14 Eylül 2026

SİYAH ÖNLÜKLÜ ÇOCUKLAR

Eylül 1956.
Amasya'da sonbahar yeni başlıyordu. 
Ben henüz altı yaşındaydım, dünyanın bütün yolları önümde uzanıyordu.
İlkokula başladım.
Okulumun adı Yeşilırmak'tı; 
ama Yeşilırmak binasında değil, Kılıçaslan'ın eski duvarları arasında öğrendik ilk harfleri.

Mecit Payaslı öğretmenimizdi. 
Sertti.
Keskin bakışları vardı; insanı daha suçunu söylemeden yerin dibine sokan bakışlar.
Bazen dayağının hışmına da uğrardık. 
Çocuk aklımızla korkardık ondan.
Ama bilirdik: Bir harfi eksik bırakmaz, bir soruyu cevapsız geçirmez, zihnimizin kapılarını sonuna kadar açmak için olağanüstü çaba gösterirdi.

Yarı korkudan, yarı öğrenme hevesinden derslerimiz yine de keyifli geçerdi.
Çünkü o zamanlar öğretmen, sadece maaş alan bir memur değildi; çocuğun geleceğine emanet edilmiş bir vicdandı.
Bir buçuk yıl sonra, 1958 yılının Şubat ayında, DSİ'nin yanındaki kendi binamıza taşındık.

Duvarları yeni, hayâlleri eskiydi okulun.
Ve biz, siyah önlüklerimiz içinde aynı sıraya oturduk.
Zengin çocukları, yoksul çocukları, memur çocukları, esnaf çocukları...
Kimsenin babasının cüzdanı sınıf kapısından içeri giremezdi.
Siyah önlük hepimizi eşit yapardı.
Birimizin ayakkabısı eski, ötekinin kalemi yeni olabilirdi; ama derste herkes aynı çocuğun adıydı: ÖĞRENCİ.

Başöğretmen Şerafettin Erdem, Gümüşlü'den komşumuzdu.
Din dersimize o gelirdi.
Önce güzel ahlakı anlatırdı. 
İyiliği, dürüstlüğü, kul hakkını, insana saygıyı...
O yıllarda tarikatlar, cemaatler, siyasetin gölgesinde büyüyen dini yapılanmalar henüz toplumun gündelik diline bu kadar yerleşmemişti.
Din, ahlakla yan yana dururdu.

İnanç, insanı insandan üstün kılmanın bir aracı değildi.
Sınıf arkadaşlarımın çoğu, seküler dünyanın doğal çocuklarıydı. 
Kimse kimsenin inancını boynuna asılmış bir kimlik kartı gibi taşımazdı.
Çünkü insan olmak, henüz bütün kimliklerden önce gelirdi.

1961'de mezun olduk.
Ortaokula başladım. 
Eski lisenin arka tarafındaki barakalarda.
Baraka dediysem, bugünün beton okullarına bakıp küçümsemeyin.
Bizim hayallerimiz büyüktü.
Duvarlarımız tenekeden olabilir, ama gökyüzümüz sonsuzdu.
Kitaplarımız azdı belki, fakat merakımız çoktu.
Öğretmenlerimizin kusurları vardı, zamanın sertliği vardı, dayak vardı, korku vardı.

Ama eğitim vardı.
Bir çocuğun zihnini açma, onu hayata hazırlama, iyi insan yapma gibi büyük bir mesele vardı ortada.
Şimdi dönüp bakıyorum da...
Ne çok şey değişmiş.
Siyah önlükler çıkarıldı, ama eşitsizlikler büyüdü.
Çocukların sırtından önlükler indi, yerine marka kıyafetler geldi.
Eskiden sınıfta zengin fakir ayrımı yapılmazdı; şimdi eğitim bile parası olanın çocuğuna başka bir gelecek vaat ediyor.
Eskiden din dersinde güzel ahlak anlatılırdı; şimdi ahlakın yerini itaat mi aldı, korku mu, çıkar mı?

Eskiden öğretmen, çocuğun ufkunu genişletmek için çırpınırdı.
Şimdi eğitim, sınavdan sınava sıkıştırılmış bir yarış atının kaderine mi dönüştü?
Çocuklarımızın ellerinde daha çok ekran, daha az kitap var.
Daha çok bilgi, daha az düşünce...
Daha çok slogan, daha az soru...
Toplumun çivisi çıktı diyorlar.
Belki de çivi değil, duvarın kendisi çürüdü.
Bir zamanlar aynı sırada oturan çocukları birleştiren okuldu.
Şimdi çocukları daha küçük yaşta ayıran, sınıflandıran, etiketleyen, birbirine rakip eden bir düzen var.

Oysa biz, Kılıçaslan'ın eski taş duvarlarında birlikte büyümüştük.
Mecit öğretmenin sert bakışları altında aynı korkuyu paylaşmış, Şeref öğretmenin derslerinde aynı ahlakı öğrenmiştik.

Kimse kimsenin önüne geçmek için ötekinin omzuna basmazdı.
Bir çocuğun başarısı, ötekinin yenilgisi sayılmazdı.
Şimdi soruyorum kendime:
Nerede kaybettik o güzel çocukları?
Hangi dönemeçte insanı insandan üstün kılan o görünmez teraziyi devirdik?
Ne zaman unuttuk eğitimin yalnızca diploma değil, vicdan inşa etmek olduğunu?

Eylül 1956'dan bugünün karmaşasına bakıyorum.
Aradan yetmiş yıl geçmiş.
Bir zamanlar siyah önlüklerin altında eşitlenmiş çocuklardık.
Şimdi renk renk kıyafetler içinde birbirinden uzaklaşan yetişkinler olduk.
Ama ben hâlâ inanıyorum:
Bir ülke yeniden çocuklarının gözlerinden kurulabilir.
Bir sınıfta, aynı sırada, aynı kitaba uzanan ellerle...
Bir öğretmenin bilgi kadar güzel ahlakı da anlattığı günlerde...
Bir çocuğun zenginliğiyle değil, merakıyla ölçüldüğü zamanlarda...

Belki o gün, Kılıçaslan'ın eski duvarları yeniden konuşur.
Yeşilırmak'ın suyu yıllardır taşıdığı o türküyü bir kez daha söyler.
Ve biz, siyah önlüklü çocuklar, uzaktan bakıp gülümseriz.
Çünkü bilmekteyiz:
Bir toplumun geleceği, en büyük binalarında değil;
Çocuklarının birbirine nasıl baktığında saklıdır.

Macit CÜNÜNOĞLU

Hiç yorum yok:

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...