hayal kırıklıkları yaşamışlardır.
Yalnız, Yılmaz Özdil denilen ukala dümbeleği, geçen salı günkü konuşmasında fonzedelere öyle bir giydirdi ki ne tamahkârlıkları kaldı ne de kurnazlıkları...

Bu tezgâhı kuran bütün hırsızlar, çeteciler neredeyse temize çıktı.
Gariban halkımız ise Yılmaz’ın söyleminde dövüldü de dövüldü.
Ayıptır, günahtır yahu!
Hırsıza laf yok, tuzağa düşürülen vatandaşa giydir...

Ah, bidon kafalı Özdil!
Bu toplum günü geldiğinde senden de hesap sorar. 
Gider, Anıtkabir’in önünde dilencilik yaparsın.
Benden söylemesi:
Kirli diline sahip ol.

Macit CÜNÜNOĞLU

24 Eylül 2026

EKSİLDİK

Tokat Öğretmen Okulu’nda
on sekiz yaşındaydık.
Dünya küçüktü o zaman,
gelecek sonsuz…
Bir köyde stajdaydık;
öğretmenliğin eşiğinde,
hayata ilk kez
başka gözlerle bakıyorduk.

Sekiz arkadaştık,
aynı fotoğrafın içinde
sekiz ayrı düş,
tek bir gelecek…
Sonra yıllar geçti.
Ömür, usul usul
kendi hesabını tuttu.

Şimdi bu fotoğrafa bakıyorum:
Sekiz genç adam hâlâ burada,
ama dördünün sesi
çoktan sustu.

Yüzlerimiz hâlâ on sekiz,
gülüşlerimiz hâlâ yarının…
Biz yaşlandık,
Ama O dört arkadaş fotoğrafta
hep genç kaldı.

Meğer zaman
insanı yaşlandırmıyormuş yalnız;
bazılarını hayattan alıp
fotoğraflara bırakıyormuş.
Ve insan,
en çok da dostları eksildikçe
yaşlanıyormuş…

Macit CÜNÜNOĞLU

Fotoğraf: 
Nigari, İhsan, Mehmet , Salim, Maruf, Macit, Nihat,  Ahmet.
Küçük Brep Köyü/Tokat.

YAŞAMAK

Bugün varız,
yarın bir avuç sessizlik…
Belki bir taşın gölgesinde
unutulmuş ince bir çizgi,
belki eski bir fotoğrafta
yüzü silinmeye yüz tutmuş
bir gülümseme…

Tarih,
nice kibirli adamı
birkaç satıra sığdırıp
sayfaların arasına gömdü.
Tahtlar devrildi,
heykeller kırıldı,
büyük laflar sustu.
Makamlar unutuldu,
unvanların üzeri tozlandı.
Geriye
birkaç isim,
birkaç tarih,
birkaç sararmış fotoğraf kaldı.

Öyleyse
neden bu kadar ciddiye alalım kendimizi?
Bırak dünya
kendi gürültüsünde dönsün.
Bırak makamlar,
unvanlar,
hesaplar,
hırslar
birbirini kovalasın.
Biz gerekirse
bir duvar dibinde
hayatın en ciddi işini
en sıradan hâlimizle görelim.

Sonra başımızı kaldırıp
bütün o tantanaya karşı
küçücük bir kahkaha bırakalım
dünyanın ortasına.
Çünkü hayat
en büyük derslerini
çoğu zaman
en küçük ayrıntılarda verir.
Bir dilim ekmekte,
akşamüstü serinliğinde,
dostun omzuna konan elde,
uzaktan gelen bir çocuk sesinde…
Bir fincan çayın buğusunda,
eski bir şarkının
ansızın açtığı yarada,
kimsenin bilmediği bir anda
kendimize gülüşümüzde…

Belki de
en büyük özgürlük budur:
Kendini fazla önemsememek,
kendi kusuruna gülebilmek,
yenildiğinde yeniden kalkmak,
kırıldığında bütünüyle taşlaşmamak,
hayatı
bütün yaralarıyla sevebilmek…
Ve ölümü bilmek.
Ölümün
kapının bir yerinde beklediğini
bile bile
masaya bir sandalye daha çekmek…
Bir kadeh değilse bile
bir bardak su kaldırmak hayata.
Ve usulca söylemek:
“Daha bitmedi.”
Çünkü biliyorum artık;
ömür dediğin
uzun bir yol değil,
birkaç güzel anın
yan yana gelmesidir.

Bugün varız.
Yarın belki
bir rüzgâr geçecek üzerimizden
ve adımızı da alıp götürecek.
Varsın götürsün.
Ben bu dünyadan geçerken
birkaç güzel söz,
birkaç dostluk,
birkaç kahkaha
ve mümkünse
biraz da sevgi bırakacağım geride.

Gerisi
tarihin işi.
Ben mi?
Ben,
ölümü bilip
hayata göz kırpacağım.
Dünya
bütün ciddiyetiyle
üzerimize gelirken
ben ona
inatla gülümseyeceğim.
Çünkü ben
kendimi değil,
hayatı ciddiye alıyorum.
Ve hâlâ
bütün yorgunluğuma,
bütün kayıplarıma,
bütün kırgınlıklarıma rağmen
inadına yaşıyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

YEŞİL AMASYA’DAN BETON AMASYA’YA

Benim için asıl mesele,
İstasyon Köprüsü ile Kuş Köprü arasındaki alanın
kaç hektar olduğu değil.
Hatta vazgeçtim hektardan;
kaç metrekare park kaldı?
İnsan bazen bir kentin bütün hikâyesini tek bir sorunun içine sığdırabiliyor.

Cevabı aşağı yukarı kestirebiliyorum.
Ve doğrusu, rakamdan çok
rakamın küçüklüğü ürkütüyor beni.
Çünkü burası sıradan bir yer değil.
Burası Amasya’nın kalbi.
Yeşilırmak’ın iki yakasında
yüzyılların birbirine yaslandığı, taşın, ahşabın, suyun ve insanın aynı hikâyeyi anlattığı topraklar.
İstasyon Köprüsü’nden Kuş Köprü’ye kadar bir zamanlar yalnızca binalar yoktu burada; bir şehir vardı.
Mahalleler, sokaklar, avlular,
çocuk sesleri vardı.
Penceresinden sokağa bakan yaşlı kadınlar, kapı önünde oturan ihtiyarlar, akşamüstü evine dönen insanlar…

Ve Yeşilırmak vardı.
Şimdi dönüp bakıyorum da
Yeşil Amasya’yı yavaş yavaş elimizden almışız.
Önce bir ev gitmiş, sonra bir sokak.
Bir mahalle eksilmiş, bir avlu yok olmuş.
Bir ağacın yerinde beton yükselmiş.
Bir parkın yerinde başka bir hesap.
Sonra adına da “gelişme” demişiz.
Oysa bazı şeyler gelişmez;
eksilir.
Bir şehrin tarihini eksiltirseniz şehir büyümüş olmaz.
Bir kentin yeşilini eksiltirseniz modernleşmiş olmazsınız.
Bir nehri betonun arasına sıkıştırıp sonra kıyısına birkaç süs bitkisi dikmek,  bir kenti yeşertmek değildir.
Amasya’nın resmi belgelerinde bile park ve yeşil alanların oluşturulması, korunması ve yeni alanların ağaçlandırılması belediyenin görevleri arasında sayılıyor.

Ama bizim asıl sorumuz başka:
Ne kadarını koruyabildik?
Yeşilırmak yıllarca kan ağladı.
Suyuna atıklar karıştı,
kıyıları hoyratça kullanıldı.
Nehir bir zamanlar şehrin can damarıyken, giderek şehir planlamasının kıyısında unutulmuş bir su yatağına dönüştü.
Sonra temizleme, ıslah ve rekreasyon projeleri konuşuldu.
Bugün de Yeşilırmak’ın kent içindeki varlığı “rekreasyon” ve “cazibe merkezi” kavramlarıyla ele alınıyor.
Ne güzel…
Ama keşke önce kaybettiklerimizi konuşabilsek.
Hangi ev yıkıldı?
Hangi mahalle yok oldu?
Hangi ağaç kesildi?
Hangi park elden çıktı?
Hangi kıyı betonlaştı?
Ve bütün bunlar olurken
kim sustu?

Bugün Amasya’ya bakıp
“Ne güzel şehir yaptık” demek kolay.
Ben başka bir yerden bakıyorum:
Yeşil Amasya diye anılan bir kentin neden giderek Beton Amasya’ya dönüştüğünü soruyorum.
Çünkü betonun gururu çoktur; ama hafızası yoktur.
Beton, çocukların oynadığı sokağı hatırlamaz.
Eski bir konağın duvarında biriken akşam güneşini bilmez.
Bir mahallenin yüz yıllık komşuluğunu taşımaz.

Ve hiçbir beton yapı,
Amasya’nın eski evlerinden kalan bir pencere kadar insana geçmişi anlatamaz.
Biricik kent parkımızı da
zaman zaman siyasi gösterilerin, siyasi şovların ve günübirlik hesapların uğruna feda ettik.

Sonra dönüp
“Şehrimize hizmet ettik” dedik.
Hizmet nedir?
Bir kente daha çok beton dikmek mi?
Yoksa o kentin nefes alacağı
bir karış toprağı bile gelecek kuşaklara bırakabilmek mi?
Benim sorum hâlâ aynı:
İstasyon Köprüsü ile Kuş Köprü arasında kaç metrekare parkımız kaldı?
Belki rakam küçük çıkacak.
Belki insanın içini acıtacak.
Ama asıl acıtan rakam olmayacak.

Asıl acıtan,
bir zamanlar Yeşil Amasya dediğimiz yerde yeşilin neden bu kadar azaldığını
kendimize sormak olacak.
Çünkü şehirler yalnızca
taş ve betonla kurulmaz.
Şehir dediğin; biraz su, biraz ağaç, biraz gölge, biraz tarih,
biraz hatıra, biraz da vicdandır.
Vicdanı olmayan şehir
büyüyebilir.

Ama güzelleşemez.
Amasya’ya bugün tepeden baktığımda binaları görüyorum.
Ben ise onların arasında kaybolmuş eski Amasya’yı arıyorum.
Yeşilırmak’ın kıyısında
sessizce duran o şehri…
Ve içimden yalnızca şu geçiyor:
Biz Amasya’yı mı büyüttük,
yoksa Amasya’nın üzerine kara bulutlar gibi mi çöktük?

Macit CÜNÜNOĞLU

23 Eylül 2026

TEŞUP İLE İRİS



Bir zamanlar Teşup
Harşena’nın üstünde yaşardı.
Elinde yıldırım,
omuzlarında fırtına…
Göğü yarar,
dağları titreştirir,
yağmuru Amasya’nın üzerine bırakırdı.

Ama onun asıl aradığı
ne gök, ne yıldırım,
ne de tanrısal kudretti.
İris’ti.
O eski nehir…

Bir zamanlar Amasya’dan geçen,
sonra sessizce kaybolan İris.
Teşup onu
yıllarca dağların ardından çağırdı.
Bulutları sürdü vadilere,
yağmurlar gönderdi,
Yeşilırmak’ın kıyısında bekledi.
Ama İris dönmedi.

Çünkü bazı nehirler
kuruyarak değil,
zamana karışarak kaybolur.
İris de öyle kayboldu.
Yatağı kaldı belki,
taşları kaldı,
adı kaldı…
Bir de Teşup’un içinde
dinmeyen bir boşluk.
Sonunda tanrı anladı:
İris artık bir nehir değildi.
Amasya’nın hafızasına dönüşmüştü.

O günden sonra
Teşup yıldırımını susturdu.
Harşena’nın tepesinde
uzun uzun Yeşilırmak’a baktı.
Ve belki ilk kez
bir tanrı ağlamanın
yağmurdan başka bir şey olduğunu öğrendi.
İris yoktu.

Ama her akşam
Yeşilırmak’ın yüzünde
onun hayali beliriyordu.
Teşup baktı,
Amasya sustu.
Ve binlerce yıl sonra bile
bir yerlerde gök gürlüyorsa
belki de Teşup hâlâ
İris’i çağırıyordur.
Çünkü bazı aşklar
kavuşmak için değil,
kaybolanı sonsuza kadar aramak için vardır.

Macit CÜNÜNOĞLU

ÇÖKME SANATI

Adalar da gitti…
Daha doğrusu, bugün itibarıyla Adalar Belediyesi’nin başkan vekilliği AKP’nin adayına geçti.

Şimdi buna ne denir?
Siyaset biliminin kitaplarında bunun karşılığı var mı, bilmiyorum.
Ama son yıllarda siyasi literatürümüze yeni ve 
pek mahir bir fiil eklendi:
ÇÖKMEK.

Eskiden komşunun bahçesinde gözü olan için “hırsız” denirdi.
Adam toprağı sürer,
tohumu eker,
suyunu verir,
güneşin altında bekler,
ürünü yetiştirir…
Sonra bir gün başka biri gelir:
“Bu bahçe artık benim.”

Hayır, yanlış anlaşılmasın;
bahçeyi kendisinin ektiğini söylemez.
Sadece ürünün başına geçer.
Bunun adına da yeni çağın nezaket kuralları içinde
“çökme” denir.

Ne güzel kelime!
Kısa, pratik, ekonomik…
Üstelik içinde ne hırsızlık var 
ne gasp.
Sadece biraz hukuk, biraz siyaset, biraz da sandığın etrafında dolaşan maharet…

Adalar örneğinde mesele 
daha da ilginç.
31 Mart 2024’te Adalar’da seçilen belediye başkanı CHP’li 
Ali Ercan Akpolat’tı. 
Haziran 2026’da tutuklanmasının ve görevden uzaklaştırılmasının ardından başkan vekilliği süreci başladı. 
Sonra seçilen başkan vekili Medine Pamuk istifa etti ve bugün yapılan seçimde AKP adayı Kemal Türkyılmaz başkan vekili oldu.

İşte insanın aklına ister istemez şu eski atasözü geliyor:
“Bağa giren üzümünü yer.”
Fakat bizim yeni siyasal sistemimizde atasözünü biraz güncellemek gerekiyor:
“Bağa giren, kimin diktiğine bakmadan üzümünü yer.”
Üstelik öyle hoyratça da değil…
Biraz kurnazlık,
biraz hukuk tekniği,
biraz sandalye hesabı,
biraz da “ben buraya nasıl geldim?” mahcubiyeti…

Sonra?
Gülümseyerek otur koltuğa.
Ada halkı mı?
O, meselenin en eski ve en unutulan tarafı.
Çünkü demokrasinin tuhaf bir cilvesidir bu:
Sandıkta seçmen vardır;
sandığın dışında ise siyaset vardır.
Seçmenin verdiği oyla başlayan hikâye, bazen seçmenin hiç oy vermediği bir noktada bitebilir.

İşte insanın canını sıkan da tam burasıdır.
Çünkü belediye binası yalnızca dört duvar değildir.
Bir kentin iradesidir.
Bir seçimin hafızasıdır.
Bir halkın “Ben kimi istiyorum?” sorusuna verdiği cevaptır.
O cevabın üzerine başka bir cevap yazıldığında,
mesele yalnızca bir koltuğun el değiştirmesi olmaktan çıkar.
Demokrasinin ince ayarlarıyla oynanmaya başlanır.

Gerçi üzülmeyelim.
Şanlı yüzyılımıza bir kilometre taşı daha kazandırdık:
Eskiden iktidarlar seçim kazanırdı.
Şimdi,
belediye kazanmanın başka yollarını da öğreniyoruz.
Bunun adı siyaset mi,
hukuk mu,
meclis aritmetiği mi,
yoksa yeni Türk siyasetinin “çökme sanatı” mı?

Tarih elbette kararını verecektir.
Ama Adalar'ın martıları şimdiden biliyor olabilir:
"Balıkçı ağını atar,
balıkçı bekler,
balık gelir…
Sonra birileri çıkar,
“Bu ağ zaten bizimdi,” der.
Martılar da gökyüzünde dönüp bakar:
“İyi de kardeşim,
balığı kim tuttu?”

Macit CÜNÜNOĞLU

TEFEKKÜR ZAMANI

Amasya bir kenarda bekliyor,
Yeşilırmak ağır ağır akıyor, 
Selağzı çocukluğumu saklıyor, Gümüşlü’nün taşları yüzyılların sessizliğini taşıyor. 
Ben de yeniden o taşların, o sokakların, o eski evlerin peşine düşmek istedim.

Çünkü Amasya yalnız doğduğum şehir değildir benim için.
Çocukluğumdur, hafızamdır, ilk bakışlarımın dünyasıdır.
Bir sokağına girersiniz, yıllar öncesinden bir ses gelir.
Bir köşeyi dönersiniz, çocukluğunuz çıkar karşınıza.
Bir taş duvara elinizi sürersiniz, sanki yüzyıllar elinizin altında titreşir.
Bu sayfanın çıkış noktası da zaten buydu:
Memleket fotoğrafları eşliğinde biraz hasret, biraz hatıra, biraz da eski Amasya’nın taşlarına sinmiş zamanı paylaşmak…

Şimdi yeniden Amasya’ya dönme zamanı.
Zaten bir süredir Selağzı’ndayım. Yeşilırmak’ın kıyısında, Gümüşlü’nün taşlarına sinmiş çocukluğumun peşindeyim.
Çünkü Amasya yalnız benim çocukluğum değildir.
O sokaklarda yüzyılların ayak izleri vardır.
Bir mahalleye girersiniz, bir hatıra çıkar karşınıza.
Bir sokağı dönersiniz, bir medrese duvarı selam verir.
Hiçbir taş susmaz; yeter ki dinlemesini bilin.
Biraz merak, biraz samimiyet, biraz da çocukça heyecan…
Tarih kapılarını ardına kadar açar ve sizi yüzyılların içine bırakır.

İlk durağımız Büyük Ağa Medresesi.
1488’de Kapı Ağası Hüseyin Ağa tarafından yaptırılan bu yapı, yalnızca taş ve kubbeden ibaret değildir. 
Yüzyıllar boyunca bilginin, tartışmanın ve öğrenmenin mekânı olmuştur.
Nice müderris, nice genç zihin geçti kapısından.
Depremler ve zaman duvarlarını yordu ama Amasya’nın hafızası yıkılmadı. 
1978’de restore edildi ve bugün hâlâ ayakta.
Dilerim bundan sonra da böyle kalır.
Amin.

Bugün Amasya’nın bir üniversitesi var.
Ama üniversite yalnız bina, fakülte ve diploma değildir.
Meraktır.
Sorgulamaktır.
Şüphe etmektir.
Yanlış bildiğini düzeltebilmektir.
Bilginin önünde eğilirken dogmanın ve kalıpların önünde eğilmemektir.
İşte o zaman Büyük Ağa Medresesi’nin taşları yeniden konuşur.
Bilim başköşeye oturur.
Merak yeniden insanın en büyük erdemlerinden biri olur.
Geçmişle bugün aynı avluda buluşur.

Bir memleketi yalnız yüksek sesle bağırarak sevmek yetmez.
Bazen sevmek, susup düşünmektir.
Geçmişe bakıp “Nereden geldik?”, geleceğe bakıp “Nereye gitmeliyiz?” diye sormaktır.
Şimdi Kapı Ağa Medresesi’nin avlusunda biraz duracağım.
Taşların sesini dinleyeceğim.
Belki bir müderrisin gölgesi, belki eski bir öğrencinin ayak sesi…
Belki de uzaktan yalnız Yeşilırmak’ın sesi.

Sonra kendime diyeceğim ki:
Yetmiş yedi yıl geçti Macit…
Hâlâ öğrenecek çok şeyin var.
Çünkü insanın gerçek yaşı takvimde yazan değildir.
Merakının bittiği yerde yaşlanır insan.
Benimse daha bitmedi.
Daha Amasya’nın anlatacak çok hikâyesi, Yeşilırmak’ın akacak suyu, Selağzı’nın bekleyen çocukluğu, duvarların söyleyecek sözleri var.
Ben de sabırla dinlemeye devam edeceğim…

Macit CÜNÜNOĞLU

22 Eylül 2026

BALIKLI’DAN SAVADİYE’YE

Yıllar önce yolum Zeytinburnu’na düşmüştü.
O zamanlar daha zindeydim.
Daha hevesli, daha meraklı, 
daha çok yol yürüyordum.
Her sabah erkenden kalkar, tıraşımı olur, İstanbul’un sokaklarına kendimi bırakırdım.

Ama benim için asıl istikamet belliydi:
Suriçi.
Yani Konstantinopolis…
Tarihin üst üste yığıldığı, her sokağında başka bir çağın ayak seslerinin duyulduğu o kadim İstanbul.

Yedikule’yi ayrıca severim.
Hele Bizans surlarının içindeki zindanları…
Ne zaman gitsem, taş duvarların arasında tarihle baş başa kalırım.
Bazen bir kapı aralığından 
Genç Osman çıkar karşıma.
Sanki birkaç yüzyıl önce bırakıldığı yerden kalkmış da benimle konuşmaya gelmiş gibidir.
Sonra yolumu Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’ne çeviririm.
Amasyalı Katherine’nin sevgili eşi Dr. Tercan, 
o yıllarda başhekim yardımcısıydı.
Dünya tatlısı bir insandı.
Güler yüzü hiç eksilmez, beni bir dosttan öte, kardeş sıcaklığıyla karşılardı.

Oradan ver elini Balıklı Meryem Ana Rum Manastırı.
Doğrusu, Ortodoks mabetlerinin iç dünyası beni hep etkilemiştir.
Süslemeleri, ikonaları, altın yaldızları, tütsü kokuları…
Ermeni ve bazı diğer Hristiyan mezheplerinin kiliseleri ise daha sade gelir bana.
Elbette içlerinden söz ediyorum.

Balıklı’da bir gün papaz efendiyle uzun uzun sohbet etme fırsatım oldu.
İlk sorum, tahmin edeceğiniz gibi şuydu:
“Balıklı” adı nereden geliyor?
Anlatılanlara göre manastırın tarihi altıncı yüzyıla kadar uzanıyor.
Yani neredeyse Ayasofya ile yaşıt.
Papaz efendi hikâyeyi şöyle anlattı:
İstanbul kuşatma altındayken, o devrin papazlarından biri tavada balık kızartıyormuş.
Tam o sırada kötü haber gelmiş:
“Şehir düştü düşecek, sen hâlâ balık kızartıyorsun!”
Papaz hiç istifini bozmamış.
“Hadi oradan gafiller,” demiş.
“Şehir düşerse benim kızarttığım balıklar da canlanır, denize gider!”

İşte rivayet o rivayet…
Balıklar gerçekten canlanıp denize gitmiş mi, bilinmez.
Ama bir başka gerçek var:
Mabedin adı yüzyıllardır Balıklı.
Hastanesi de, mezarlığı da aynı adla anılıyor.
Hikâye böyle efendim.
İnanıp inanmamak sizin takdiriniz.
Ben mi?
Papaz efendinin yalancısıyım.

Sonra insanın yolu İstanbul’dan memlekete düşüyor.
Ve birden Konstantinopolis’in Balıklı’sından, çocukluğumun Amasya’sındaki Savadiye’ye geçiveriyorum.
Eskilerin bildiği gibi, bugün Kapalı Spor Salonu’nun bulunduğu yerde vaktiyle bir kilise varmış.
Çocukluğumda o kiliseden geriye kalan yıkık duvarların arasında az top oynamadım.
Az aşık atmadım.

Taşların arasında, geçmişin kalıntılarıyla iç içe büyüdük.
Sonradan öğrendim:
O kilisenin adı da Meryem Ana Kilisesi imiş.
Bir de Savadiye’nin sırtlarında Ulu Mama Ayazması vardır.
“Ayazma”…
Ne güzel kelimedir.
Hristiyan geleneğinde kutsal su demektir.

Yıllara, yıkımlara, değişen zamana rağmen hâlâ oradadır.
Yeşilin içinde bir kaynak suyu…
Sessizce akar.
Ben çocukken az gitmedim oraya.
Az kana kana içmedim o sudan.
Belki o zaman bilmiyordum ama şimdi düşünüyorum:
İnsan bazen yalnızca su içmez.
Bir geçmişi içer.
Bir şehrin hafızasını, bir mahallenin hikâyesini, birbirine komşu olmuş insanların sessizliğini içer.

Şimdi Balıklı’dan Savadiye’ye uzanan bu yolculukta, yıllar sonra yeniden çocukluğuma dönüyorum.
İstanbul’un surları…
Yedikule’nin zindanları…
Balıklı’nın balıkları…
Savadiye’nin yıkık kilise duvarları…
Ulu Mama’nın serin suyu…

Ve birden, çok uzaklardan tanıdık yüzler çıkıyor karşıma.
Ermeni komşularım…
Çocukluk arkadaşlarım…
Aynı sokaklarda yürüdüğümüz, aynı oyunların peşinden koştuğumuz, aynı şehrin havasını soluduğumuz insanlar…
Bir zamanlar yan yana duran evler gibi, hayatlarımız da yan yana duruyordu.
Sonra zaman geçti.
Sokaklar değişti.
İnsanlar dağıldı.
Bazıları gitti, bazıları kaldı.
Bazılarının adını artık yalnızca hafızamız taşıyor.
İnsan yaş aldıkça anlıyor:
Şehirleri taşlar değil, insanlar yaşatıyor.

Ve bazı şehirler, bazı mahalleler, bazı çeşmeler, bazı yıkık duvarlar…
Bize geçmişi hatırlatmakla kalmıyor;
geçmişin hâlâ içimizde yaşadığını da söylüyor.
Bugün Balıklı’dan Savadiye’ye uzanan bu kısa yolculuk, beni yine çocukluğuma götürdü.
Yıkık bir kilisenin duvarlarına…
Bir avuç kutsal suya…
Bir avuç aşık oyununa…
Ve acıyla karışık binlerce hatıraya…
Ah eski devirler!
Ne çok insan bıraktık geride…
Ne çok hayat, ne çok dostluk, ne çok hikâye…
Belki bir gün onları da anlatırım.
Bugünlük bu kadar dostlar.
Hafızanın kapısını biraz araladık sadece.
Gerisi başka bir zamana kalsın.

Macit CÜNÜNOĞLU

DİKENLER ARASINDA

Karadeniz’in kıyısında
Riva’da eski bir kale var.
Cenevizlilerden kalma…
Taşları yorgun,
duvarları suskun,
ama denize bakan yüzü
hâlâ dimdik.

Yüzyıllar geçmiş üzerinden;
gemiler gelmiş, gemiler gitmiş, krallar değişmiş,
savaşlar unutulmuş,
insanlar kendi tarihlerini
birbirinin üzerine yazmış.

Kale kalmış.
Bir de bahçesinde deve dikenleri…
Öyle gösterişsiz,
öyle kimsesiz duruyorlar ki
ilk bakışta ot sanırsınız.

Oysa biraz yaklaşınca
hayatın başka bir yüzünü gösteriyorlar:
Dikenleri var,
ama boyunları eğik değil.
Kimseye eyvallahları yok.
Ne rüzgâra, ne yağmura,
ne de Karadeniz’in hırçınlığına…

Belki de yüzyıllardır kalenin bekçileri onlar.
Cenevizliler gitmiş,
askerler gitmiş,
top sesleri susmuş;
deve dikenleri kalmış.
Deniz yine aynı deniz…
Ufuk yine uzak.
Dalgalar kayalara vuruyor
ve her vuruşta
zamandan bir parça daha kopuyor.

Ben kalenin avlusunda
deve dikenlerinin arasından bakıyorum denize.
Bir yanda insanın yaptığı kale, öte yanda doğanın büyüttüğü diken.
Biri tarihe karşı direnmiş,
öteki hayata.

Ve düşünüyorum:
Belki de insanın bütün hikâyesi bu iki kelimenin arasında saklı;
kalmak ve direnmek.
Çünkü bazıları taştan kale yapar, bazıları bir avuç toprağın içinde kök salar.

Sonunda ikisi de
aynı rüzgârı dinler.
Ceneviz Kalesi susar,
deve dikenleri konuşur.
Karadeniz kabarır.
Ben uzaklara bakarım…
Ve anlarım ki hayat bazen
en güzel şiirini güllerin arasında değil, deve dikenlerinin arasında yazar.

Macit CÜNÜNOĞLU

21 Eylül 2026

DİKENLERİN ARASINDA VINCENT

Pandemi günlerinde
bin beş yüz kadar kitabımı
bir işçi yoldaşımızın adına kurulan kütüphaneye bıraktım.
Geriye beş yüz kadar sanat kitabı kaldı;
müziğin, resmin, edebiyatın
başucumda uyuyan kitapları…

Çünkü sanat,
insanın kendinden kaçıp
yine kendine vardığı en güzel yol.
Ferid Edgü’nün Van Gogh’u
zaman zaman elimden tutar,
beni Hollanda’nın sarı ışığına, Vincent’in yalnızlığına götürür.
Dün gece de
At Eternity’s Gate adlı film çıktı karşıma.
Julian Schnabel’in kamerasında,
Willem Dafoe’nun yüzünde
yeniden baktım Vincent’e.
Otuz yedi yaşında bir adam…
Karanlığın kıyısında
rengi ışığa çeviren, acıyı tuvale sürüp güneşler açtıran bir deli dâhi…

Resim yapmayı bilseydim
belki onun izinden giderdim.
Ekspresyonizmin o çılgın nehrine ben de atardım kendimi.
Gerçi karakterim müsait;
hezeyanla akıl,
yalnızlıkla kahkaha
zaten yıllardır aynı evde oturuyor bende.

Ama olmadı.
Ben fotoğrafın peşine düştüm.
Bir gün Riva’da,
denizin köpük köpük dövdüğü harap bir Ceneviz kalesinin bahçesinde
mor deve dikenlerini gördüm.
Elli kare çektim belki…
Tarih, taş, diken ve deniz
aynı kadraja sığmıştı.

Mor çiçekler
yüzyıllık duvarlara yaslanmış,
Karadeniz biraz ötede
öfkesini dalgalara anlatıyordu.
Günler önce dostum 
Hünkar Ülkü Doğan'ın 
“Dikenler” tablosunu görünce o bahçeye yeniden döndüm.
Demek ki gerçek sanat biraz da budur:
Bir resim,
yıllar önce unuttuğun bir fotoğrafı hafızanın derinliklerinden çıkarır; 
bir kitap, otuz yedi yaşındaki Vincent’i bugünün akşamına getirir.

Ve insan anlar ki
bazı çiçekler dikenleriyle güzeldir,
bazı hayatlar yaralarıyla…
Hünkâr,
emeğine, birikimine sağlık.
Sen resim yaptın,
ben geçmişe gittim.
İyi ki sanat var.
İyi ki dostluk var.
İyi ki dikenlerin arasında
hâlâ çiçekleri görebiliyoruz.
Macit CÜNÜNOĞLU

BEGONVİLLİ APARTMAN

Özgürlük Parkı’na yakın oturuyoruz.
Her pazartesi parkın hemen dibinde pazar kurulur.
Bizim evin hanımı da pazarın müdavimidir.
Balıkçısıyla dost,
peynircisiyle ahbap,
patatesçisiyle şakalaşır,
çiçekçiyi zaten aileden sayar.

Bundan üç dört yıl önce
o çiçekçiden küçücük bir begonvil aldı.
Yirmi, bilemedin yirmi beş santimlik…
Bir dal, birkaç yaprak,
henüz hayatın başında minicik 
bir fidan.
Şık bir saksıya dikti,
balkonun en güneşli köşesine koydu.

Sonra başladı sevgi nöbeti.
Her sabah suyunu verdi,
yapraklarını yokladı,
güneşi yeter mi diye baktı.
Yetmedi, onunla konuştu.
Öyle kuru kuru değil;
bebekle konuşur gibi,
sevgiliyle konuşur gibi…
“Büyü bakalım,” dedi,
“sen daha çok güzellik göreceksin.”

Begonvil de belli ki
bu sözleri ciddiye aldı.
Bir yıl sonra
artık o küçücük fidan değildi.
Serpilmiş, dallanmış,
boy pos edinmişti.
Öyle büyüyordu ki
biraz daha izin verilse
balkondan bizi kovacağı kesindi.

Hanım baktı, düşündü:
“Senin yerin burası değil.”
Aldı begonvili,
apartmanın küçük bahçesine dikti.
Tam balkonumuzun önüne.
Can suyunu verdi.
Sonra yine başladı
o bildik sevgi hikâyesi.
Her gün konuştu onunla.
Büyümesini seyretti.
Yeni filizlerini çocuk sevinciyle karşıladı.
Begonvil de
sevgiyi karşılıksız bırakmadı.

Bugün artık
küçücük bir fidan değil,
iri kıyım bir ağaç.
Öyle bir ağaç ki
yoldan geçenler
önünde durup fotoğraf çektirmeden
yollarına devam etmiyor.
Bahçemizin parlayan yıldızı.
Komşular memnun.
Yanından geçen selam veriyor.
Apartmanımızın havası değişti.
Hatta geçenlerde kulak misafiri oldum;
adres tarif ederken
“Begonvilli apartman” demeye başlamışız.
Ne tuhaf…
Bir apartmana
adresini veren bazen kapı numarası değil,
bir ağacın gölgesidir.
Bir evin kimliğini
duvarları değil,
içinde büyütülen sevgi belirler.

Bizimki de böyle oldu.
Bir kadın
pazardan küçücük bir begonvil aldı.
Bir balkonun güneşine bıraktı.
Sonra toprağa emanet etti.
O da karşılığında
çiçeklerini verdi,
gölgesini verdi,
rengini verdi,
hatta apartmanımıza bir isim verdi.
Şimdi hanımın yeni projeleri var:
Begonvilin altına bir çardak…
Belki küçük bir masa,
iki sandalye,
birkaç saksı daha…
Belli mi olur,
yarın öbür gün
apartmanın bahçesinde
küçük bir begonvil cumhuriyeti kurar!

Bir de bütün bunların arasında
siyasi çalışmalarını ihmal etmiyor.
Yeni Parti Kadıköy İlçe üyesi;
nefer gibi çalışıyor.
Toplantılara bazen
evde yaptığı keklerle gidiyor.
İşte buna biraz bozuluyorum doğrusu.
Ama evde nizam bozulmasın diye
susuyorum.

Çünkü insan
bazı mutlulukların önünde
itiraz etmeyi değil,
seyretmeyi öğreniyor.
Ben de seyrediyorum.
Bir begonvilin
küçücük bir saksıdan çıkıp
koca bir ağaca dönüşmesini…
Ve düşünüyorum:
Hayat belki de
büyük mutlulukların peşinde koşmak değil;
küçük bir şeye
büyük bir sevgi vermek.
Bir fidanı sulamak,
bir çiçeği okşamak,
bir ağacın büyümesini beklemek…
Sonra bir sabah
başını kaldırıp bakmak:
“Bak, bizim begonvil ne kadar büyümüş…”
Ve insanın içinden
kocaman bir mutluluk geçmesi.

Belki hayatın sırrı
tam da burada.
Sevdiğin bir şeyin büyümesine
tanıklık etmek.
Bir begonvil,
eşimin ellerinde hayat buldu.
Şimdi dalları
apartmanımızın duvarlarına kadar uzanıyor;
çiçekleri pencerelerimize,
gölgesi günlerimize düşüyor.
Ben artık biliyorum:
Bazı insanlar ev kurar,
bazıları da o evin ruhunu.

Bizim evin ruhunda
bir begonvil var.
Ve o begonvilin karşısında
gözleri hâlâ ilk günkü gibi ışıldayan
bir kadın…
Dilerim o ışık
ömrü boyunca hiç eksilmesin.
Çünkü bazen
bir insanın mutluluğu
koca bir dünyaya bedeldir.
Bizim dünyamızın adı da artık belli:
Begonvilli Apartman.
Macit CÜNÜNOĞLU

HAFIZAYA ARKEOLOJİK KAZI

Son aldığım haberlere göre
Amasya Kalesi’nde arkeolojik 
kazı yapılıyormuş.
İnanın ne aradıklarını bilmiyorum.
Belki de Pontus’un hazinelerinin peşindedirler.
Kim bilir, bakarsınız bir gün
yerin altından som altın çıkar!
Ülke köşeyi döner.

Madem petrol, doğalgaz hikâyeleri bir türlü tutmuyor,
düşünsenize: Pontus mirası,
kilolarca altın, sandık sandık tarih…
Bereketli toprakların
yoksul halkımıza en güzel hediyesi!

Ama benim derdim başka.
Amasya’da üç aşağı beş yukarı seksenini aşmış, doksanına merdiven dayamış öyle hemşerilerimiz var ki, onların kendisi zaten birer kazı alanı.
Yaşayan tarih onlar.
Bir müze kadar değerli,
bir arşiv kadar derin,
bir kütüphane kadar suskun…

Gönlüm ister ki arkeologlar bir gün Kale’nin taşlarını bırakıp insan hafızasına kazma vursunlar.
Bir dedenin belleğine,
bir ninenin suskunluğuna,
eski bir esnafın hatırasına,
sokağın köşesinde ömrünü tüketmiş bir evin son sakinine…
Sorsunlar:
“Bu sokakta kimler yaşardı?”
“Şu evin penceresinden kim bakardı?”
“Yeşilırmak’ın kıyısında çocuklar nerede yüzerdi?”
“Bayram sabahları hangi kapılar çalınırdı?”
“Şehrin ilk lambaları ne zaman yandı?”
“Faytonlar hangi sokaktan geçerdi?”
“Düğünler nerede yapılır,
cenazeler hangi yoldan giderdi?”
“Bir zamanlar burada ne vardı?”

İşte o zaman Amasya’nın asıl hazinesi çıkar ortaya.
Bir sandık altın değil;
bir şehrin kaybolmuş sesi…
Kırklı yıllardan başlayıp
elli, altmış, yetmiş, seksen, doksan ve bugüne kadar uzanan koskoca bir hayat hikâyesi.
Sokak sokak, mahalle mahalle, 
ev ev, insan insan…

Gümüşlü’den Savadiye’ye,
Sofular’dan Hatuniye’ye,
Yakutiye’den Mehmet Paşa’ya, Yeşilırmak’ın kıyısından Harşena’nın eteğine kadar…
Bugün yerinde olmayan evler, yıkılmış dükkânlar,
unutulmuş çeşmeler,
kaybolmuş köprüler, adını artık kimsenin hatırlamadığı insanlar yeniden konuşmaya başlar.
Ve şehir yalnız taşlarıyla değil, insanlarıyla da ayağa kalkar.

Çünkü tarih yalnızca kitabelerde yazmaz.
Bazen bir marangozun nasırlı ellerindedir.
Bazen eski bir fotoğrafın sararmış kenarında.
Bazen bir kadının sandığında sakladığı mektupta.
Bazen yetmiş yıl önce oynanmış bir çocuk oyununun adında.
Bazen de
“Bizim zamanımızda…”
diye başlayan tek bir cümlenin içinde.

Yeter ki soralım.
Yeter ki dinleyelim.
Yeter ki geç kalmayalım.
Çünkü insan hafızası
toprak gibidir.
Kazdıkça bir başka tabaka çıkar.
Üstte bugün, bir altında dün,
bir altında çocukluk,
bir altında savaşlar, göçler, sevdalar, yoksulluklar,
düğünler, ölümler…
Ve en derinde bir şehrin ruhu.

Benim arkeoloji dediğim de bu.
Kale’de bulunan birkaç taş parçasından çok daha kıymetli bir şey var elimizde:
Tanıklar.
Hem de hâlâ konuşan tanıklar.
Onları kaybetmeden
hafızalarını kayda geçirmek gerek.
Seslerini yazıya, anılarını belgeye, fotoğraflarını arşive dönüştürmek gerek.

Hurafelerle değil,
“böyle anlatılırdı”larla değil,
belgeli tanıklıklarla…
Kim ne gördüyse, ne yaşadıysa, neye tanık olduysa…
Kendi zamanı içinde, kendi diliyle, kendi gerçeğiyle.

Belki o zaman
Amasya’nın bugüne kadar hiç yazılmamış en büyük kitabı ortaya çıkar.
Ve biz anlarız ki bir şehrin en büyük hazinesi toprağın altında değilmiş.
İnsanların hafızasındaymış.

Kale kazılır, taş bulunur.
Ama hafıza kazılırsa
Amasya bulunur.
Bir kez daha…
Bütün sokaklarıyla, bütün evleriyle, bütün insanlarıyla,
bütün acıları, sevdaları, yoksullukları ve neşeleriyle…
Amasya yeniden doğar.

İşte o zaman Pontus’un altınını bulamasak da kim bilir…
Belki de ondan çok daha değerli bir hazineyi bulmuş oluruz:
Kendi geçmişimizi.

Macit CÜNÜNOĞLU

20 Eylül 2026

SELAĞZI'NDA TANGO

Tango müthiş bir danstır.
İki bedenin birbirine yaklaşırken, bir ömür kadar uzaklaşması; bir bakışın binlerce kelimeye bedel olmasıdır.
Buenos Aires'in yoksul sokaklarından çıkıp dünyaya yayılan bir isyan... 

Yalnızların, yarım kalmış sevdaların, özgürlüğe susamış yüreklerin dansı.
Bir kadın başını erkeğin omzuna bırakır, erkek hayatın bütün yükünü birkaç adımda geride bırakır.

Ve insan anlar: Bazı şeyler gözle değil, yürekle görülür.
Sonra müzik başlar.
Color Tango'nun akordeonu uzaklardan seslenir. 
Fehmi Ege'nin eski plaklardan süzülen nağmeleri gecenin üzerine düşer.
Ve ben, hiç düşünmeden, Amasya'nın Selağzı'sına çıkarım.
Levon abi akordeonun başındadır. 
Garbis abinin kardeşi, yedi göbek Amasyalı Altunkeser ailesinin evladı... 
Onu yıllar önce Musiki Cemiyeti'nin bahçesinde dinlemiştim. 
Akşamın mor ışığında, dünyanın bütün hüznünü tek bir ezgiye sığdırmıştı.

Derken Bésame Mucho başlar.
Yeşilırmak birden coşar. 
Söğüt dalları suya eğilir. 
Tarihi evler susar, şehir dinler.
Gönül ferman dinler mi melodi güzelse?
Selağzı'nın eski taşları üzerinde bir kadınla dans ederim. 
Ne karakol vardır artık, ne yasaklar, ne taş atanlar...
Yalnızca bir kadın, bir adam, bir akordeon ve gecenin ortasında özgürlüğe açılan iki yürek vardır.

Yetmiş yedi yıllık ömrümün bütün acılarını, yalnızlıklarını, kayıplarını bir tek dansın içinde unuturum.
Çünkü tango yalnızca dans değildir.
Hayata karşı son bir itirazdır.
Biraz aşk, biraz cesaret, biraz delilik...
Ve sonsuz bir özgürlük düşü.
Müzik yükselir. 
Kadınım kollarımdadır.
Gözlerimi kapatırım.
Dünya yok artık.
Yalnızca Amasya vardır. 

Yeşilırmak akar, Selağzı'nın taşları döner, gece yıldızlara karışır.
Ve ben...
Yetmiş yedi yaşımda, çocukluğumun şehrinde, hâlâ hayatın ortasında tango yaparım.

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Eylül 2026

ZANTARA’DA KALAN

Yıl 1970…
Görele’nin Zantara köyüne
genç bir öğretmen olarak gittim.
İki yıl kaldım;
ama bazı yerlerde insan
takvimle değil, yürekle yaşar.

70-72 arası geçen o iki yıl,
ömrümün en güzel sayfalarından biri oldu.
Ben çocuklara ders verdim,
köylü bana hayatı öğretti.
Bir sofraya oturmanın,
ekmeği bölüşmenin,
hâl hatır sormanın,
bir yabancıyı kısa zamanda
“bizden biri” saymanın
ne büyük bir insanlık olduğunu
orada öğrendim.

Zantara’da doğallık vardı;
sözler süssüz, sevgiler gösterişsizdi.
Dostluk, kapıdan girince
çayın yanına konan bir tabak gibiydi:
kendiliğinden, hesapsız, sıcak…

Aradan elli küsur yıl geçti.
Yollar değişti, insanlar yaşlandı,
kimi dostlar göçüp gitti.
Ama bazı bağlar
zamanın elinden kurtuluyor.
Ben Zantara’dan ayrıldım,
ama Zantara benden ayrılmadı.

Bugün geriye dönüp baktığımda
orada bıraktığımın bir öğretmenlik görevi değil,
bir parça ömrüm olduğunu görüyorum.
Çünkü insan bazı yerlere
öğretmen olarak gider,
öğrenci olarak döner.

Ben Zantara’da
insanı sevmeyi,
dostluğun kıymetini
ve geçmişe saygının
aslında kendimize saygı olduğunu
bir kez daha öğrendim.
Ve anladım ki
bazı köyler haritada küçücük görünür;
ama insanın yüreğinde
koca bir ömür kadar yer kaplar.

Macit CÜNÜNOĞLU

TİLKİNİN DÜKKÂNI

Amasya deyince
aklım
önce ellili yıllara gider.
Çocukluk,
hafızanın en eski sandığıdır;
ne koyduysan içine
bir ömür kokusunu taşır.

Doğduğum sokağın başında
iki dükkân vardı:
Şaban Ergun’un oyuncakları,
Şükrü Kanlıkavak’ın bakkaliyesi…
Ve Vakıf Han.
Oteli, kahvesi, garajıyla
şehrin kalbi orada atardı.
Taşova, Suluca, Merzifon minibüsleri
oradan kalkar,
Amasya biraz da
oradan dünyaya açılırdı.

Bir sokak ötede
Şevket Bey Sineması…
Daha Ar Sineması yoktu,
Yeni Sinema yoktu.
Sinema yalnız sinema değildi;
nişanların, düğünlerin, sünnetlerin
ışıklı hatırasıydı.

Demirali kumpanyası sahnede,
oyun havaları perde arkasında…
Çocuk aklımla
dünyanın en büyük eğlencesi sanırdım.

Sonra Petriç Amca’nın dükkânı…
Köşede, ırmağa yakın.
Kemal Bey
Nacar saatlerden enfiye kutularına,
Avrupa’dan gelen zarif eşyalara kadar
bir başka dünyanın kapısını açardı vitrinde.

Karşıda Lütfü Tan…
Eğri Camii'nin bitişiğinde.
Ve berber Lütfü Amca’nın dükkânında
şehrin renkli simalarından
Yümlü Payaslı…
Her dükkân bir hikâye,
her insan bir şehir parçasıydı.

Ama Selağzı’nın asıl simgesi
Sinan Hamamı’ydı.
Taşında
Bizans mı vardı, Selçuklu mu,
bilmiyorum.
Bildğim şu:
Amasya’nın hafızasında vardı.

Sonra yıktık.
Şimdi yerinde
Gazi Anıtı duruyor.
Bir hamam gitti,
bir çocukluk gitti,
bir şehir eksildi.
Lise gitti,
park gitti,
hanlar, hamamlar, eski evler
birer birer sustu.

Sonra adına
göç dedik,
imar dedik,
çağdaşlaşma dedik.
Oysa bazı şehirler
yenilenmez;
korunur.
Çünkü bir şehrin taşını sökersen
yalnız duvarını değil,
hafızasını da sökersin.

Amasya,
mücevher gibi bir şehirdi.
Biz ise
elimizdeki mücevherin
değerini anlamadan
ustasını da,
hatırasını da,
kendimizi de
yavaş yavaş kaybettik.

Şimdilik bu kadar…
Bir gün yine
Vakıf Han’ın kahvesine oturur,
Şevket Bey’in kapısından içeri girer,
Sinan Hamamı’nın artık olmayan
duvarlarına bakarız.

Belki o zaman
çocukluğumuzun sesini
yeniden duyarız.
Ve kim bilir,
Tilki’nin dükkânı
bir köşeden bize
hâlâ göz kırpıyor olur.

Macit CÜNÜNOĞLU

18 Eylül 2026

SONBAHARLA BİRLİKTE AMASYA



Sonbaharla birlikte geldik mi hafta sonuna...
Bu mevsimde Amasya, her zamankinden biraz daha yakışıklı olur. 
Yeşilırmak kıyısındaki çınarlar, sararan yapraklarıyla eski dostlarını selamlar; şehir, geçmişten bugüne uzanan sessiz bir hatıraya dönüşür.

Hele Pirler Parkı... 
Çilehane Camii'nin uhrevi silueti önünde, çocukluğumun ayak sesleri hâlâ dolaşır meydanda.
Çolağın Bağı henüz hizmete girmemişti(!) 
O zamanlar şehrin en popüler futbol sahasıydı orası. 

Savadiye'den, Çevikçe'den, Sofular'dan, Mehmet Paşa'dan, Yakutiye'den, Gümüşlü'den gençler, kırk yamalı bir topun peşinde ne maçlar yapardı.
Bisiklet sahibi olmak mı? 
O başka bir dünyaya ait zenginlikti. 
Velespite binmeyi öğrenmek isteyenlerin yolu, meşhur Kont Hasan'a düşerdi. 
Janti amcam benim; 
o işkolunun tek hâkimiydi!

Ah Amasya... 
Sende geçen ömrümün her mevsimi, her sokağı, her yüzü anlatılmaya değer. 
Ben de yıllardır büyük bir zevkle yapıyorum bunu. 
Çünkü insan, memleketini anlattıkça biraz daha yaşar.

Şimdi elma zamanı. 
Misket kokusu sinmiştir şehrin havasına. 
Ekim başında kitap fuarı da başlar.
Belki de Amasya'yı ziyaret etmek için en güzel günler bunlardır. 
Birkaç eski dost, biraz sohbet, 
Ali Kaya ile Ebemü'nün havuz başında iki tek rakı... 
Sonra geçmişe kaldırılan kadehler.
Kısmet... 
Emekli bütçemi toparlayabilirsem, neden olmasın?

Çünkü bazı şehirler vardır; insan orada yaşamaz yalnızca, ömrünün bir parçasını daima orada bırakır.

Macit CÜNÜNOĞLU

17 Eylül 2026

DÜŞLER

Tango müthiş bir danstır.
İki bedenin birbirine yaklaşırken
bir ömür kadar uzaklaşması,
bir bakışın binlerce kelimeden
daha fazlasını söylemesi...

Bazen bir kadın
başını erkeğin omzuna bırakır,
bazen bir erkek
hayatın bütün yükünü
tek bir adımda geride bırakır.
Buenos Aires'in yoksul mahallelerinden
çıkıp dünyaya yayılan
bir isyandır tango;
yalnız adamların,
unutulmuş kadınların,
yarım kalmış sevdaların dansı...

Her babayiğidin harcı değildir.
Bedeniniz size itaat edecek;
denge, kıvraklık, cesaret...
Ve partnerinizin
ansızın attığı küçük bir adıma
hoşgörüyle bakacaksınız.
Çünkü tango
biraz da affetme sanatıdır.
Bir adım ileri,
bir adım geri...
Hayat gibi.
Sonra Al Pacino gelir aklınıza;
KADIN KOKUSU filmindeki
o unutulmaz sahne...
Görmeyen bir adamın
dünyanın bütün karanlığına rağmen
bir kadının beline dokunup
hayatın hâlâ mümkün olduğunu
anlattığı o dans...

Ve anlarsınız:
İnsan bazen
göremediği şeyleri
yüreğiyle görür.
Bir akordeon uzaklardan
eski bir kapı açar.
Kemanlar, bandoneon...
Eski plaklardan,
yarım kalmış aşklardan
bir melodi düşer geceye.
Sonra Bésame Mucho başlar.
Bir öpücük kadar eski,
bir ayrılık kadar tanıdık...
Dünya yavaşlar.
Sokaklar susar.
Saatler durur.

Gönül ferman dinler mi
melodi güzelse?
Elinizde bir kadeh,
gökyüzüne bakar
ve Ömer Hayyam'a selâm verirsiniz:
Bak üstat,
dünya hâlâ güzel.
İnsan hâlâ seviyor.
Ve aşk,
bütün yasaklardan daha yaşlı.
Ama dansın da
bir bedeli vardır.
Bir kadın özgürce güldü mü
bazıları hemen
din, iman, ahlâk ve yasakları hatırlar.

Oysa ortada yalnızca
iki insan vardır:
Bir kadın,
bir erkek,
bir müzik
ve özgürlük arzusu...
Ne günah vardır orada
ne suç.
Yalnızca insan vardır;
bedenini, ruhunu
ve sevme hakkını
kimseye bırakmak istemeyen insan.
Çünkü bazen
bir dans, bir düşünceden
daha tehlikeli sayılır.
Oysa dans etmek,
insanın yaratılıştan sahip olduğu
en eski özgürlüklerden biridir.
Müzik yükselir...
Bandoneonun içli soluğu
Latin Amerika'nın sıcak gecelerine
götürür beni.
Rio'da karnaval,
Küba'da salsa...

Renkler, ateş, kahkahalar...
Çılgın gönlüm
çoktan yola çıkmıştır.
Devrimci karakterim uyanır.
İçimde eski bir meydan kurulur:
Aşk zamanı!
Ama sesimi duyan yoktur.
Belki de bütün bunlar
yalnızca bir rüyadır;
uyanmak istemediğim
tatlı bir uyku...
Ve ben,
yetmiş yedi yıllık ömrümün
bütün acılarını,
yalnızlıklarını,
kayıplarını
bir tek dansın içinde unuturum.
Bir kadın kollarımda...
Ellerini omuzlarıma bırakmış.
Nefesi yüzüme değiyor.
Gözlerinde dünyanın
bütün geceleri var.
Müzik susmuyor.
Zaman akıyor.
Çünkü tango
iki insanın sarılması değildir yalnızca.
Tango;
hayata karşı
son bir itirazdır.
Biraz aşk,
biraz cesaret,
biraz delilik
ve sonsuz bir özgürlük düşü...
Gözlerimi kapatıyorum.
Dünya yok artık.

Ne yasaklar,
ne yargılar,
ne korkular...
Yalnızca biz varız:
Bir kadın,
bir adam,
bir akordeon
ve gecenin ortasında
çılgınca atan iki yürek...
Ben tango yapıyorum.
Hayatla yeniden barışır gibi,
ölüme meydan okur gibi,
geçmişin bütün acılarını
ayaklarımın altında ezer gibi...
Ve bütün dünya,
ilk kez beni değil,
özgürlüğü alkışlıyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

KAPILDIM GİDİYORUM...

Oldum olası "Devlet Sanatçısı" kavramına karşı durmuşumdur.
Bence sanatçı bağımsız, özgür ve gerektiğinde muhalif olmalıdır. 

Çünkü sanat, iktidarın gölgesinde değil, insanın vicdanında ve özgür düşüncesinde yeşerir.
İktidarlar değişir, makamlar el değiştirir; sanat ise kalıcıdır.

Neyse, gelelim güzelim memleketimiz Amasya'ya.
Geçenlerde sormuştuk:
1913 yılında kurulmuş, Osmanlı mirası Amasya Musiki Cemiyeti'ne ne oldu?
Ben 12 Eylül'e kadar olan dönemini biliyorum. 

Son başkanımız Gündüz Türem ağabeydi. 
Sonra darbe oldu.
Peki ya sonrası?
Irmak kenarındaki cemiyet binasına ne oldu? 
Yıkıldı mı, kapatıldı mı, başka bir kuruluşa mı devredildi? 
Yöneticileri, üyeleri, arşivi, notaları nereye gitti?

Cemiyetler sivil toplum kuruluşlarıdır. 
Dernekler Kanunu'na tabidir. Öyleyse böylesine köklü bir kuruluşun akıbeti neden bilinmez?
Deniyor ki Amasya Musiki Cemiyeti, "Belediye Konservatuvarı" oldu.
Eyvallah, ama aynı şey mi?

Benim cevabım açık: 
Asla ve kat'a.
Çünkü cemiyetler gönüllülükle büyüyen doğal yapılardır. 
İnsanların sevgisiyle yaşar, zamanla kök salarlar.
Amasya Musiki Cemiyeti de sıradan bir müzik kursu değildi.
Yaşı müsait hemşerilerim hatırlar; kapıları herkese açıktı. 
Dil, din, ırk, mezhep, yaş ayırımı yoktu. 
Ver parayı düdüğü çal anlayışı geçerli değildi.
Müziği seviyorsan gelirdin.
Meşk meclisine katılır, ustadan öğrenir, sabırla yetişirdin.

Çıraklık ve ustalık ilişkisiyle yürüyen, Anadolu'nun ahilik geleneğini sanat alanında yaşatan güzel bir okuldu.
Böylesine köklü bir mirasın öncüsü Giriftzen Asım Bey'di.
1913'te yakılan bu ışık, yalnızca Amasya'nın değil, Anadolu'nun kültür tarihinde de önemli bir yere sahipti.

Sanatın güzelliği de zaten burada.
İktidarların adamı olmadan, herhangi bir makamın lütfuna ihtiyaç duymadan var olabilmekte.
Güzel sanatlar, şehirlerin vitrininden ibaret değildir; ruhudur, hafızasıdır.
Gençleri sanatla buluşturmak, onlara yalnızca nota öğretmek değildir. Dinlemeyi, sabretmeyi, birlikte üretmeyi ve insanı anlamayı öğretmektir.

Bugün Amasya Musiki Cemiyeti'nin nerede olduğunu bilmiyoruz.
Belki arşivleri bir yerlerde duruyor, belki eski üyelerden hayatta olanlar var.
Ama bilinmesi gereken bir şey var:
Kültürel miras, sessizlik içinde kaybolmamalıdır.
Çünkü bazı kurumlar yalnızca bina değildir.
Bazıları bir şehrin hafızasıdır.
Bazıları ise insanın içinde yıllarca süren bir şarkıdır.

Ve şimdi, eski bir makamın son perdesi gibi, insanın içinden şu sözler geçiyor:
"Kapıldım gidiyorum..."
Belki de Amasya Musiki Cemiyeti'nin ardından değil,
yeniden doğacak güzel nağmelerin peşinden...

Macit CÜNÜNOĞLU

16 Eylül 2026

MARTILAR

İstanbul serin, eylül sarısı çöküyor şehrin üzerine. 
Yeşil, usulca sarıya dönüyor; 
Van Gogh'un sevdiği o çılgın renk.
Çılgın dediler ona, kardeşi Theo olmasaydı belki adını bile bilmeyecektik. 
Kafka yaşarken tek kitabını yayımlatamadı, Beethoven, Mozart, Chopin... 
Kaçı kendi zaferinin sesini duyabildi?

Sanatçıların kaderi bu belki: Bazıları yaşarken susar, ölünce dünya onları dinlemeye başlar.
Nadir Nadi söylemişti: "Klasik müzikseverler dünyada mutlu azınlıktır." 
Biz burjuvazi sanmıştık bu azınlığı; Meğer Marx amca da yanılabilirmiş.

Şimdi sanatın sesi kısık. 
Kitaplar okunmuyor, tiyatrolar son nefesini sayıyor, galeriler boş.
Harala gürele yaşanıyor ömürler.
İçimde bir Beyoğlu akşamı, Emek Sineması'nın kapısında gençliğim. 
Yeni Melek, Atlas, Alkazar... 
Hepsi birer hatıra şimdi. İstanbul'un sinemaları kadar çocukluğumuz da kayboldu.

Bir gün büyük Reis dedi ki: "İstanbul'un içine ettik, ben de sorumluyum."
Yirmi dört yıl sonra duyduğum ilk doğru söz... 
Geç de olsa, insan umutlanıyor. 
Darısı adaletin ve demokrasinin başına.

Neyse ki internet var. Beethoven bilgisayarımda, Mozart yanı başımda, dünyanın bütün filmleri bir tık ötede.
Seç, beğen, dinle, izle...
Ama insan evine kapandıkça şehir biraz daha susuyor.
Ve martılar ağlıyor.
Balkonuma kadar geliyor bazıları. 
Kanat çırpıp sesleniyorlar:
"Macit, Macit! Çık dışarı... 
Biraz İstanbul oynayalım."

Macit CÜNÜNOĞLU

İMARET'İN ÇINARLARI

Yine geldi sonbahar, 
yine hazan mevsimi... 
Sarı bir sessizlik çöktü 
şehrin üzerine. 
Kim bilir şimdi Amasya 
ne güzeldir?
Yeşilırmak ağır ağır akıyor olmalı, dağların eteğinde akşamın gölgeleri uzuyordur. 
Eski evlerin pencerelerinde geçmişten kalma bir ışık yanıyordur belki.

Betona teslim oluşuna kızarız bu kadim şehrin, tarihine hoyratça dokunan ellere içimizden söyleniriz. 
Ama ne olursa olsun vazgeçemeyiz ondan.

Çünkü insan doğduğu şehri kusurlarıyla birlikte sever. 
Bir sokağına, bir taşına, bir çocukluk sesine tutunur; 
yıllar geçse de kopamaz.
İllâki birkaç çınar ağacı buluruz sohbet edecek. 

Bilirsiniz, çınarlar uzun yaşar. 
Çok şey görmüşlükleri vardır. 
Nice insanın gelip geçtiğine, 
nice sevincine, hüznüne gölge olmuşlardır.
Hele İmaret'in bahçesindekiler...
Yanılmıyorsam biri sizlere ömür. 
Diğeri hâlâ can çekişerek hayata tutunmaya çalışıyor.
Yaşlı, çürümüş bir gövde... 
İçi dışı bir. 
Kalın iki üç dal, son bir direnç gibi uzanıyor göğe.
Sararmaya başlamış yapraklar rüzgârla kopup şadırvanın serin sularına doğru savruluyor.

Ne sıcak, ne soğuk... 
Tam da sohbet edilecek hava.
İnsan böyle zamanlarda bir ağacın karşısına oturup susarak bile konuşabilir.
Çünkü bazı ağaçlar insandan daha iyi dinler.
İmaret'in taş duvarları, caminin gölgesi, şadırvanın su sesi... 
Hepsi geçmişten kalma bir mektup gibi açılıyor önümde.

Ağacımızın hemen yanında cami. 
Bir zamanlar 1939 Erzincan depreminde minarelerin külahları dibine düşmüş, şehir korkuyla uyanmıştı.
Yıllar sonra onarıldı minareler, yeniden göğe uzandı. 
Ama o deprem, Amasya'nın hafızasından hiç silinmedi.
Şehirler de insanlar gibidir; yaraları kapanır, izleri kalır.

Ah gençlik anıları...
Kütüphanenin kadim müşterisiydim o yıllarda. Kitapların arasında büyüyen, dünyayı sayfaların arasından öğrenmeye çalışan meraklı bir çocuk.
Muammer Bey müdür... Ağırlığıyla, sessiz otoritesiyle ortama adeta Oxford atmosferi sağlardı.
Çocuk bölümü dahil, kitapların kokusuna öğrenme hevesinin heyecanı karışırdı.

O zamanlar bilmiyordum belki, ama insanın hayatını değiştiren bazı yerler vardır. 
Bir kütüphane, bir öğretmen, bir kitap, bir ağaç...
Yıllar sonra dönüp baktığınızda anlarsınız: 
Meğer çocukluğunuzun en büyük hazineleri sessizce biriktirmişsiniz.

Şimdi sonbahar yine geldi. Amasya yine sarı bir örtünün altında.
Belki İmaret'in çınarlarından biri artık yok. 
Belki diğeri son nefesini bekliyor.
Ama ben biliyorum: 
Bir şehir, ağaçlarını kaybettiğinde yalnız gölgesini kaybetmez; hafızasının bir parçasını da yitirir.
Ve biz, betona yenilen sokakların arasında bile birkaç çınarın gölgesini aramaya devam ederiz.

Çünkü bazı şehirlerden vazgeçilmez.
Bazı ağaçlarla konuşmadan hayat tamamlanmaz.
Amasya da böyledir işte...
İnsanın içine bir kere yerleşti mi, sonbahar gibi gelir her yıl.
Ve ne kadar uzak olursanız olun, bir sarı yaprak düşer yüreğinize.

O zaman anlarsınız:
Memleket dediğiniz, bazen bir şehir değildir yalnızca.
Bir çınarın gölgesidir. 
Bir şadırvanın sesidir. 
Eski bir kitabın kokusudur.
Ve yıllar geçse de içinizden hiç çıkmayan bir çocukluk hâlidir.

Macit CÜNÜNOĞLU

15 Eylül 2026

HATIRALARIN KOYNUNDA

Aklım ermeye başladığında
Zeki Müren’le tanıştım.
Sene bin dokuz yüz elli dört.
Samsun'dayız.
Babam müteahhit.
Bir okul inşaatı almış,
biz de ailecek taşınmışız
Karadeniz'in narenciye kokan şehrine.

Hem de ne taşınmak...
Saltanatlı bir evdeyiz.
Bahçesinde portakal ağaçları,
manolyalar...
Girişinde iki yana açılan
mermer merdivenler.
Ferah balkonundan
Karadeniz görünüyor.
Deniz, ufukta sonsuzluk gibi.

Biz çocuklar için
dünya ne kadar güzelmiş meğer.
Zengin bir hayat sürüyoruz.
Ama babamın bir huyu var;
Rakıyı seviyor.
Kime çektiğimden belli değil mi?
İkide bir annemi,
bizleri de yanına alıp
içkili lokantaya götürüyor.

O zamanlar liman şehrin içinde.
Denize doğru uzanan
ahşap bir iskele...
Ve sonunda,
o yılların en itibarlı,
en lüks restoranlarından biri.

Şimdi düşünüyorum da;
İstanbul'dan Trabzon'a giden
yolcu gemileri varmış o zamanlar.
Şehir şehir, liman liman...
Babaannem bile İstanbul'a gitmek için
bindiği vapurda vefat etmiş.
Ne de olsa varlıklı kadın.
Tarlada ölecek değil ya!
Çocuk aklı işte...
Hayatın ölümle, parayla,
talihle olan o tuhaf ilişkisini
henüz bilmiyor.

Neyse...
Dönelim sanat güneşimize.
Yıldızı yeni yeni parlıyor.
Rahmetli babam lokantaya girer girmez
hatırlı bir karşılama...
Ardından bir plak dönüyor.
İlk 45'liklerden biri.
Müessesenin nazik jesti belki,
ama o günlerde
dünyanın en güzel hediyesi bize.

Billur gibi bir ses
salonun üzerine yayılıyor:
“Bir muhabbet kuşu da ben olsam...”
Annemin gözleri
anında nemleniyor.
Mutluluktan mı?
Yoksa hayatın daha o yıllarda
omuzlarına yüklediği acılardan mı?

Çocuk aklım ermemiş demek ki.
O gözyaşlarının sebebi
hafızamda yer etmemiş.
Ama bir şey kalmış geriye:
Zeki Müren'in sesi.
Ne zaman bir şarkısını dinlesem
Samsun'a giderim.
Portakal kokan bahçelere...
Manolya gölgelerine...
Mermer merdivenlere...
Balkondan görünen Karadeniz'e...
Annemin nemli gözlerine...
Ve analı babalı yaşadığım
o kısa, o güzel çocukluk yıllarına.

Sonra hayat değişti.
Çünkü doğanın dengesi gibi
insanın dengesi de bozulmaya görsün.
Bir kere işler çığırından çıktı mı
başlarsınız kör kuyularda çırpınmaya.
Sesinizi duyan olmaz.
Elinizi tutan çıkmaz.
İnsan bazen
kendi hayatının içinde
yapayalnız kalır.

Babamın iflasıyla beraber
açlık felaketi kapımıza dayandı.
Bir zamanlar zenginliğin işareti olan
ne varsa tek tek elden çıktı.
Çin malı porselen lambalar...
Acem halıları...
Bakır leğenler,
ölçekler...
Saymakla bitmez.
Evimizin hatıraları
birer birer pazara düştü.
Eşyalar satıldıkça
ev küçülüyor,
çocukluğumuz eksiliyordu.

Ama sevgili babam...
İtalyan masamızda
dostlarını ağırlamaya devam etti.
Çekoslovakya malı yemek takımlarımız
bir zamanlar olduğu gibi sofraya kondu.
Amasya mutfağının en seçkin yemekleri
misafirlere ikram edildi.
Evde ekmek hesabı yapılırken
onurdan taviz verilmedi.

Belki de insanın en büyük yoksulluğu
cebinde para olmaması değil;
Elindekileri kaybederken
kim olduğunu koruyabilmesidir.

Of ulan, offf!
Nereden aklıma geldi bütün bunlar?
Oysa ne güzel
Zeki Müren dinliyordum.
Bir şarkı çalıyordu sadece.
Ama bazı şarkılar
insanın kapısını çalmaz.
Doğrudan geçmişine girer.
Bir çocukluk çıkar karşısına.
Bir anne...
Bir baba...
Bir sofra...
Bir şehir...
Ve insan, yıllar sonra anlar:
Meğer bazı mutluluklar
yaşandığı anda değil,
kaybedildikten sonra anlaşılırmış.

Şimdi içimden
Selahattin Pınar'ın o eşsiz bestesi geçiyor:
“Beni de alın ne olur
koynunuza hatıralar...”
Alın beni.
Bir anlığına olsun.
Portakal kokan o bahçeye götürün.
Karadeniz'e bakan balkona...
Annemin gözlerine...
Babamın rakı kadehine...
Ve çocukluğumun henüz
yoksulluğun adını bilmediği
o uzak, o güzel yıllara.
Çünkü bazı insanlar
ömür boyunca büyürler.

Ama içlerinde bir çocuk kalır.
Benim içimdeki çocuk da
ne zaman Zeki Müren'i dinlese,
Samsun'da,
bin dokuz yüz elli dörtte,
annesiyle babasının arasında,
Karadeniz'e bakan
o saltanatlı evin merdivenlerinde
yeniden çocuk olur.
Ve dünya,
bir plak gibi,
usul usul dönmeye devam eder.

Macit CÜNÜNOĞLU

GÜLEN ABLAMIN ARDINDAN

Solmaz Kiper ile Erol Çevikçe kardeşlerin en küçükleri, Hoca Kazım ile Hacer halamın son evladı Gülen ablam, sonsuzluğa göç etti.

Aramızda on yaş vardı. 
Düğün gününü bugün gibi hatırlıyorum. 
Amasya'nın en güzel kızlarından biriydi Gülen ablam. 
Ama onu görenlerin ilk fark ettiği, o güzel yüzünden önce menekşe gözleriydi. 
Bakışlarında insanın içini ısıtan, yıllar geçse de eksilmeyen bir ışık vardı.

Genç yaşta evlendi, genç yaşta anne oldu. 
İki erkek, bir kız olmak üzere topluma pırıl pırıl üç evlat kazandırdı. 
Üçü de iyi üniversitelerde eğitim gördüler. 
Büyük oğlu ise baba mesleğini, çiftçilik geleneğini başarıyla sürdürerek ailesinin köklerine sahip çıktı.

Hayat bazen sevdiklerimizi erken alıp götürüyor. 
Gülen ablam da sevgili eşi Orhan Saçlı ağabeyimizi genç sayılabilecek bir yaşta, bir kalp krizi sonucu kaybetti.
Orhan ağabeyimizin de kendine özgü, avangart bir kişiliği vardı. 
Altında Chevrolet pikap, başında hasır şapka... 
Salucu tarafındaki arazilerine doğru yola çıktığında, Amasya yollarında görenlerin dönüp bir daha baktığı, karizmasıyla dikkat çeken bir adamdı.

O yıllarda Gülen ablamın Almanya'dan getirtilen koyu yeşil Mercedes'in direksiyonuna geçmesi ise Amasya için neredeyse bir devrimdi. 
O günlerin şehir hayatında pek alışılmadık, cesur ve özgün bir görüntüydü bu.

Şimdi, her hayatın sonunda olduğu gibi, sevenleri Gülen ablamı Amasya'da bir cami avlusundan son yolculuğuna uğurlayacaklar.

Ben Gülen ablamı çok sevdim.
Yalnızca halamın kızı olduğu için değil... 
Güler yüzüyle, pozitif duruşuyla, insanın içini ferahlatan varlığıyla ve menekşe gözlerindeki o hiç eksilmeyen ışıkla sevdim.

Şimdi o gözler kapandı belki. 
Ama bazı insanlar, hayattan göç ettikten sonra da bakmaya devam ederler insana. 
Fotoğraflarda, hatıralarda, aile sohbetlerinde, eski Amasya günlerinin arasında...
Gülen ablam da bizim hafızamızda hep o güzel yüzüyle, gülerken parlayan menekşe gözleriyle yaşayacak.
Nurlar içinde yat değerli ablam. 
Mekânın cennet, melekler yoldaşın olsun.
Seni çok özleyeceğiz.

Macit CÜNÜNOĞLU

14 Eylül 2026

SİYAH ÖNLÜKLÜ ÇOCUKLAR

Eylül 1956.
Amasya'da sonbahar yeni başlıyordu. 
Ben henüz altı yaşındaydım, dünyanın bütün yolları önümde uzanıyordu.
İlkokula başladım.
Okulumun adı Yeşilırmak'tı; 
ama Yeşilırmak binasında değil, Kılıçaslan'ın eski duvarları arasında öğrendik ilk harfleri.

Mecit Payaslı öğretmenimizdi. 
Sertti.
Keskin bakışları vardı; insanı daha suçunu söylemeden yerin dibine sokan bakışlar.
Bazen dayağının hışmına da uğrardık. 
Çocuk aklımızla korkardık ondan.
Ama bilirdik: Bir harfi eksik bırakmaz, bir soruyu cevapsız geçirmez, zihnimizin kapılarını sonuna kadar açmak için olağanüstü çaba gösterirdi.

Yarı korkudan, yarı öğrenme hevesinden derslerimiz yine de keyifli geçerdi.
Çünkü o zamanlar öğretmen, sadece maaş alan bir memur değildi; çocuğun geleceğine emanet edilmiş bir vicdandı.
Bir buçuk yıl sonra, 1958 yılının Şubat ayında, DSİ'nin yanındaki kendi binamıza taşındık.

Duvarları yeni, hayâlleri eskiydi okulun.
Ve biz, siyah önlüklerimiz içinde aynı sıraya oturduk.
Zengin çocukları, yoksul çocukları, memur çocukları, esnaf çocukları...
Kimsenin babasının cüzdanı sınıf kapısından içeri giremezdi.
Siyah önlük hepimizi eşit yapardı.
Birimizin ayakkabısı eski, ötekinin kalemi yeni olabilirdi; ama derste herkes aynı çocuğun adıydı: ÖĞRENCİ.

Başöğretmen Şerafettin Erdem, Gümüşlü'den komşumuzdu.
Din dersimize o gelirdi.
Önce güzel ahlakı anlatırdı. 
İyiliği, dürüstlüğü, kul hakkını, insana saygıyı...
O yıllarda tarikatlar, cemaatler, siyasetin gölgesinde büyüyen dini yapılanmalar henüz toplumun gündelik diline bu kadar yerleşmemişti.
Din, ahlakla yan yana dururdu.

İnanç, insanı insandan üstün kılmanın bir aracı değildi.
Sınıf arkadaşlarımın çoğu, seküler dünyanın doğal çocuklarıydı. 
Kimse kimsenin inancını boynuna asılmış bir kimlik kartı gibi taşımazdı.
Çünkü insan olmak, henüz bütün kimliklerden önce gelirdi.

1961'de mezun olduk.
Ortaokula başladım. 
Eski lisenin arka tarafındaki barakalarda.
Baraka dediysem, bugünün beton okullarına bakıp küçümsemeyin.
Bizim hayallerimiz büyüktü.
Duvarlarımız tenekeden olabilir, ama gökyüzümüz sonsuzdu.
Kitaplarımız azdı belki, fakat merakımız çoktu.
Öğretmenlerimizin kusurları vardı, zamanın sertliği vardı, dayak vardı, korku vardı.

Ama eğitim vardı.
Bir çocuğun zihnini açma, onu hayata hazırlama, iyi insan yapma gibi büyük bir mesele vardı ortada.
Şimdi dönüp bakıyorum da...
Ne çok şey değişmiş.
Siyah önlükler çıkarıldı, ama eşitsizlikler büyüdü.
Çocukların sırtından önlükler indi, yerine marka kıyafetler geldi.
Eskiden sınıfta zengin fakir ayrımı yapılmazdı; şimdi eğitim bile parası olanın çocuğuna başka bir gelecek vaat ediyor.
Eskiden din dersinde güzel ahlak anlatılırdı; şimdi ahlakın yerini itaat mi aldı, korku mu, çıkar mı?

Eskiden öğretmen, çocuğun ufkunu genişletmek için çırpınırdı.
Şimdi eğitim, sınavdan sınava sıkıştırılmış bir yarış atının kaderine mi dönüştü?
Çocuklarımızın ellerinde daha çok ekran, daha az kitap var.
Daha çok bilgi, daha az düşünce...
Daha çok slogan, daha az soru...
Toplumun çivisi çıktı diyorlar.
Belki de çivi değil, duvarın kendisi çürüdü.
Bir zamanlar aynı sırada oturan çocukları birleştiren okuldu.
Şimdi çocukları daha küçük yaşta ayıran, sınıflandıran, etiketleyen, birbirine rakip eden bir düzen var.

Oysa biz, Kılıçaslan'ın eski taş duvarlarında birlikte büyümüştük.
Mecit öğretmenin sert bakışları altında aynı korkuyu paylaşmış, Şeref öğretmenin derslerinde aynı ahlakı öğrenmiştik.

Kimse kimsenin önüne geçmek için ötekinin omzuna basmazdı.
Bir çocuğun başarısı, ötekinin yenilgisi sayılmazdı.
Şimdi soruyorum kendime:
Nerede kaybettik o güzel çocukları?
Hangi dönemeçte insanı insandan üstün kılan o görünmez teraziyi devirdik?
Ne zaman unuttuk eğitimin yalnızca diploma değil, vicdan inşa etmek olduğunu?

Eylül 1956'dan bugünün karmaşasına bakıyorum.
Aradan yetmiş yıl geçmiş.
Bir zamanlar siyah önlüklerin altında eşitlenmiş çocuklardık.
Şimdi renk renk kıyafetler içinde birbirinden uzaklaşan yetişkinler olduk.
Ama ben hâlâ inanıyorum:
Bir ülke yeniden çocuklarının gözlerinden kurulabilir.
Bir sınıfta, aynı sırada, aynı kitaba uzanan ellerle...
Bir öğretmenin bilgi kadar güzel ahlakı da anlattığı günlerde...
Bir çocuğun zenginliğiyle değil, merakıyla ölçüldüğü zamanlarda...

Belki o gün, Kılıçaslan'ın eski duvarları yeniden konuşur.
Yeşilırmak'ın suyu yıllardır taşıdığı o türküyü bir kez daha söyler.
Ve biz, siyah önlüklü çocuklar, uzaktan bakıp gülümseriz.
Çünkü bilmekteyiz:
Bir toplumun geleceği, en büyük binalarında değil;
Çocuklarının birbirine nasıl baktığında saklıdır.

Macit CÜNÜNOĞLU

HAYÂLİ CİHAN DEĞER

Bazı fotoğraflar vardır,
hayâli cihan değer.
Alttaki fotoğraf da öyle…
Tarih 14 Eylül.

Yedi yıl önce, Kadıköy’de bir meyhanenin bahçesinde
karşımda Zantaralı Nedim ile Gençağa…
Nedim, yetmişli yılların başında öğrencim.
Gençağa ise o yılların lise öğrencisi,
can dostum Avni’nin kardeşi.

Bugün Gençağa yok.
Bir fotoğrafın içinden bakıyor artık bize.
O güzel insanın ardından
geriye dostlarının yüreğinde derin bir sızı,
hafızalarında binlerce güzel hatıra kaldı.

O gün sohbetin konusu
Görele’nin küçücük bir köyüydü.
Dile kolay, yarım asra yaklaşan zaman…
Köyler boşalmış,
insanlar dört bir yana savrulmuş,
bir zamanlar hayatın içinden geçen nice değer
şimdi hafızamızın en müstesna yerinde saklı.

Konuşacak o kadar çok şey vardı ki…
Bir köyden başladık,
çocukluğa, gençliğe, dostlara,
kaybolup giden yıllara uzandık.
Sohbet bitmedi;
neyse ki meyhanenin ışıkları üzerimize kapandı da
gecenin bir yerinde kalkıp dağıldık.

Şimdi düşünüyorum da,
belki biz bir masumiyet çağında yaşadık.
O günlerde bunun farkında değildik.
Şimdi hem o günleri,
hem gençliğimizi,
hem de artık aramızda olmayanları özlüyoruz.

Bazı fotoğraflar bu yüzden değerlidir:
Bir anı değil, kaybettiğimiz bir dünyayı saklarlar.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA: TARİHİN ORTASINDA TURİZMİN YOKLUĞU

Yüz elli bin nüfuslu bir kent. Binlerce yıllık geçmişin mirasçısı Amasya.
Kral Kaya Mezarları kayalara oyulmuş, medeniyetler Yeşilırmak kıyısında birbirinin izini bırakmış. Hititlerden Pontus'a, Roma'dan Selçuklu'ya, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan büyük bir tarih kitabının sayfaları bu şehirde taşlara sinmiş.

Her sokağı başka bir medeniyetin dipnotu, her konağı geçmişten bugüne uzatılmış bir el.
Peki bugün ne durumdayız?
Sıfıra sıfır, elde var sıfır.
Dünyanın birkaç asırlık yapılarıyla milyonlarca ziyaretçi ağırlayan kentleri varken, biz binlerce yıllık tarihimizin önünde seyirci kalıyoruz. 

Yeşilırmak akıyor, Harşena Dağı yerinde duruyor, Yalıboyu evleri ayakta kalmaya çalışıyor. 
Ama turist yok; gelenlerin önemli bir bölümü bir gece bile konaklamadan şehirden ayrılıyor.

Çünkü Amasya'nın tarihine karşılık verecek bir turizm aklı yok.
UNESCO'nun kapısını çalmak elbette tek başına çözüm değildir. 
Ancak yıllardır tarihimizle övünen, kültürel mirası siyasi konuşmaların dekoru haline getiren anlayışın, Amasya için elle tutulur bir sonuç üretememesi düşündürücüdür.

Bunca yıl, bunca imkân, bunca kamu bütçesi...
Sonuç? 
Tabelalar değişiyor, broşürler yenileniyor, toplantılar ve törenler yapılıyor. 
Fakat turizm grafiği yerinden kıpırdamıyor.
İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün başarısı kaç fotoğraf verildiğiyle değil; kente kaç ziyaretçi kazandırıldığıyla ölçülmelidir. 
Kaç tarihi yapı restore edildi? 
Kaç konak özgün kimliğiyle yaşatıldı? 
Kaç turist Amasya'da bir gece daha fazla kaldı? 
Kaç uluslararası turizm rotasına dahil olduk? 
Kaç genç kültürel miras alanında istihdam edildi?
Sorular bunlar. 
Cevaplar ise çoğu zaman sessizlik.

Amasya'nın meselesi yalnızca turizm değildir. 
Asıl mesele, tarih ile yönetim arasındaki kopuştur. 
Bir yanda binlerce yıllık medeniyet birikimi, diğer yanda günü kurtarmaya çalışan plansız ve vizyonsuz bir anlayış.

Tarihi taşlarla övünüyoruz ama o taşların ne anlattığını dünyaya anlatamıyoruz. 
Eski mahalleleri betonlaştırıyor, yeşil alanları ranta açıyor, tarihi dokuyu koruma adına ruhsuzlaştırıyoruz.

Oysa turist yalnızca tarihi eser görmeye gelmez. 
Bir şehrin ruhunu hissetmek ister. 
Sokaklarında dolaşmak, insanıyla karşılaşmak, geçmişle bugün arasındaki bağı görmek ister.
Amasya'nın kurtuluşu yeni bir festival düzenlemekten, yeni bir tabela asmaktan ya da bir başka tanıtım toplantısı yapmaktan geçmiyor. 

Bilimsel bir turizm master plânına, tarihi dokunun bütüncül biçimde korunmasına, liyakatli kadrolara ve kamu kaynaklarının gösterişten uzak kullanılmasına ihtiyaç var.
Amasya yalnızca tanıtılmaya değil, anlaşılmaya muhtaçtır. Çünkü bu şehir bir turistik ürün değil, bir medeniyet hafızasıdır.

Bir gün yeni kuşaklar Yeşilırmak kıyısında durup bize soracak:
"Elinizde böyle bir tarih vardı. 
Ne yaptınız?"
Verecek cevabımız olmalı:
"Biz onu koruduk. 
Biz onu dünyaya anlattık. 
Biz onu çocuklarımıza miras bıraktık."

Yoksa geriye yalnızca eski fotoğraflar, yıpranmış hatıralar ve büyük laflar kalacak.
Sekiz bin beş yüz yıllık tarihin ortasında, turistin uğramadığı bir şehir...
Ve hâlâ dimdik duran Amasya.

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...