“Lev Tolstoy’un 198. Doğum Yılı”
Bugün Türkiye’de Google’ın açılış sayfasında
bir dâhinin yüzü var.
Ne güzel…
Bir yazarı, bir düşünürü,
bir çağın vicdanını hatırlamak…
Lev Tolstoy…
Rus edebiyatının dünyaya armağan ettiği
o büyük romancı;
kalemi kadar yüreği de güçlü
bir toprak ağası,
ama toprağın gerçek sahibinin
köylü olduğuna inanacak kadar
yoksul halk sevdalısı…
Topraklarını köylülere dağıtıyor.
Daha on dokuzuncu yüzyılda
kendi çapında bir toprak reformu yapıyor.
Devrimci bir ruhla yaşıyor,
aşklarıyla savruluyor,
arayışlarıyla yanıyor.
Sonra oturup
Savaş ve Barış’ı,
Anna Karenina’yı,
Diriliş’i yazıyor…
Bir yandan insanı anlatıyor,
bir yandan insanlığın geleceğini sezerek
uzaklardan yaklaşan devrimin
ayak seslerini duyuyor.
Tolstoy, çağının değil yalnız;
çağların yazarı…
On dokuzuncu yüzyılın bereketi
sanki yirminci yüzyıla taşarken
bir şeyleri de geride bıraktı.
Edebiyatı, müziği, resmi, felsefeyi, bilimi
merceğin altına koyduğunuzda
karşınıza akıl almaz bir birikim çıkıyor.
İnsan, tarihte görülmemiş hızla
değişiyor, dönüşüyor;
uzaya yelken açıyor.
Ama aynı insan
savaşların, yıkımların,
acıların da mucidi…
Ne garip değil mi?
Ve bütün bu fırtınanın içinde
Tolstoy’un yıldızı
hâlâ sönmüyor.
Hangimiz okumadık onu?
Hangi kitaplıkta yok
o eskimeyen kitaplar?
Kimi zaman sinemanın dili oluyor,
kimi zaman kendisinden sonra gelen
sayısız yazara ışık tutuyor.
Bir klasik işte…
Eskimeyen, yıpranmayan,
her dönüşümüzde başka bir yanını
gösteren büyük bir senfoni gibi…
On dokuzuncu yüzyıldan
bugüne uzanan bir ışık…
Lev Tolstoy, 198 yıl önce doğdu.
Bizim de Nâzım’ımız var.
Dünyanın dört bir yanında tanınan,
Küba’dan Vietnam’a kadar
şiiriyle, kavgasıyla, umuduyla
insanlara ulaşan Nâzım…
Peki ya ötekiler?
Ahmet Hamdi Tanpınar,
Hüseyin Rahmi,
Orhan Veli,
Sait Faik,
Cahit Sıtkı…
Daha yüzlercesi…
Büyük çoğunluğu
sanki Kapıkule’de bırakılmış
bir bavul gibi.
Vatan sınırlarını aşamıyorlar.
Dünyanın büyük edebiyat sofrasında
adları yeterince duyulmuyor.
Ya Orhan Pamuk?
Nobel’li yazarımız…
O da daha dünün çocuğu bize göre.
Üstelik postmodern…
Biz ne anlarız
Yeni Hayat’tan!
Biz eski kafalıyız biraz;
acıyla yoğrulmuş,
hayatın içinden geçmişiz.
Realistiz…
Ama ruhumuz romantizmle yıkanmış.
Bilincimizde
özgürlük, eşitlik, hak, hukuk, adalet,
devrim…
Ve bu kelimelerin bedelini
hayatımız boyunca
az çok ödemişiz.
Dünya yazarlarıdır
bizim aydınlığımız.
Amerika’dan Rusya’ya,
Çin’den Mısır’a…
Necib Mahfuz’u
Sabahattin Ali’yi sevdiğim kadar severim.
İyi ki Google,
bugün bize Tolstoy’u hatırlattı.
Keşke her gün
başka bir güneşi selamlasak.
Keşke unutmasak
sonsuzluğa yürümüş o güzel insanların
yüreklerini, kalemlerini, düşlerini…
Bilseniz ne kadar mutlu olur
Sait Faik,
Hüseyin Rahmi,
Cahit Sıtkı…
İyi ki yolumuza çıktılar
Dostoyevskiler,
Steinbeckler,
Tolstoylar…
Hayat onlarla başka…
Onlarla daha derin,
daha zengin,
daha sevinçli,
daha hüzünlü…
Çünkü bazı insanlar ölmez.
Kitapların arasında,
şiirlerin dizelerinde,
hafızamızın en kuytu yerlerinde
yaşamaya devam ederler.
Ve biz,
onları okudukça
kendimizi yeniden buluruz.
Ne güzel bir hayat bu…
Ne güzel bir yalnızlık…
Ama unutmayın;
Mevsim Sonbahar…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder