Pandemi günlerinde
bin beş yüz kadar kitabımı
bir işçi yoldaşımızın adına kurulan kütüphaneye bıraktım.
Geriye beş yüz kadar sanat kitabı kaldı;
müziğin, resmin, edebiyatın
başucumda uyuyan kitapları…
Çünkü sanat,
insanın kendinden kaçıp
yine kendine vardığı en güzel yol.
Ferid Edgü’nün Van Gogh’u
zaman zaman elimden tutar,
beni Hollanda’nın sarı ışığına, Vincent’in yalnızlığına götürür.
Dün gece de
At Eternity’s Gate adlı film çıktı karşıma.
Julian Schnabel’in kamerasında,
Willem Dafoe’nun yüzünde
yeniden baktım Vincent’e.
Otuz yedi yaşında bir adam…
Karanlığın kıyısında
rengi ışığa çeviren, acıyı tuvale sürüp güneşler açtıran bir deli dâhi…
Resim yapmayı bilseydim
belki onun izinden giderdim.
Ekspresyonizmin o çılgın nehrine ben de atardım kendimi.
Gerçi karakterim müsait;
hezeyanla akıl,
yalnızlıkla kahkaha
zaten yıllardır aynı evde oturuyor bende.
Ama olmadı.
Ben fotoğrafın peşine düştüm.
Bir gün Riva’da,
denizin köpük köpük dövdüğü harap bir Ceneviz kalesinin bahçesinde
mor deve dikenlerini gördüm.
Elli kare çektim belki…
Tarih, taş, diken ve deniz
aynı kadraja sığmıştı.
Mor çiçekler
yüzyıllık duvarlara yaslanmış,
Karadeniz biraz ötede
öfkesini dalgalara anlatıyordu.
Günler önce dostum
Hünkar Ülkü Doğan'ın
“Dikenler” tablosunu görünce o bahçeye yeniden döndüm.
Demek ki gerçek sanat biraz da budur:
Bir resim,
yıllar önce unuttuğun bir fotoğrafı hafızanın derinliklerinden çıkarır;
bir kitap, otuz yedi yaşındaki Vincent’i bugünün akşamına getirir.
Ve insan anlar ki
bazı çiçekler dikenleriyle güzeldir,
bazı hayatlar yaralarıyla…
Hünkâr,
emeğine, birikimine sağlık.
Sen resim yaptın,
ben geçmişe gittim.
İyi ki sanat var.
İyi ki dostluk var.
İyi ki dikenlerin arasında
hâlâ çiçekleri görebiliyoruz.
Macit CÜNÜNOĞLU
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder