Bugün Perşembe…
İstanbul güneşli bir sabaha uyanıyor.
Gökyüzü masmavi,
deniz hafif dalgalı,
serin bir rüzgâr geçiyor yüzümüzden;
ince bir ürperti bırakıyor tenimizde.
Sonbahar gelmiş İstanbul’a…
Altın sarısı yapraklar
ağaçların dallarında mahzun bir gülümseme,
kuşların sesinde eski bir şarkı…
Sanki bütün şehir
bir yerlere çağırıyor bizi;
denizlere, uzaklara,
belki de kendimize…
Gönüller yorgun,
yürekler yaralı.
Zaman ise söz dinlemiyor;
alıp götürüyor ne varsa
avucumuzdan.
Yine de hayat
en derin yerimizden yakalıyor bizi;
sımsıcak,
bırakmamacasına…
Hazan mevsimi işte…
İstanbul’un üstüne
sarı bir şiir gibi düşüyor.
Gülhane’de
Nazım’ın ceviz ağacı solgun bugün.
Gölgesine şiirler bırakıyor rüzgâr.
Bir yaprak düşüyor dalından,
sanki memleketin üzerine.
Orhan Veli
İstanbul’u dinliyor hâlâ;
bir vapur düdüğünde,
bir martı çığlığında,
bir yalnız adamın cebindeki son bozuklukta…
Yelkovan kuşları
kanat çırpıyor gökyüzünde.
Aşiyan’da Fikret,
sözcüklerini Boğaz’a bırakmış.
Biraz ötede Yahya Kemal
saltanatın değil,
şehrin kalemini tutuyor.
Ve Tanpınar…
Huzursuzluğun içinde
huzur arayan o mahcup adam,
“Bursa’da Zaman”dan çıkıp
İstanbul’un saatlerini kuruyor yeniden.
Az aşağıda Atilla…
Aşkın ölümsüz tanığı.
Bir İstanbul akşamında
hâlâ seviyor,
hâlâ bekliyor,
hâlâ “ben sana mecburum” der gibi
bakıyor şehrin yüzüne.
Yeşilçam
şimdi geçmişte kalan
siyah-beyaz bir rüya.
Onurlu sefaletin
senaryoları hâlâ elimizde.
Orhan Kemal
yine işsiz,
yine ekmek derdinde,
yine alın terinin peşinde
İstanbul’un dar sokaklarında.
Yanında Otyam…
Bir elinde fotoğraf makinesi,
bir elinde memleket.
İnadına üretiyor,
inadına sergiler açıyor.
Akdeniz’den
çılgın İstanbul’a
tuzlu bir selam gönderiyor.
Çünkü bazı insanlar
yaşlanmaz;
yalnızca fotoğrafları sararır.
Ada vapurları
Melih Cevdet’e nazire yaparcasına
sessiz bugün.
Yolcular suskun.
Kimsenin yüzünde
eski İstanbul’un neşesi yok.
Gözler Sait Faik’i arıyor
Burgaz’ın kıyılarında.
Belki bir balıkçı kahvesinde,
belki bir mendireğin ucunda
insanları seyrediyordur hâlâ.
Komşusu Hüseyin Rahmi
her zamanki gibi biraz hüzünlü.
Bir yerlerden
Yesari Asım’ın sesi geliyor.
Heybeli’de mehtap yalnız…
Lüle saçlı, sarışın o hayal
çoktan uzaklaşmış bu dünyadan.
Ama bazı güzellikler vardır;
ölmezler.
Yalnızca
hatıralara taşınırlar.
Yıllar geçiyor…
Ama hafıza
inatçı bir ihtiyar gibi
kapısını kapatmıyor geçmişe.
Dostlar geliyor birer birer
resmî geçit yaparcasına;
martıların çığlıkları arasında.
Ahmet Rasim
bir köşe başında
çilingir sofrasına oturmuş.
Aziz Usta
Babıâli yokuşunu tırmanıyor
ağır ağır.
Ve Mehmet Kemal…
Sen çok yaşa!
Sayende
insan öğle rakılarını bile özlüyor.
İstanbul’un meyhanelerinde
bir kadeh kaldırmak istiyor insan
kaybettiklerinin şerefine.
Şemsi Paşa bugün neşeli.
Sahilinde eski yüzler…
Kimler mi?
Biz…
Bizler.
Geçmişin çocukları,
yarının yorgun yolcuları.
Yetmez mi?
Gözlerim kömür karası,
ellerim kömür karası,
yarınlarım kömür karası…
Ama yine de
Marmara’ya teslim olmuşum.
Denizin tuzu
yaralarımı biliyor.
Dalgalar
adımı söylemeden
beni çağırıyor.
Ben de Boğaz’ın saraylarına
başımı kaldırıp haykırıyorum:
“Sultan sultan,
çık dışarı!
Oynayalım!”
Bir çocuk sesi gibi
yükseliyor sözüm
sarayların duvarlarında.
İstanbul duyuyor.
Ama başı öne eğik…
Mahcup.
Çünkü bilir İstanbul;
insanın yoksulluğundan
saraylar büyütülürse,
taşlar yükselse de
vicdanlar küçülür.
Ve İstanbul utanıyor…
Sınıfına ihanet eden
böyle bir varlığı
bağrından çıkardığı için.
Sonbahar akşamına dönüyor sabah.
Güneş
Marmara’nın üstünde ağır ağır eriyor.
Bir yaprak daha düşüyor.
Bir dost daha
hatıralara karışıyor.
Bir vapur düdüğü
uzaklardan sesleniyor.
Ben İstanbul’a bakıyorum.
İstanbul bana…
Ve anlıyorum:
Bazı şehirler yaşanmaz yalnızca;
bazı şehirler
insanın içinde yaşar.
İstanbul da öyle…
Ne kadar gidersen git,
ne kadar yaşlanırsan yaşlan,
ne kadar dostunu kaybedersen kaybet…
Bir sonbahar sabahı
Boğaz’ın kıyısında
bir martı çığlığı yeter
seni yeniden kendine döndürmeye.
Ve sen,
bütün kaybettiklerinle birlikte
yeniden yürürsün İstanbul’da.
Elinde geçmiş,
yüreğinde hüzün,
dilinde şiir…
İnadına hayat,
inadına İstanbul,
inadına yaşamak…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder