İstanbul serin, eylül sarısı çöküyor şehrin üzerine.
Yeşil, usulca sarıya dönüyor;
Van Gogh'un sevdiği o çılgın renk.
Çılgın dediler ona, kardeşi Theo olmasaydı belki adını bile bilmeyecektik.
Kafka yaşarken tek kitabını yayımlatamadı, Beethoven, Mozart, Chopin...
Kaçı kendi zaferinin sesini duyabildi?
Sanatçıların kaderi bu belki: Bazıları yaşarken susar, ölünce dünya onları dinlemeye başlar.
Nadir Nadi söylemişti: "Klasik müzikseverler dünyada mutlu azınlıktır."
Biz burjuvazi sanmıştık bu azınlığı; Meğer Marx amca da yanılabilirmiş.
Şimdi sanatın sesi kısık.
Kitaplar okunmuyor, tiyatrolar son nefesini sayıyor, galeriler boş.
Harala gürele yaşanıyor ömürler.
İçimde bir Beyoğlu akşamı, Emek Sineması'nın kapısında gençliğim.
Yeni Melek, Atlas, Alkazar...
Hepsi birer hatıra şimdi. İstanbul'un sinemaları kadar çocukluğumuz da kayboldu.
Bir gün büyük Reis dedi ki: "İstanbul'un içine ettik, ben de sorumluyum."
Yirmi dört yıl sonra duyduğum ilk doğru söz...
Geç de olsa, insan umutlanıyor.
Darısı adaletin ve demokrasinin başına.
Neyse ki internet var. Beethoven bilgisayarımda, Mozart yanı başımda, dünyanın bütün filmleri bir tık ötede.
Seç, beğen, dinle, izle...
Ama insan evine kapandıkça şehir biraz daha susuyor.
Ve martılar ağlıyor.
Balkonuma kadar geliyor bazıları.
Kanat çırpıp sesleniyorlar:
"Macit, Macit! Çık dışarı...
Biraz İstanbul oynayalım."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder