Hayat dediğiniz nedir ki,
bir avuç kelime,
birkaç kitap,
biraz yalnızlık…
Bertrand Russell takılıyor aklıma:
“Tek kitaplı adamdan kork.”
Halil İnalcık susuyor bir köşede,
García Márquez’e bırakıyor yalnızlığını.
Ben de kitapların arasına sığınıyorum;
başka türlü nasıl dayanılır
bu gürültülü dünyaya?
İyi ki kitaplar var,
iyi ki bazı insanlar
yoksulluğun içinden geçip
onurlarıyla çıkabiliyor.
Adnan Binyazar anlatıyor hayatını;
Diyarbakır’dan okyanuslara uzanan
çetin bir yolculuk…
“Yazılışı tehlike yaratacak
bir hayat yaşadım,” diyor.
Kimi hayatını yazar,
kimi hayatıyla yazar kitabını.
Kimi de susarak
bütün bir çağı anlatır.
Bizim memlekette
siyaset yazmak zor,
siyaseti seyretmek daha zor.
Vicdan çoktan tedavülden kalkmış;
yalan alışkanlık,
hırsızlık meziyet,
kavga gündelik hayat…
Böl, parçala,
sonra yönet!
Ne kadar kolay
insanı insana düşman etmek…
Mizahımızı da kaybettik,
şarkılarımızı da.
Sanat köşesine çekilmiş,
meydanlarda başka sesler yükseliyor.
Rüzgâr kıbleden esiyor,
karanlık büyüyor.
Kutsal kelimelerin ardına
yüzlerce ayıp saklanıyor.
Ve gökyüzünde
simsiyah bir bayrak…
Ölümün gölgesi gibi
dolaşıyor üzerimizde.
Sonbahar geldi.
Yapraklar sararıyor,
şehirler susuyor,
mezarlıklar büyüyor.
Gün geçmiyor ki
bir ocak daha sönmesin,
bir genç beden
toprağa düşmesin.
İnsanlık “off”,
vahşi kapitalizm “in”…
Para,
ihtiras,
kibir,
iktidar…
Hepsi aynı sofrada,
başköşede.
Milliyet sosu,
din kokusu,
üstüne biraz korku…
Ve biz,
karanlığın içinde
yolumuzu arıyoruz.
Belki de en acısı,
kimsenin artık
şaşırmıyor oluşu.
Bir zamanlar ayıp olan
şimdi marifet,
bir zamanlar suç olan
şimdi meziyet…
Gökyüzünde melekler
sıra sıra dizilmiş,
sessizce bakıyorlar.
Belki onlar da soruyor:
“Haberin var mı,
kör duvar?"
İnsanlık gidiyor…
Haberin var mı?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder