Yine bir Eylül…
Yazın o bunaltıcı sıcağı çekilirken
şehir yavaş yavaş nefes almaya başlıyor.
Bir başka kokuyor hava,
bir başka dokunuyor akşamlar insana.
Belli bir yaştan sonra
kilometreler değil,
zaman hızla dönüyor.
Günler haftalara,
haftalar aylara karışıyor;
ömrün takvim yaprakları
sessizce düşüyor avuçlarımızdan.
Ben yine de Eylül’ü seviyorum.
Sararmaya başlayan yaprakları,
solgun güllerin sessiz vedasını,
akşamüstü serinliğini,
yağmurun toprakla buluştuğu o eski kokuyu…
Sanki bütün tabiat
insana bir veda mektubu yazıyor.
Ve ben
hazanı bekliyorum.
Deniz bile Eylül’de
bir başka güzel.
Hele Karadeniz…
Yazın kalabalığı çekilmiş,
dalgalar usulca kıyıya sokulmuş,
su berraklaşmış,
güneş eski öfkesini yitirmiş…
Şile’nin Ağlayan Kaya’sında
hiç denize girdiniz mi?
Güney’in dillere destan plajları
belki daha çok anlatılır;
ama Karadeniz’in
yumuşacık dalgaları vardır ki
bir ömre bedeldir.
Sırtınızı yemyeşil dağlara dayadınız mı
orada?
Önünüzde sonsuz deniz,
arkanızda orman,
başınızın üzerinde gökyüzü…
İşte o zaman
cennetin uzaklarda olmadığını anlarsınız.
Uzun zamandır
bir Karadeniz yolculuğu düşlüyorum.
Samsun…
Ordu…
Giresun…
Trabzon…
Rize…
Artvin…
Yol uzadıkça
içimdeki çocuk uyanacak.
Sümela’yla yeniden buluşacağım;
Maçka’nın derinliklerinde
biraz kaybolacak,
biraz susacak,
belki de yıllardır yorgun düşen ruhumu
o dağların sessizliğine bırakacağım.
Bir iki yayla…
Bol bol fotoğraf…
Bulutlara değen dağlar,
sislerin içinde kaybolan yollar,
dereler, şelaleler,
ahşap evler,
unutulmuş köyler…
Ve bir gün
Karadeniz’in kıyısında
başımı gökyüzüne kaldırıp
bu eşsiz coğrafyayı
bir kez daha selâmlayacağım.
Belki yolum
daha uzaklara düşer.
Belki bir avuç karanfil
alır,
1921’in karanlık sularında
Karadeniz’e bırakırım.
Mustafa Suphi’yi
ve arkadaşlarını
sessizce anarım.
Çünkü bazı acılar
yıllar geçse de
tarihin kıyısından silinmez.
Sonra yol
beni Karadeniz’den İda’ya götürür.
İda…
Kazdağları…
Tanrılar tanrısı Zeus’un
antik çağlardan kalan yurdu.
Mitolojinin kutsal dağı,
derelerinin sesiyle,
ormanlarının gölgesiyle,
binlerce yıllık hafızasıyla
insanlığın ortak mirası…
Ama biz
değer bilmeyen bir toplumuz.
Bize altın tepside
cennet sunuluyor;
biz ise
o tepsiyi kırmak için
elimizden geleni yapıyoruz.
Uzungöl’ün hâline bakıyorum…
Beton yükseldikçe
göl küçülüyor.
Bir zamanların masal gölü
yakında binaların arasında
sıradan bir havuza dönüşmesin diye
insanın yüreği sızlıyor.
Sonra gözlerimi
İda’ya çeviriyorum.
Ormanlar kesiliyor,
toprak zehirleniyor,
dereler kirleniyor…
Ve bütün bunların adına
“altın” deniliyor.
Oysa bilmiyorlar…
Gerçek altın
toprağın altında değil.
Gerçek altın
İda’nın kendisi.
Bir ağacın gölgesinde,
bir pınarın serinliğinde,
bir kuşun kanadında,
bir çocuğun geleceğinde,
bir dağın binlerce yıllık sessizliğinde…
Gerçek altın
yaşayan hayattır.
Ey İda!
Ey Karadeniz!
Ey Anadolu’nun
ormanlarla, nehirlerle, dağlarla örülmüş
kadim güzelliği!
Siz bize miras değil,
emanetsiniz.
Hem de yalnız bize değil…
Gelecek kuşaklara,
bu topraklarda henüz doğmamış çocuklara,
insanlığın ortak vicdanına
emanetsiniz.
Bir gün
biz olmayacağız.
Ben olmayacağım.
Siz yine orada olmalısınız.
Karadeniz yine dalgalanmalı,
İda yine yeşermeli,
dereler yine türküler söylemeli,
Sümela yine sislerin arasından
insanlığa bakmalı.
Ve Eylül yağmurları
her yıl yeniden
toprağa düşmeli.
Ben de bir gün
bir fotoğraf makinesiyle
o yağmurun altında yürürken
şunu söylemeliyim:
Dünya hâlâ güzel…
Yeter ki
insan eli değmesin
güzelliğin boğazına.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder