02 Eylül 2026

HOŞ BİR SEDA

Bir meydan vardı Amasya’da,
adı Selağzı…
Bir şehrin kalbi nasıl atarsa
öyle atardı orada hayat.
Sabah güneşi önce ona düşer,
akşamın son ışığı
onun taşlarına sinerdi.

Kızılay’ıydı Amasya’nın,
Taksim’iydi…
Bir şehrin bütün yolları
bir şekilde oraya çıkardı.
Hamamından yükselen buğu,
dükkânlarından taşan ses,
kıraathanelerin koyu sohbeti,
meyhanelerin geceye karışan kahkahası…
Taksicilerin bitmeyen muhabbeti,
ayakkabı boyacılarının
sabahın ilk ışığında açtıkları sandıkları…

Ve çocukluğum…
Ben hâlâ oradayım.
Bir fotoğraf düşüyor önüme,
zamanın kapısı aralanıyor.
Birden çocuk oluyorum yeniden;
sokaklar küçülüyor,
insanlar büyüyor,
dünya daha temiz,
gökyüzü daha mavi…

Yirmi yedi Mayıs’ın ardından
meydanın ortasına
iki havuz konduruluyor.
Sular yükseliyor göğe,
ışıklı fıskiyeler
gecenin karanlığına
renkli bir masal serpiyor.
Tarih değişiyor sanıyoruz
çocuk aklımızla…
Oysa değişen yalnızca meydan değil,
memleketin kendisi.

Şuayip Usta’nın tandırından
mis gibi koku yayılıyor yine.
Koku, taş duvarlara çarpıp
çocukluğumun içine doluyor.
Çağlayan Kahvesi kalabalık…
Balkonlarda çaylar,
salonlarda tavlalar,
anastrada çevrilen iskambil kağıtları 
ve birbirine karışan sesler…
Şerif Abi’nin yüzünde
o bildik tebessüm…
Demirali ve ailesi
ayakkabı boyacılarının
en tanınanı…

Bir meydan düşünün;
insanlarıyla birlikte hatırlanan…
Çünkü şehir yalnızca
taştan, betondan ibaret değildir.
Şehir;
bir kahve fincanında kalan iz,
bir esnafın seslenişi,
bir taksicinin anlattığı hikâye,
bir ustanın tandırından yükselen koku,
bir çocuğun cebindeki bozuk para,
bir ihtiyarın gözlerinde
geçmişe dalan ışıktır.

Taksiciler…
Onların dünyası başka.
Amerikan arabaları
güneşte pırıl pırıl,
motorlar suskun,
şoförler sabırlı…
Müşteri beklerken
Amasya’yı konuşurlar.
Siyaseti,
aşkı,
ölümü,
geçim derdini,
insanı…
Kim bilir,
şehrin tomografisini
onlardan daha iyi kim çekebilirdi?

Sonra meydan
birden siyasete dönüşürdü.
Makarios posterleri,
Yunan bayrakları,
Kıbrıs bunalımının ateşi…
İnönü gelirdi,
Demirel gelirdi,
Ecevit gelirdi;
sözler havaya yükselir,
kalabalık dalga dalga kabarırdı.

Bir şehir
kendi tarihini
meydanında yazardı.
Devlet hemen yanı başında…
Hükümet,
belediye,
karakol…

Ve Şehir Kulübü’nün balkonunda
şehrin ekabir takımı…
Çaylar, kadehler,
uzayan akşamlar…
Herkes kendi yerinde,
herkes kendi hikâyesinde…
Selağzı ise
hepsinin ortasında
sessizce dururdu.

Sonra yıllar geçti.
Meydan değişti.
Adı değişti.
Yavuz Selim oldu.
Ama bazı adlar
tabelalardan silinse de
insanın yüreğinden silinmez.
Benim gönlümde
hâlâ Selağzı…
Keşke
12 Haziran Meydanı deselerdi adına;
çünkü bazı meydanlar
bir şehrin yalnızca mekânı değil,
hafızasıdır.

Sonra Gazi Anıtı yükseldi
zamanın sert yüzüne karşı…
Ve biz
her değişimi
biraz daha eksilerek izledik.

Şimdi Selağzı yok.
Hamam yok,
kahveler yok,
meyhaneler yok,
taksicilerin Amerikan arabaları yok…
Şuayip Usta’nın tandırından
duman yükselmiyor artık.
Çağlayan’ın balkonunda
kimse çayını yudumlamıyor.
Bir meydanın sesi kesildi.
Fakat fotoğraflar var…
Eski fotoğraflar.

Bir kazı alanına eğilir gibi
onlara eğiliyoruz.
Taşların altında değil,
zamanın altında
kendi çocukluğumuzu arıyoruz.

Bir köşe çıkıyor karşıma,
bir yüz,
bir dükkân,
bir araba,
bir çeşme…
Ve geçmiş
birden gün ışığına çıkıyor.
Kâh bir sevinç,
kâh bir acı…
Kâh çocukluğumun
saf kahkahası,
kâh gençliğimin
asi rüzgârı…
Hepsi dönüp geliyor.

İnsan yaş aldıkça
geçmiş uzaklaşmıyor meğer;
tam tersine,
insanın içine doğru
yaklaşıyor.
Bir fotoğraf yetiyor
yetmiş yedi yıllık ömrü
bir anda geriye çevirmeye.

Ve insan anlıyor:
Kaybettiğimiz yalnızca
bir meydan değilmiş.
Bir zamanmış…
Bir şehir duygusuymuş…
Birlikte yaşamanın
o eski, sıcak hâliymiş.

Ah Amasya…
Selağzı yok artık.
Ama ben
her eski fotoğrafta
onu yeniden görüyorum.
Ve her gördüğümde
bir çocuk çıkıyor içimden;
koşuyor meydana,
fıskiyelerin altında duruyor,
tandır kokusunu içine çekiyor,
kalabalığa karışıyor…

Sonra dönüp
bugünkü bana bakıyor.
Hiç konuşmuyor.
Sadece gülümsüyor.
Ben de
gözlerimde biriken yaşla
ona bakıyorum.

Çünkü bazı şehirler
insanın doğduğu yer değildir yalnızca;
insanın içinde
ömür boyu taşıdığı bir sızı,
bir şarkı,
bir hatıradır.

Ve bazı meydanlar
yıkılsa da
ölmez.
Bir fotoğrafta,
bir kokuda,
bir seste,
bir hatırada
yaşamaya devam eder.

Selağzı da öyle…
Geriye
bir avuç fotoğraf,
binlerce hatıra,
biraz hüzün kaldı.
Ve kulağımızda
uzaktan gelen
eski bir şehrin sesi…
Hoş bir seda…
Bir de
hiç dinmeyen
memleket sevdası.

Macit CÜNÜNOĞLU

Hiç yorum yok:

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...