06 Eylül 2026

HASRET

Yine geldi sonbahar…
Hazan mevsimi;
insan bir hatırlamaya görsün,
geçmişin kapıları ardına kadar açılıyor.
Bir selâm gönderiyorum önce
1 Eylül’ün barışa açılan yüzüne.

Sonra takvim ağırlaşıyor,
12 Eylül’ün karanlığı düşüyor önüme;
tank paletleri,
sürgünler,
işkenceler,
yarım kalmış hayatlar…
Bazı yaralar vardır,
kabuk bağlamaz;
yıllar geçer,
takvimler değişir,
ama insanın içinde
aynı yerde kanar.

Sonra daha geriye,
6-7 Eylül’e uzanıyorum.
İstanbul ağlıyor o gece…
Pera susuyor,
Galata ürperiyor,
Sirkeci’nin taşlarına
bir halkın utancı siniyor.
İzmir de karanlıkta…
Yıl 1955.

Ne oldu da
bir ülkenin insanları
bir gecede birbirine düşman edildi?
“Ya Taksim ya ölüm”
diye haykıran kalabalıklar
“Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak!”
sözleriyle büyütülürken
bir başka hesap
çoktan kurulmuştu.

Selanik’te patlayan bomba
İstanbul’da yankılandı.
Ve radyo konuştu…
Ajanslar bağırdı,
gazeteler ateşe körük taşıdı,
İstanbul Ekspres
manşetleriyle öfkeyi büyüttü.
Sonra kalabalıklar yürüdü…
Taksim’e,
Pera’ya,
Galata’ya,
Sirkeci’ye,
Aksaray’a,
Eminönü’ne…

Ama yürüyen kalabalığın
önünde görünmeyen bir el vardı.
Evler işaretlenmişti.
Dükkânlar belliydi.
Kiliseler,
mezarlıklar,
ibadethaneler…
Ve hedefte
Rum vardı önce,
sonra Ermeni,
Yahudi…
Komşunun kapısı
düşmanın kapısına çevrildi.
Balyozlar indi kepenklere,
taşlar camlara,
ateş evlere…

Bir zamanlar aynı sokakta
selâmlaşan insanlar
o gece birbirinin korkusu oldu.
Kiliselerin çanları sustu,
mezarlıklar talan edildi,
ölüler bile
bu öfkeden kurtulamadı.
Kemikler saçıldı sokaklara…
İnsanlık
bir gecede
kendi mezarını kazdı.

Ve ben soruyorum:
Kim öğretti bize
komşunun dinini sormayı?
Kim koydu
insan ile insan arasına
bayrak, mezhep, ırk duvarlarını?
Kim fısıldadı kulağımıza
“Öteki” diye bir insanın varlığını?
Devletin gölgesinde büyüyen
milliyetçilik,
dinin gölgesinde çoğalan öfke,
kalabalıkların vicdanını susturdu.

Sonra suçlular arandı.
Bulmak kolaydı…
Her zamanki gibi
önce aydınlar,
önce solcular,
önce düşünenler…
Kemal Tahir,
Mehmed Kemal,
Hasan İzzettin Dinamo…
Sorgular,
tutuklamalar,
hapishaneler…
Ve yıllar sonra:
Pardon!

Bizim memlekette
“pardon”ların bile
mezar taşı vardır.
Ama benim içimde
başka bir şey kaldı:
Hasret…
Niko’ya hasret,
Hırant’a hasret,
Alber’e hasret…
Birlikte gülmeye,
aynı sofrada oturmaya,
aynı sokağın çocukları olmaya hasret.

Çünkü onlar
“azınlık” değildi benim için.
Komşuydu.
Dosttu.
Kardeşti.
Bu toprağın
aynı yağmuruna ıslanmış,
aynı güneşinde ısınmış
insanlardı.

Şimdi soruyorum
sonbaharın sarı yapraklarına:
Neredeler?
Hangi şehirde kaldı
onların ayak sesleri?
Hangi evin penceresinde
akşam ışıkları sönük?
Hangi sokakta
bir Rumca şarkı
yarım kaldı?
Hangi kilisenin kapısında
bir çocuk
annesinin elini bekliyor?
Hangi mezarlıkta
adı unutulmuş bir taş
bizi hâlâ affetmiyor?

Hüzünlendim yine…
Sonbahar işte…
Safran sarısı yaprakların arasından
güneş bir başka batıyor.
Akşam yaklaşıyor.
Masa kuruluyor.
Rakı zamanı…
Memleketi kurtarma zamanı!
Eğer büyük reislerin hışmından,
büyük lafların gürültüsünden,
küçük insanların korkusundan
bir an olsun kurtulabilirsek…
Bir kadeh kaldıracağım
yitip gidenlere.
Niko’ya…
Hırant’a…
Alber’e…

Ve adını bilmediğim
binlerce güzel insana…
Sonra
bir şarkı süzülecek
çok uzaklardan.
Hüzzamın koyu akşamından,
Kemanî Corci’nin yayından…
Ve ben,
gözlerimi kapatıp
geçmişin bütün kapılarını açarak
usulca söyleyeceğim:
“Bizde hasretle
bu feryat kalır mı bilmem…”
Kalır mı bilmem…
Ama biliyorum:
İnsan insana hasret kaldıkça
bu memleketin sonbaharı bitmeyecek.

Macit CÜNÜNOĞLU

Hiç yorum yok:

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...