31 Ağustos 2026

ARAFTA

Bir akşamüstüydü,
gökyüzü yorgun bir mektup gibi
kapanıyordu şehrin üzerine.
Ben, içimde yıllardır susturduğum
bir cümlenin başında bekliyordum.
Ne dönmeye cesaretim vardı
ne de gitmeye...

Bir şarkı geçti içimden,
eski bir plakta unutulmuş
çatlak bir ses gibi.
Bir zamanlar sevdiğim her şey
yeniden dokundu omzuma;
ama hiçbiri
beni eskisi kadar sevindirmedi.

Fotoğraflar vardı masanın üzerinde,
sararmış kenarlarında
ömrümün ayak izleri...
Bir yüz, bir ev, bir sokak,
bir çocuk bakışı
ansızın açıyordu geçmişin kapısını.

Ve ben,
kendimi yıllar önce bıraktığım
o kapının eşiğinde buluyordum.
Amasya...
Birden Yeşilırmak akıyordu içimde.
Kıyısında çocukluğum,
elma kokuları arasında gençliğim,
ahşap evlerin pencerelerinde
annemin sesi...

Harşena’nın gölgesinde
küçücük bir çocuk kalmış sanki;
elini uzatsam tutacak,
“Geç kaldın,” diyecek bana.
Geç kaldım mı gerçekten?
Yoksa insan
kendi geçmişine hiçbir zaman
vaktinde varamıyor mu?

İstanbul başka bir dünya şimdi;
ışıkları çok,
sesleri çok,
insanı çok...
Ama kalabalığın ortasında
bazen kendi adımı bile
yabancı birinden duyar gibi oluyorum.

Eskiden bir çınarın altında
bir dostun yanına oturmak yeterdi.
Bir bardak çay,
iki kelime,
bir içten gülüş...
Dünya küçüktü o zaman,
insanlar birbirine yakındı.

Şimdi şehirler büyüdü,
mesafeler çoğaldı,
insanlar birbirine
aynı sokakta bile uzak.
Meğer zaman
duvardaki saat değilmiş;
insanın içinden eksilenmiş.

Bir gün bakıyorsun,
sevdiğin yüzler azalmış,
sesler seyrelmiş,
kapılar birer birer kapanmış.
Ve sen
elinde kalan birkaç hatırayla
koca bir ömrü
yeniden kurmaya çalışıyorsun.

Ben hâlâ buradayım...
Bir yanım
çocukluğumun avlusunda,
bir yanım
İstanbul’un akşamında.
Bir yanım gitmek istiyor
çok uzaklara;
öteki yanım
eski bir evin kapısını çalıp
“Ben geldim,” demek.
Ne bütünüyle geçmişteyim,
ne geleceğe aitim.

Bir eşiğin üzerinde
ömür tüketiyorum.
Belki de insanın en uzun yolu
iki şehir arasında değil,
kendi kalbiyle geçmişi arasındadır.
Şimdi akşam...
Şehir ağır ağır susuyor.
Ben pencerede,
elimde soğumuş bir çay,
içimde henüz bitmemiş bir şarkıyla
kendime bakıyorum.

Ve anlıyorum:
Bazı insanlar bir yere gitmez.
Bazı insanlar
bir ömür boyunca
kendi hayatlarının
arasında kalır.
Ben de...
Ne tamamen gittim,
ne dönebildim.
Sözün kısası araftayım.

Macit CÜNÜNOĞLU

30 Ağustos 2026

YILMAZ ABİ

Her zamanki hafta sonu… Balkondayım yine.
Ağustos sıcağının son demleri dökülüyor gecenin koynuna, bir yanda serinleyen gökyüzü, bir yanda yorgun günün sessizliği…

Fonda eski bir şarkı; Kemanî Serkis’in nağmeleri, Müzeyyen ablamın billur sesi:
“Kimseye etmem şikâyet, baktıkça mücrim gibi istikbâlime…”

Bir şarkı dokunuyor geçmişime, ben geçmişe dokunuyorum.
Kâh çocukluğum çıkıyor karşıma, dizleri yara içinde, cepleri misket kokan…
Kâh gençliğim, delice akan bir ırmak gibi önüne geleni sürükleyen…
Kâh Amasya; Gümüşlü’nün taş sokakları, Yeşilırmak’ın kıyısında çocukluğumu bekleyen evler…

Ve tam o sırada telefonun keskin sesi bölüyor hatıralarımı.
Açıyorum.
Yılmaz abi…
Yılmaz Seven.
Mahalle komşum, Rasim amcanın en büyük evlâdı.
Nam-ı diğer Camcı Rasim’in oğlu…
1933’te Trabzon’dan Amasya’ya göç eden bir ailenin Karadeniz kokulu hikâyesi…

Gümüşlü Camii’ne çıkan sokakta evi, dükkânı, hayatı vardı Rasim amcanın.
Renkliydi, sesinde Karadeniz’in dalgası, yüreğinde Amasya’nın toprağı…

Çakallar’da bir bağı vardı.
Yaz akşamları güneş ufka yaslanırken sopasını omzuna atar, çıkınını ucuna takar, Pirler’e gider gibi kestirme yollardan bağına ulaşırdı.
Biz mahalle çocukları ardından bakardık hayranlıkla.
Bir insan bu kadar enerjiyi nereden bulurdu?
Meğer bazı babalar evlatlarına yalnızca soyadını değil, hayata karşı duruşlarını da miras bırakırmış.

Yılmaz abi o mirası taşıyanlardan…
Yıllarca DSİ’de yüksek mühendis olarak, müdür olarak kente hizmet etti.
Projeler çizdi, köprüler kurdu, suların yolunu değiştirdi; ama asıl insanların geleceğine bir şeyler katmaya çalıştı.

Aradan yıllar geçti, doksanına merdiven dayadı ama gözlerinde hâlâ ilk günkü ışık…
Amasya deyince yüreğinde başka bir kapı açılıyor.
Telefonun öte ucunda yine Amasya var.
UNESCO diyor, peyzaj diyor, Karabük Üniversitesi Rektörü Aysun Hanım diyor, Kuğu Gölü Parkı diyor…
Ben dinliyorum.
Şaşırıyorum.
Sonra hayranlıkla susuyorum.

Çünkü yaş dediğimiz şey takvimdeki rakamlardan ibaretmiş meğer.
İnsan yaşlanmıyor, eğer memleketi hâlâ yüreğinde genç kalıyorsa…
İnsan yorulmuyor, eğer yarınlara dair bir çift sözü, bir çift düşü varsa…

O an kendi yaşımdan utandım biraz.
Yetmiş küsur yılın ağırlığını omuzlarımda hissederken Yılmaz abinin sesinde yarının heyecanını duydum.
Ve içimden kocaman harflerle söyledim:
İYİ Kİ YILMAZ ABİM VAR!
İyi ki bu şehrin sokaklarını unutmayanlar var.
İyi ki geçmişini geleceğe bağlayanlar var.
İyi ki yaş alırken umudunu eksiltmeyenler var.
Bir insan seksen sekizinde hâlâ şehrinin geleceğini konuşuyorsa,
bir toplumun yaşlıları böyleyse gençlerinden umut kesilir mi hiç?
Kesilmez…

Çünkü umut, bazen bir gencin gözlerinde değil, bir ihtiyarın hâlâ ışık saçan gözlerinde büyür.
Yılmaz abi, senin taşıdığın bayrak bizim için emanettir.
Sen yorulma yeter.
Sen anlat, biz dinleyelim.
Sen düş kur, biz peşinden yürüyelim.
Sen Amasya de, biz Amasya diyelim.

Çünkü memleket sevdası yaş tanımaz, takvim dinlemez, beden yorulsa bile yüreği diz çöktürmez.
Çok yaşa Yılmaz abi…
Sağlıkla, umutla, onurla…
Taşıdığın bayrağın gölgesi düşmesin yere.
Gözün arkada kalmasın.
Çünkü o bayrak düşmeyecek ellerden ellere, yürekten yüreğe geçecek.
Ve biz, senin bıraktığın yerden Amasya’ya bakacağız.

Belki yine bir yaz akşamı, balkonda…
Fonda Müzeyyen ablam, Kemanî Serkis’in hüznü…
Yeşilırmak usul usul akarken bir şarkı daha geçecek geceden:
“Kimseye etmem şikâyet…”
Ama biz şikâyet etmeyeceğiz.
Çünkü biliyoruz:
Bir memleketin Yılmaz abileri varsa, yarınları da vardır.
Ve Amasya’nın yarınları için
UMUTLARI DA  VARDIR.

Macit CÜNÜNOĞLU

29 Ağustos 2026

AMASYA BELEDİYE BAŞKANI MEHMET SARI’YA AÇIK MEKTUP

Bu sayfada paylaştığım 
22 Nisan 2022 tarihli yazım.
"Dün neredeydiniz?" diye soru yönelten sayfa dostlarımıza ithaf olunur.
Demek ki testi kırılmadan uyarımızı yapmışız.
Ayrıca sayın Sarı ile telefon görüşmesi yaptım, Başkan Park için söz verdi, bilindiği gibi sonuç maalesef hüsran ol
*
Sayın Başkan,
Üç yıldır belediye hizmetlerinin başındasınız.
İnanıyorum ki can-ı gönülden çalışıyor,
Amasya’ya bir şeyler katabilmenin
heyecanını yüreğinizde taşıyorsunuz.

Ancak gelin görün ki
henüz adınızla özdeşleşecek,
ardınızdan “Bunu Mehmet Sarı yaptı” dedirtecek
büyük bir esere imza atmadınız.

Oysa belediyenin rutin hizmetlerini eksiksiz yapmak
zaten bu görevin asli sorumluluğudur.
Kolaylıklar diliyorum.

Benim derdim başka Sayın Başkan…
Amasya’ya öyle bir eser kazandırın ki,
sadece bugün yaşayanlar değil,
yarının Amasyalıları da sizi
sevgiyle, saygıyla, minnetle ansın.

Bir şehrin yöneticisi gelip geçer;
ama şehre bıraktığı güzel eser
yüzyıllarca kalır.

Mesela…
Eski belediye binasını bir “Fotoğraf Müzesi”ne dönüştürün.
İstanbul’da bunun çok güzel bir örneği var.
Fatih Belediyesi, Kadırga’daki eski bir köşkü restore ederek
ülkemizin ilk ve tek fotoğraf müzesine dönüştürdü.

Amasya’da neden ikincisi olmasın?
Hem bu şehir fotoğraf için biçilmiş kaftandır.
Kralların kayalara bıraktığı izlerden
Osmanlı konaklarına,
Yeşilırmak’ın doğaya düşen siluetinden,
Harşena’nın zamana meydan okuyan yüzüne,
Yalıboyu’nun ahşap evlerinden
daracık sokaklarda saklı çocukluklara kadar…

Amasya zaten başlı başına
kocaman bir fotoğraf albümüdür.
Yeter ki o albümün kapağını açalım.
Üstelik her 12 Haziran’da,
Amasya temalı ulusal ve uluslararası fotoğraf yarışmaları düzenlenirse,
müze yalnızca bir bina olarak kalmaz;
her yıl yeniden nefes alan
bir kültür merkezine dönüşür.

Fotoğraflar gelir,
fotoğrafçılar gelir,
gençler gelir,
sanat gelir…
Ve Amasya’nın adı
bir kez daha ülkenin dört bir yanında duyulur.

İkinci önerim ise
şehrin doğal hafızası olan Belediye Parkı ile ilgili.
Lütfen bu güzel alanı
sağa sola peşkeş çekmekten vazgeçin.
Hatta daha da ileri gidin.
12 Eylül rejiminin Amasya’dan gasp ettiği Orduevi’ni,
Özal döneminin çirkin mirası Türban Oteli’ni de yıkın;
Kuş Köprü’ye kadar uzanan
devasa bir kent parkı yaratın.

Çünkü çağımızda peyzaj mimarlığı
artık bambaşka ufuklara ulaştı.
Şehrin kalbine beton değil,
nefes koymak mümkün.
Ağaçlar, çiçekler, yürüyüş yolları,
su sesleri, kuşların konacağı dallar,
çocukların koşacağı çimenler…
Ve bütün bunların ortasında
Yeşilırmak’ın sesini dinleyen
kocaman bir yeşil dünya…

Neden Amasya’nın da
bir Gülhane Parkı olmasın?
Böyle bir projeyi
işin erbabı peyzaj mimarlarına teslim edin.
Öyle bir park yapın ki
bugünün değil,
yüzyıl sonrasının Amasyalıları da
orada yürürken sizi ansın.
“Bu parkı yapan başkanın
Amasya’ya büyük bir iyiliği dokundu” desin.

İşte o zaman
adınız yalnızca belediye kayıtlarında değil,
şehrin hafızasında yaşar.
İsterseniz parka adınızı bile verin.
Yeter ki cesaretle “he” deyin.
Çünkü bazen bir şehrin kaderini değiştirmek
bir imzaya,
bir kararlılığa,
biraz da cesarete bakar.

Mütevazı maruzatım bundan ibaret Sayın Başkan.
Umarım dikkate alırsınız.
Bir de naçizane şunu söylemek isterim:
Hilton Oteller Grubu’na verdiğiniz sözleri çok da ciddiye almayın.
Onlar uluslararası bir konsorsiyum;
nasıl olsa dünyanın her yerinde
başlarının çaresine bakabilirler.

Siz yeter ki
Amasya’nın geleceğinden vazgeçmeyin.
Çünkü oteller yapılır,
yıkılır,
yenileri yapılır.
Ama bir şehrin kaybettiği yeşili
geri getirmek kolay değildir.
Bir ağacı büyütmek yıllar alır.
Bir parkı yaşatmak kuşaklar ister.
Hele ki bir şehre
nefes kazandırmak,
sadece bugünün değil
yarının sorumluluğudur.

Son olarak da:
Amasya, hava kirliliği açısından
81 il arasında yedinci sırada.
Bu rakamı yalnızca bir istatistik olarak görmeyelim.
Bu, şehrin bize gönderdiği
sessiz bir yardım çağrısıdır.
Demek ki Amasya’nın
daha çok ağaca,
daha çok yeşile,
daha çok parka,
daha çok oksijene ihtiyacı var.
Öyleyse lütfen,
talebimi bir dilekçe değil,
bir acil çağrı olarak kabul ediniz.
Amasya’nın ihtiyacı
biraz daha beton değil;
biraz daha gökyüzü,
biraz daha yeşil,
biraz daha nefes…
Saygılarımla.

Macit CÜNÜNOĞLU
5 Nisan 2022

ANILARDA GEZİNTİ

Gençliğimden kalma bir heves vardı içimde,
bir kitapçı dükkânı açmak…
Kapısında zamanın eskittiği bir tabela,
içeride sararmış sayfaların kokusu,
raf raf dizilmiş ömürler…

Eski olsun, yeni olsun,
yeter ki kitap olsun.
Ben köşe dönmek istemedim hiçbir zaman,
bir dükkân kirası çıksın,
bir tas çorba kaynasın yeterdi.

Hele akşam üstü
küçük bir çilingir sofrası kurulabiliyorsa
dostlarla iki çift laf edilecekse…
Of ki of!
Değmeyin keyfime…

Ama hayat,
insanın kurduğu cümleleri dinlemiyor bazen.
Bir başka yerden yazıyor hikâyeyi,
bir başka yola sürüyor insanı.

Biz de kitapçı olamadık.
Ne yapalım,
sağlık olsun…
Sonra siyasete bulaştık,
eskilerin diliyle “iştigâl” ettik siyasetle.
Oysa siyaset
öyle herkesin tadına bakacağı
masum bir nane değilmiş.

Hele bizim memlekette…
Ensen kalın olacak,
sırtın pek,
düştüğünde elinden tutacak
birileri bulunacak arkanda.
Yoksa
cep delik, cepken delik,
elde yok, avuçta yoksa
siyasetin ortasında kalırsın öylece;
hem boyunun ölçüsünü alır,
hem de çırak çıkarsın.

Biz yine de çıktık yola.
Boyumuzdan büyük işlere soyunduk,
şan olsun diye değil belki,
biraz memleket,
biraz adalet,
biraz da gençliğin
insana verdiği o büyük cesaret yüzünden…

Altmışlı yıllardı.
Devrim dedik.
Karşımızdaki rakip sağlamdı.
Yedi bizi,
ezdi geçti.
Ama uslanmadık.
İnat ettik.
Çünkü gençlik,
yenilgiyi kabul etmeyen
inatçı bir mevsimdir.

Sonra soluklandık,
ilk fırsatta demokrasinin peşine düştük.
“İleri demokrasi” dediler…
Cuntanın kallavî yumruğu
yine tepemizde patladı.
Öyle bir indi ki ense kökümüze,
yıllar geçti
acısı çıkmadı içimizden.
“Nedir lan çektiğimiz?” dedik.
“Yetti artık…”

Sonra CHP dedik,
Altı Ok’un gölgesine sığındık.
Sandıkta bir umut aradık,
sandıkta bir gelecek…
Ama bizim talihimiz
sandıkta da gülemedi yüzümüze.
Müebbet bir bekleyiş başladı sanki,
ve biz
o günden bugüne
Kerbelâ yollarında yürür olduk.

Şimdi dönüp bakıyorum da
nereden nereye gelmişiz…
Bir kitapçı dükkânının
hayalini kurarken başlamıştı söz.
Birkaç raf,
birkaç kitap,
birkaç dost,
bir çilingir sofrası…
Sonra birden
siyaset çıktı karşıma,
devrim çıktı,
darbe çıktı,
mahkeme çıktı,
hapis çıktı,
yenilgiler çıktı karşıma.

Çilehane mi dersin,
CHP mi?
Bazen ikisi de aynı kapıya açıldı.
Ve ben hâlâ
eski bir kitabın sayfasını çevirir gibi
geçmişime bakıyorum.

Asırlık partiler,
eski hesaplar,
İttihat Terakki’nin gölgesi,
değişmeyen genler…
Ne yerse yesin
iyileşmeyen bir memleket hastalığı
gibi geliyor bazen siyaset.

Ama yine de…
İnsanın umudu
en son terk ediyor onu.
Kitapçı olamadım belki,
ama kitaplardan öğrendim
insanın yenilse bile
yenilmeye mecbur olmadığını.

Dükkân açamadım,
ama hayatın kapılarını
sonuna kadar zorladım.
Köşe dönemedim,
ama hayatın kıyısında
birkaç güzel insan biriktirdim.
Çorba parası kazanamadım belki
hayallerimden…
Ama soframa
dostluk koydum,
hatıra koydum,
biraz sevda,
biraz kavga,
biraz memleket koydum.

Şimdi
sıradan bir Cumartesi sabahında,
yine anılar arasında dolaşıyorum.
Bir rafın önünde duruyorum.
Elime eski bir kitap alıyorum.
Sayfalarını açıyorum…
Bir fotoğraf düşüyor arasından:
1978…
Ankara…
Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu…

Genç bir adam kürsüde.
Sesi uzaklardan geliyor.
Gözlerinde hâlâ
değişeceğine inanılan bir dünyanın
ışıltısı var.
Bakıyorum o adama…
Meğer yıllar
onu hiç susturamamış.
Sadece saçlarını ağartmış,
adımlarını yavaşlatmış,
sesine biraz hüzün katmış.
Ama içindeki çocuk
hâlâ kitapçı dükkânını arıyor.
Bir gün
belki gerçekten açar diye…
Kapısına da şöyle yazar:
“Burada kitap satılmaz yalnızca;
hatıralar, umutlar ve biraz da hayat okunur.”

İşte böyle…
Bir kitapçı dükkânı hayâliyle başlayan
sıradan bir Cumartesi sohbeti
geldi, dolaştı,
ömrümün bütün yollarından geçti.

Ben yine de
hayata küsmüyorum.
Çünkü insan
kaybettikleri kadar
hatırladıklarıyla da yaşar.
Ve biz hâlâ buradaysak,
demek ki
umut denen o eski kitap
henüz kapanmadı.
İyi hafta sonları dostlar…
Sevgiyle, saygıyla,
ve inadına umutla…

Çünkü
bazı yenilgiler vardır;
insanı küçültmez.
Bazı hayatlar vardır;
kazanmakla değil,
vazgeçmemekle anlam kazanır.

Macit CÜNÜNOĞLU

Fotoğraf: 
DİSK Temsilciler Meclisi.
Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu-ANKARA
1978

28 Ağustos 2026

RÜYALAR

Eskişehir’i ilk gördüğümde
yıl bin dokuz yüz altmış altıydı;
bozkırın ortasında mahzun bir kent,
ortasından incecik bir su geçerdi,
adı Porsuk’tu,
varlığıyla yokluğu arasında
utangaç bir çizgi…

Yıllar geçti.
Bir adam çıktı,
bir kentin rüyasına inandı.
Suyun yatağını değiştirdi önce,
sonra insanların bakışını…
Porsuk yeniden aktı,
kent yeşile uyandı,
bozkırın ortasında
Venedik’i kıskandıran
bir düş kuruldu.

Meğer şehir dediğin
yalnız taş, beton, asfalt değilmiş;
biraz akıl,
biraz cesaret,
biraz da memleket sevdasıymış.

Sonra Münih…
Bin dokuz yüz doksan dokuz.
Kıştı, Aralık’tı.
Yetmiş iki Olimpiyatları’nın
izini sürerken
bir başka şehircilik masalının
içine düştüm.

Stadyumu çukura indirmişler,
toprağı söküp
tepelere, göllere dönüştürmüşler.
İnsan aklı
toprağı bile güzelliğe çevirmiş.
Çocuklar yüzüyor,
gençler kano yapıyor,
spor hayatın içinde
hayat sporun içinde…
Mevsim kış,
ama kent yaz gibi canlı.
Şampiyonlar
gökyüzünden inmiyor demek ki;
önce göller yapılıyor,
havuzlar kuruluyor,
yeşil alanlar çoğalıyor,
sonra çocukların düşlerine
madalya sığıyor.
Önce akıl,
sonra emek,
sonra zaman…
Ve sonunda
başarı.

Şimdi Amasya…
Ah benim güzel memleketim!
Sanki doğa
yeryüzünün bütün nimetlerini
bir avuç toprağa toplamış.
Dağ vermiş,
taş vermiş,
bağ vermiş,
bahçe vermiş,
ova vermiş…
Yetmemiş;
Yeşilırmak’ı bırakmış
kentin tam ortasına.

Tarih desen
taşların hafızasında,
medeniyet desen
her sokağın gölgesinde.
Kral mezarları yukarıda,
ırmak aşağıda,
arada
binlerce yıllık bir hayat…
Ama nedense
talihin eli
Amasya’ya hep titrek değmiş.

Bazen yanlış insanlar
doğru koltuklara oturmuş,
bazen şehir
şehirden anlamayan ellere bırakılmış.
Ve bir zamanlar
Şerafettin Dağıstanlı…
Seçilmişliğin değil,
12 Eylül karanlığının
gölgesinden gelen bir isim.
Kibir,
kin,
azamet,
nobranlık…
Geçti gitti.
Ama ardında
yalnız bir yönetim biçimi değil,
bir şehrin hafızasında
derin yaralar bıraktı.

Sonra imar geldi
kültürün önüne.
Kültür dairesi
sinek avlarken
imar masaları hiç boş kalmadı.
Yedi kat yetmedi,
on dört kat çıktı göğe.
Eski evler küçüldü,
betonlar büyüdü.
Sokaklar sustu,
silüetler bozuldu.
Ve adına
“modernleşme” dediler.

Oysa ben başka bir Amasya düşledim.
İstasyon’da havuzlar…
Helvacı’da göller…
Taşova’da, Suluova’da
suya açılan yeşil alanlar…
Yeşilırmak’ın bereketiyle
yeni nefes koridorları…
Çocuklar koşsun,
anneler babalar piknik yapsın,
yaşlılar bir ağacın altında
gençliklerini hatırlasın.
Bir kent
insanına yalnız ev vermesin;
nefes de versin.
Bir gölün kıyısında
çocukluğunu yeniden bulsun insan.
Bir ağacın gölgesinde
“İyi ki bu şehirde doğmuşum.”
diyebilsin.

Benim rüyam bu.
Belki fazla romantik,
belki fazla hayâlperestim.
Ama şehirleri
sadece mühendisler değil,
şairler de kurar bazen.
Çünkü bir şehri yaşanır yapan
yalnız yolları değildir;
insanın içinde bıraktığı
hatıralardır.

Ben eski Amasya’yı özlüyorum.
Arnavut kaldırımlarını,
ahşap evlerini,
kapı önlerinde oturan kadınları,
sokaktan geçen komşuya
“Buyur, bir çay iç.” diyen
o sıcak insanları…
Çolağın bağını özlüyorum.
Çilehane top sahasını…
Hacılar Meydanı’nı…
Çocukluğum oralarda kaldı
ve gençliğim
bir akşamüstü
Yeşilırmak kıyısında
sessizce el salladı bana.

Şimdi yıllar geçti.
Kent değişti,
ben değiştim,
sokaklar değişti,
insanlar değişti.
Ama bazı şeyler
değişmiyor.
Bir şehrin
insanın yüreğinde açtığı yara
kapanmıyor.

Ben hâlâ yaşıyorum.
Memleket hasretiyle,
eski sevdalarımla,
yitirdiklerimin hüznüyle…
Ve en çok da
rüyalarımla.
Çünkü insan
rüya kurmayı bıraktığında
şehirler ölmez yalnızca;
insanın kendisi de
içinden biraz eksilir.

Ben Amasya için
hâlâ rüya görüyorum.
Belki gerçekleşmez.
Olsun.
Çünkü ben biliyorum:
Bir kenti önce
hayal edenler kurtarır;
sonra ona inananlar
gerçeğe dönüştürür.

Ve ben,
bütün yitirdiklerime rağmen,
Amasya’yı hâlâ
ilk günkü gibi seviyorum.
Belki de bu yüzden
hâlâ rüya görüyorum.
Amasya için…
Yeşilırmak için…
Çocuklarımız için…
Ve biraz da
kaybettiğimiz kendimiz için.

Macit CÜNÜNOĞLU

27 Ağustos 2026

ŞEHRİN GÖZBEBEĞİ Mİ, YENİ BİR PAZARLIK MASASI MI?

Amasya’nın da bir Gülhane Parkı vardı.
Yeşilırmak’ın kıyısında, şehrin nefes aldığı, insanların gölgesine sığındığı, çocukların koşturduğu, yaşlıların akşam serinliğinde oturduğu güzel bir şehir parkı…

Ama hoyratça harcandı.
Hemşerilerimizin gözleri önünde, parça parça eksildi; sonunda tarihe karıştı.
Beş yıldızlı bir otel uğruna şehrin ortak hafızasından koparıldı.

Oysa şehirler yalnızca binalardan ibaret değildir.
Şehir dediğiniz biraz da meydandır, biraz park, 
biraz ağaç, biraz su sesi…
Bir çocuğun koşabileceği boşluktur.
Bir ihtiyarın soluklanacağı banktır.
Bir sevgilinin el ele yürüyeceği yoldur.
Kısacası, herkesindir.

Ve şimdi Amasya’nın önünde yeniden böyle bir fırsat duruyor.
On iki Eylül rejiminin bu kente bıraktığı miraslardan biri olan Orduevi, Saraydüzü’nden alınıp Yeşilırmak’ın kıyısına taşınmıştı.
Bugün ise ömrünü tamamladı.
Çürüğe çıktı, yıkıldı.

Geriye ne kaldı?
Şehrin tam kalbinde, suyun kıyısında, eşsiz bir arsa.
İşte tam da burada, Amasya’nın yıllardır özlediği şehir parkı doğabilir.
Hem de öyle sıradan bir park değil…
Yeşilırmak’a yaslanan, ağaçların içinde yürüyüş yolları bulunan, çocukların oynadığı, yaşlıların dinlendiği, gençlerin buluştuğu; gerektiğinde afet toplanma alanı olarak kullanılabilecek, kentin ortak yaşam alanı…

Amasya’nın gözbebeği olmaya aday bir kamusal alan.
Hemşerilerim bunu istiyor.
Talep açık.
Beklenti açık.
Ama belediyenin sesi çıkmıyor.
Daha doğrusu, bizim duyabileceğimiz bir ses çıkmıyor.
Oysa mesele yalnızca bir arsa meselesi değildir.
Mesele Amasya’nın geleceğidir.
Mesele, bu kentin toprağının ve suyunun kime ait olduğudur.
Bir kez daha özel çıkarlara mı teslim edilecek?
Yoksa ilk kez gerçekten halkın ortak kullanımına mı bırakılacak?
Elbette Orduevi meselesinde askeri bürokrasiyle karşı karşıya gelmek kolay değil.
İkna etmek de öyle…
Ama halkın talebi küçümsenecek bir şey değildir.
Tam tersine, demokrasilerde en kıymetli söz halkın sözüdür.
Belediyenin görevi de yalnızca asfalt dökmek, bina yapmak, ihale düzenlemek değildir.
Bazen belediyecilik, bir arsayı almaktan çok, o arsanın neye dönüşeceğine karar vermektir.
İşte burada Sayın Belediye Başkanı Turgay Usta’ya büyük bir sorumluluk düşüyor.
Amasyalının sesini duyacak mı?
Şehrin ortak talebini sahiplenip Orduevi arsasının kamusal bir park olması için mücadele edecek mi?

Yoksa kapalı kapılar ardında bizim bilmediğimiz başka hesaplar mı yapılıyor?
İnsan ister istemez soruyor.
Mesela…
“Natamam oteli verelim, Orduevi arsasını alalım.”
Bir çeşit at pazarlığı!
Elbette kulağa çirkin geliyor.

Ama burası Türkiye…
Burada bazen şehirlerin kaderi, halkın meydanlarda değil, kapalı kapılar ardında duyduğu fısıltılarla belirleniyor.
Şeffaflığın neredeyse günah sayıldığı topraklarda yaşıyoruz.
O yüzden soruyoruz:
Ne konuşuluyor?
Ne pazarlık ediliyor?
Kimin çıkarı gözetiliyor?
Ve en önemlisi:
Amasya’nın hakkı nerede duruyor?

Biz artık yeni bir Gülhane Parkı kaybetmek istemiyoruz.
Bir zamanlar gözlerimizin önünde yok edilen o güzel parkın acısı hâlâ içimizde.

Şimdi önümüzde yeni bir fırsat var.
Bu kez aynı hatayı yapmayalım.
Yeşilırmak’ın kıyısındaki o değerli toprak parçasını betonun, otelin, ticari hesabın ve günübirlik pazarlıkların insafına bırakmayalım.
Orası Amasya’nındır.
Amasya halkınındır.
Çocuklarımızındır.
Torunlarımızındır.

Yarın deprem olduğunda toplanacağımız yerdir.
Akşamüstü ırmağa bakıp soluklanacağımız yerdir.
Bir ağacın gölgesinde geçmişimizi hatırlayacağımız yerdir.
Kısacası, şehrin kendisidir.
Belediye Başkanı’ndan beklediğimiz çok şey yok.
Biraz cesaret.
Biraz şeffaflık.
Biraz da Amasya sevdası…

Çünkü belediye başkanları gelip geçer.
Makamlar değişir.
Binalar yıkılır.
Oteller eskir.
Ama şehir kalır.
Ve şehirlerin kaderini belirleyen kararlar da bir gün mutlaka tarihin önüne konur.
O gün kim ne yaptı, kim sustu, kim direndi, kim pazarlık etti; hepsi hatırlanır.

Öyleyse bugün karar verelim:
Orduevi arsası rantın değil, halkın olsun.
Yeşilırmak’ın kıyısı betonun değil, Amasya’nın nefesi olsun.
Ve bir daha,
gözlerimizin önünde
bir şehir parkını
sessizce kaybetmeyelim.

Macit CÜNÜNOĞLU

26 Ağustos 2026

KENTİN AHLÂKI

Bir kentin de ruhu vardır,
tıpkı insan gibi;
yüzünde evleri,
gözlerinde ırmağı,
hafızasında çocukları yaşar.

Ama biz
kenti yalnız taşla, betonla ölçtük yıllarca.
Bir arsa daha,
bir kat daha,
bir dükkân daha...
Göğe doğru büyüdükçe
insan kadar küçüldü şehir.
Sokaklar daraldı,
evler birbirinin nefesini kesti.
Ağaçlara ayrılan yer
betona verildi;
parklar maketlerde kaldı,
çocukların gölgesi
beton duvarlara düştü.

Oysa şehir dediğin
yalnız binalardan ibaret değildir.
Bir çınarın altında
yaşlı bir adam oturabilmeli,
bir çocuk çimenlere uzanabilmeli,
bir kadın
kentin ortasında
gökyüzünü görebilmeli.

Biz gökyüzünü de
parselledik sanki.
Ve ırmak...
Kentin ortasından geçen
o eski, o güzel ırmak.
Bir zamanlar
şehrin türküsünü söylerdi.

Şimdi kıyısından geçerken
burnumuzu tutuyoruz.
Su akıyor hâlâ;
ama temiz değil.
Irmak bize bakıyor,
biz ırmağa.
Sanki ikimiz de
birbirimizden utanıyoruz.

Oysa bir kent
kendi suyunu kirletiyorsa
yalnız suyunu kirletmez;
kendi vicdanını da
bulanıklaştırır.
Bir de ormanlarımız var
olması gereken yerde olmayan.
Dağın başı çıplak,
yamaçlar yorgun,
şehir susuz bir yaz gibi.
Ağaç kesildiğinde
sadece bir gövde düşmez toprağa;
bir kuşun yuvası,
bir çocuğun geleceği,
bir kentin serinliği düşer.

Biz bunu
hesap kitap meselesi sandık.
Oysa tabiat
muhasebe defterine sığmaz.
Sonra turist gelir kente.
Bir yabancı yüz,
bir fotoğraf makinesi,
bir otel odası,
bir lokanta masası...
Ve bazıları hemen
hesap makinesine sarılır:
“Bundan ne kazanırım?”

İşte tam orada
turizm ölür.
Çünkü turizm
insanı yolunacak kaz görmek değil,
misafir görmek sanatıdır.
Bir kez kazıklarsın,
bir kez kandırırsın,
bir kez fazla hesap çıkarırsın;
o insan gider.

Ardından
şehrin adı gider onunla.
Çünkü artık yalnız
bir esnafın ayıbı değildir bu;
kentin itibarıdır.
Günübirlik çıkarlar uğruna
yarını harcıyoruz.
Bugün biraz daha kazanalım diye
yarının ağacını kesiyoruz.
Bugün bir bina daha dikelim diye
yarının nefesini daraltıyoruz.
Bugün üç kuruş fazla kazanalım diye
yarının turistini kaçırıyoruz.

Sonra dönüp soruyoruz:
“Neden kent gelişmiyor?”
Gelişmek bu mu?
Beton çoğalırken
vicdanın azalması mı?
Ben başka türlü bir şehir düşlüyorum.
Evleri insanla konuşan,
sokakları nefes alan,
ırmağı berrak akan,
yamaçları ormanla örtülü,
çocukları parklarda büyüyen...
Gelen yabancının
“Beni burada kandırmazlar,”
diyebildiği bir şehir.
Esnafının kazancıyla
onur duyduğu,
ama kazancını
başkasının sırtından çıkarmadığı...
Yöneticisinin
bir sonraki seçimi değil,
bir sonraki kuşağı düşündüğü...

Çünkü kent yönetmek
bugünü kurtarmak değildir.
Kent yönetmek,
henüz doğmamış çocuklara
emanet bırakmaktır.
Bir kentin asıl zenginliği
kaç katlı bina yaptığı değildir.
Kaç ağacı koruduğudur.
Kaç çocuğa oyun alanı bıraktığıdır.
Irmağının ne kadar temiz aktığıdır.
Sokaklarında
insanın kendini ne kadar güvende
ve değerli hissettiğidir.

Ve en önemlisi:
Gelen yabancıya
nasıl davrandığıdır.
Çünkü turiste yapılan
aslında insana yapılır.
İnsana yapılan da
bir gün dönüp
şehrin yüzüne yazılır.
Ben bu kente
yalnız bugün için bakmıyorum.
Çocukluğumun sokağından,
eski evlerin gölgesinden,
ırmağın kıyısından,
yamaçların sessizliğinden bakıyorum.

Geçmişi biliyorum.
Bu yüzden geleceği dert ediyorum.
Çünkü şehirler
kendiliğinden güzel kalmaz.
Bir ahlâk ister.
Bir ortak akıl,
bir vicdan,
bir ölçü,
bir sabır ister.
Ve biraz da
“Benden sonra ne olacak?”
diye sorabilmeyi...

Yoksa beton büyür,
ağaç küçülür.
Kasa dolar,
ırmak kirlenir.
Bina yükselir,
şehir alçalır.
Turist gelir,
bir kez kandırılır,
bir daha gelmez.
Ve sonunda
elimizi göğe kaldırıp
“Bizim neden turizmimiz yok?”
diye sorarız.

Oysa cevap
çoktan önümüzdedir:
Bir kenti yaşatmak için
önce o kentin ahlâkını yaşatmak gerekir.
Çünkü kent dediğin
taş değildir yalnız.
Kent,
insanın birbirine
ve yarına karşı
duyduğu sorumluluktur.
Ve bir gün
betonlar dökülür,
tabelalar sökülür,
bugünün hesapları unutulur...
Geriye yalnız şu kalır:
Bu şehir bize emanet edilmişti;
biz ona ne yaptık?

Macit CÜNÜNOĞLU

YALOVA’DAN MEMLEKETE

Bir balkon akşamındayım Yalova’da,
Marmara gri, gökyüzü suskun.
Güller konuşuyor önümde,
ortancalar renk renk,
bir fıskiye gecenin koynuna
ışıklı halkalar bırakıyor.

Ben müziğe sığınıyorum.
Önce bir yavaş şarkı,
sonra Beethoven,
bir caz esintisi,
uzaklardan bir tango,
sonra Latin’in sıcak soluğu…

En son sazlar çalıyor,
kızlar oynuyor,
memleket giriyor içeri
bir türkü kılığında.
İyi ki doldurmuşum belleğimi müzikle;
internet yok burada,
ama insanın belleği var.
Bir de yüz wattlık hoparlör
yetiyor bazen
koca dünyanın gürültüsünü susturmaya.

Çayımı yudumlarken
Marmara’ya bakıyorum.
Deniz susuyor,
çayır susuyor,
çiçekler susuyor…
Ben susamıyorum.
Çünkü memleket
insanın içine yerleşmişse
sessizlik bile konuşur.

Kitaplığımda
Battal Gazi’yi arıyorum,
Malkaçoğlu’nu,
bir Red Kit’i,
bir Tenten’i…
Çocukluğumun o saf dünyasını,
iyinin iyi,
kötünün kötü olduğu
o güzel masalı…

Ama kızım kitaplığını
psikoloji kitaplarıyla doldurmuş.
Narsisizm, bilinçaltı,
travma, kişilik, benlik…
Ben bıktım artık
insanın yalnız kendisini anlatmasından.

Çünkü insan
yalnız kendisi değildir.
İnsan biraz da
yanındaki yoksuldur,
sokağın başındaki çocuktur,
fabrikada terleyen işçidir,
tarlada güneşlenen köylüdür,
ekmeğini bölüşen kadındır,
gece vardiyasından dönen gençtir.

İnsan,
başkasının acısını
kendi acısı kadar duyabilendir.
Gerisi
pahalı kitapların arasında
kendini arayan
koca bir yalnızlıktır.
Bana anlatmayın
“Önce birey mutlu olsun,
sonra toplum düzelir”
masalını.

İnsan tek başına
mutlu bir ada değildir.
Birinin sofrasında ekmek yoksa
ötekinin mutluluğu eksiktir.
Bir çocuğun
okula aç gittiği yerde
kimsenin vicdanı tok değildir.
Bir işçi
ömrünü satıyorsa
bir başkasının serveti
o kadar da masum değildir.

Tarih bunu yazdı.
Köle vardı,
efendi vardı.
Serf vardı,
senyör vardı.
Reaya vardı,
saray vardı.
İşçi vardı,
patron vardı.
Ve yüzyıllar boyunca
aynı soru dolaştı dünyanın üzerinde:

Kim üretiyor,
kim yönetiyor,
kim yiyor?
İnsanlık yürüdü,
saraylar değişti,
bayraklar değişti,
diller değişti…
Ama düzenin eski sorusu
yerinde kaldı.

Şimdi bakıyorum memlekete.
Saraylar büyüyor,
makam arabaları çoğalıyor,
korumalar kalabalıklaşıyor,
uçaklar çoğalıyor…
Ama halkın sofrası
aynı hızla büyümüyor.

Bir yanda
itibarın gölgesinde yaşayanlar,
öte yanda
ayın sonunu getirmeye çalışanlar…
Bir yanda
lüksün sessizliği,
öte yanda
pazar filesinin hesabı.

Ve ben soruyorum:
Bu kadar azamet
ne için?
Bu kadar koruma,
bu kadar saray,
bu kadar gösteriş
ne için?

İtibar mı?
İtibar,
halkın ekmeği küçülürken
büyütülecek bir şey değildir.
Azamet mi?
Azamet,
yoksulun kapısında
başını eğemeyenlerin
oyuncağıdır.
Devlet büyük olur
saraylarıyla değil,
vatandaşının onuruyla.
Memleket büyük olur
uçaklarıyla değil,
çocuklarının geleceğiyle.

Yalova’da balkonumda
gece ilerliyor.
Marmara hâlâ gri.
Fıskiye hâlâ renkli.
Güller hâlâ güzel.
Müzik susmuş.
Ama içimde
uzaklardan bir türkü geliyor.
Amasya’dan mı,
Anadolu’dan mı,
çocukluğumdan mı
bilmiyorum.
Belki annemin sesidir,
belki babamın suskunluğu,
belki eski bir sokağın
akşam ezgisi…

Belki de
bu memleketin
yüzyıllardır bitmeyen
yarasıdır.
Ve ben
yetmiş yedi yıllık ömrümün
bir köşesinde oturmuş,
Marmara’ya bakarken
şunu düşünüyorum:

Bir memleket
ancak insanıyla güzeldir.
Gülün güzelliği geçer,
fıskiyenin ışığı söner,
sarayların kapıları kapanır,
makamların sahipleri değişir.

Ama halk kalır.
Ve halkın türküsü
hiç susmaz.
Bir gün
bu ülkenin bütün balkonlarında
aynı türkü çalacak:
Ne saray,
ne saltanat,
ne kibir,
ne yalan…

İnsanca bir hayat,
eşitçe bir ekmek,
özgürce bir gökyüzü
ve kimsenin kimseye
kul olmadığı
bir memleket.
İşte o gün
Marmara da mavi olacaktır.
Çünkü denizlerin rengi bile
insanın yüreğinden geçer.

Macit CÜNÜNOĞLU

YEŞİLIRMAK GİBİ

Bilirsin,
hayat da Yeşilırmak gibidir;
ağır akar, suskun akar,
yine de kendine bir yol bulur
taşların, yılların, ayrılıkların arasından.

Bir gün,
tam umudu yitirdim dediğin yerde
Amasya sabahı dokunur yüzüne;
serin bir rüzgâr,
eski bir türkü,
uzaktan gelen su sesi gibi…

Çünkü umut,
her zaman büyük sözlerde yaşamaz;
bazen bir şehrin taşına sinmiş hatıradır,
bazen akşamın mor sessizliğinde
unutulmuş bir dize,
bazen de insanın içinde
kimseye söylemeden büyüttüğü inat.

Ve sen,
bunca yoldan sonra anlarsın:
Hayat bitmez, yalnızca yön değiştirir.
Yeşilırmak gibi akar insan;
kimi zaman kıyısına küser,
kimi zaman kendine döner…
Ama sonunda
ışığa çıkar.

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Ağustos 2026

ŞARKILAR DA AĞLAR

Türk müziği bir ince sızı,
dokunduğu yerde kanayan hatıra;
bir ud susar, kanun titrer,
insan kendini değil,
kaybettiklerini dinler aslında.

Hüzzamdan geçer akşam,
Karcığarda biraz daha koyulaşır gece;
bir masa kurulur hatıralardan,
eski dostlar, eski aşklar,
adı unutulmuş nice gülüş gelir sessizce.

Ve insan anlar:
bazı şarkılar geçmişi değil,
geçmişin içimizde kalan sesini söyler.
Bir zamanlar ışık vardı sahnelerde,
kahkahalar daha cesur, geceler daha özgürdü.

Şimdi sözler büyüdü, hayat küçüldü;
ahlâk dediler, kalpler daraldı,
özgürlük dediler, nefesler azaldı.
Biz mi yaşlandık,
yoksa dünya mı eksildi bilmiyorum.

Sonra bir şarkı çalar,
bütün sorular susar.
Başını eğersin, kadehini kaldırırsın:
“Bir kaset koy…” dersin kimse duymadan.
Çünkü bazı geceler insan konuşamaz;
bir makam susar, bir ud ağlar,
ve sen anlarsın:
Bazen bir şarkı, insanın yerine ağlar.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYALININ HAKLI TALEBİ

Bir şehrin kalbinde
boş kalan bir yer varsa,
orada yalnız taşlar susmaz;
bir halkın özlemi de konuşur.

Burası Orduevi’nin yeri…
Yıkıldı duvarlar,
çekildi kepenkler,
geriye kentin geleceğine açılan
bir avuç kıymetli toprak kaldı.

Şimdi soruyor Amasyalı:
Bu alan kimin?
Bir kişinin değil,
bir kurumun değil,
bir zümrenin hiç değil…

Bu şehirde yaşayan herkesin.
Çocukların koşacağı,
yaşlıların soluklanacağı,
gençlerin gökyüzüne bakacağı,
annelerin bebek arabalarıyla yürüyeceği,
dostların bir ağacın gölgesinde
hayatı konuşacağı
bir park istiyoruz.

Ve yalnızca bugün için değil…
Yarın deprem olduğunda,
yer sallandığında,
evler susup sokaklar karıştığında
insanların güvenle sığınabileceği
bir afet toplanma alanı istiyoruz.

Çünkü şehirler yalnız binalardan ibaret değildir.
Şehir dediğin,
insanına nefes alacak yer bıraktığı ölçüde
şehirdir.

Biz kimseyle kavga etmiyoruz.
Kimseyi hedef almıyoruz.
Bir kapıyı kapatıp
başka bir kapıyı zorlamıyoruz.

Tam tersine…
Ortak aklın kapısını çalıyoruz.
Sivil toplumun sesiyle,
meslek odalarının bilgisiyle,
siyasetçilerin sorumluluğuyla,
milletvekillerimizin gücüyle,
kanaat önderlerimizin sözüyle
aynı şeyi söylüyoruz:

Amasya için düşünün.
Amasya için karar verin.
Genelkurmay Başkanlığı'na,
Milli Savunma Bakanlığı'na,
gerektiğinde Cumhurbaşkanlığı'na kadar
ulaşsın bu ses.
Öfkeyle değil,
saygıyla…
Israrla ama kırmadan,
kararlılıkla ama ayrıştırmadan…

Çünkü biz biliyoruz:
Bir şehrin hakkını istemek
kimseye karşı olmak değildir.
Bir ağacı savunmak
bir kuruma düşmanlık değildir.
Kamusal alan istemek
paylaşmayı bilmeyenlerin değil,
geleceği düşünenlerin sesidir.

Amasya'nın zaten az olan
nefes alanlarını çoğaltalım.
Yeşilırmak'ın kıyısında
biraz daha yeşil,
biraz daha gökyüzü,
biraz daha çocuk sesi olsun.

Bırakalım bu toprak
betonun değil,
insanın hatırasını taşısın.
Bırakalım yarın
çocuklarımız burada oynarken
bizim adımızı değil,
Amasya'nın iyiliğini ansın.

Çünkü Amasya
sadece bugün yaşayanların değildir.
Bizden önce gelenlerden
emanet aldığımız,
bizden sonra geleceklere
teslim edeceğimiz bir şehirdir.

Öyleyse emanete sahip çıkalım.
Bugün bir karar verelim:
Bu alan
duvarlarla çevrilmiş bir geçmiş değil,
Amasya'nın geleceği olsun.

Bir park olsun.
Bir nefes olsun.
Bir buluşma olsun.
Bir umut olsun.

Ve gerektiğinde
insanların canını kurtaracak
güvenli bir sığınak olsun.
Amasyalının haklı talebini
duymazdan gelmeyin.

Çünkü bu ses
birkaç kişinin sesi değildir.
Bu ses
Yeşilırmak'ın sesidir.
Harşena'nın yankısıdır.
Bu ses
çocukların geleceğe bıraktığı
sessiz bir dilektir.

Ve biz yalnızca şunu istiyoruz:
Amasya'ya Amasya gibi davranın.
Şehrin kalbinde
şehre ait bir kalp bırakın.

Çünkü…
Amasya bir şehir değil,
bir emanettir.
Ve emanet
emanetçisine değil,
geleceğe teslim edilir.
Amasya bizim.
Karar da hepimizin olsun.

Macit CÜNÜNOĞLU

24 Ağustos 2026

SOL AÇIKTA BİR YILDIZ: METİN KURT

Yeşil sahanın sol açığında
bir yıldız gibi kayardı Metin;
top ayağına değil,
sanki yüreğine değmişti.

Çünkü o
yalnız gol peşinde değildi,
bir başka dünyanın
izini sürüyordu sahalarda.
Tribünler alkışlarken
o emeğin sesini dinliyordu;
terin, alın terinin
bir gün mutlaka
hakkını bulacağına inanıyordu.

Yetmişlerin o karanlık günlerinde
bir futbolcu düşünün:
haktan söz ediyor,
hukuktan söz ediyor,
sendika diyor,
örgütlenme diyor...
Ve düzen şaşırıyor:
“Bu adamın
topla ne işi var?”

Oysa Metin biliyordu;
saha yalnızca saha değildi.
Arena denen o büyük gösterinin
arkasında
yoksul halk çocuklarının
terleri vardı.

O, şöhretin önünde eğilmedi,
paranın peşine düşmedi.
Son model arabaların,
ışıklı gecelerin,
alkışların
esiri olmadı.
Yakışıklıydı,
ama kendini satmadı.
Ünlüydü,
ama şöhrete teslim olmadı.

Bir futbolcudan fazlasıydı Metin;
sahanın içinde
sol ayağıyla,
hayatın içinde
sol yüreğiyle oynadı.
Yazdı, konuştu,
itiraz etti,
direndi.

Kendi kuşağının
sustuğu yerde konuştu,
konuştuğu yerde
yalnız kaldı.

Çünkü biliyordu:
Futbol
yalnızca doksan dakika değildi;
bir endüstriydi artık,
paranın döndüğü,
insanın unutulduğu
devasa bir çark.

Bir yanda
milyonlar, milyarlar;
öte yanda
çocukluğundan beri
topun peşinde koşan
yoksul mahallelerin çocukları...

Metin
işte o çocukların yanında durdu.
“Birleşin,” dedi,
“emeğinizin hakkını isteyin.”
Sendika kurdu.
Ama
sendikaya üye olacak futbolcu bulmak
gol atmaktan zordu.
Çünkü sistem
bir yandan yıldız yaratıyor,
öte yandan
yıldızların aklını alıyordu.
Işıklar, kameralar,
reklamlar, transferler,
bahisler, şikeler,
milyonluk sözleşmeler...

Ve bütün bu gürültünün ortasında
ince ama inatçı bir ses:
“İnsan nerede?”
İşte o ses
Metin Kurt’tu.

Olimpiyatlarda madalya kazananlar
boyunlarına altınları takarken
ben hep seni bekledim Metin;
Birinin çıkıp
kameraların karşısında
“Dünya nereye gidiyor?”
demesini...
Savaşlar sürerken,
çocuklar açken,
denizler ısınırken,
sular azalırken,
insanlar yurtlarından sürülürken
bir şampiyonun
madalyadan daha büyük
bir sözü olsun istedim.

Sen söyledin.
Belki milyonlar seni alkışlamadı,
belki servetler kazanmadın,
belki jübilen
başkalarınınki kadar görkemli olmadı.
Ama sen
kendine ait bir şey kazandın:
Onur.
Ve onu
hiç kimse senden alamadı.

24 Ağustos 2012...
Bir sol açık eksildi dünyadan.
Ama bazı insanlar ölmez;
çünkü adları
yalnız mezar taşlarında değil,
insanların vicdanında yaşar.
Sen de öylesin Metin.

Bugün yeşil sahalara baktığımda
bir sol açık görüyorum hâlâ:
Topu sürüyor,
rüzgârı yarıyor,
kaleye değil
geleceğe koşuyor.
Forma sırtında değil artık;
bir düşünce var üzerinde.
Bir çift kramponun altında
bir sınıfın umudu...
Ve uzaklardan
o tanıdık ses geliyor:
“Emekçinin hakkı var bu oyunda.”
Varsın çağ
paranın peşinden koşsun.
Varsın futbol
bir gösteriye dönüşsün.
Varsın milyonlar
bir topun etrafında
dünyanın bütün yoksulluğunu unutsun.
Sen unutmadın.
İşte bu yüzden
sen bir futbolcu değildin yalnızca.

Sen
sol açıkta oynayan bir vicdandın.
Ve vicdanlar ölmez.
Nurlar içinde yat
sevgili Metin Kurt.

Seni
bir futbolcu olarak değil,
bir insan olarak
hatırlayacağız.
Terinle,
inadınla,
duruşunla...
Ve belki bir gün
yine bir Metin çıkar
yeşil sahanın solundan;
topu değil,
dünyayı değiştirmek için
koşar.
O gün
uzaktan gülümsersin belki.
Çünkü
sol açıkta hâlâ yerin var.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA TURİZMİ

Bir şehir yalnız taş değildir,
duvar değildir,
köprü, konak, çeşme değildir yalnız.
Bir şehir,
geçmişten geleceğe uzanan
uzun bir hikâyedir.

Ve turizm,
o hikâyeyi satmak değil,
onu dünyaya anlatma sanatıdır.
Bir şehrin
sabah ışığında uyanan yüzü,
akşamüstü suyuna düşen gölgesi,
bir sokağından yükselen eski bir türkü,
bir konağın kapısında
yüzyıllardır bekleyen tokmağıdır.

Amasya...
Senin hikâyen
çok eski zamanlardan başlar.
Harşena'nın göğsünde
zamana direnen kaya mezarları,
aşağıda ağır ağır akan Yeşilırmak,
suya eğilmiş yalıboyu evleri...
Bir yanında Pontus,
bir yanında Roma,
bir yanında Selçuklu,
bir yanında Osmanlı...
Ve hepsinin arasında
şehzadelerin ayak izleri.

Sen yalnız bir şehir değilsin Amasya,
Anadolu'nun
üst üste yazılmış
binlerce yıllık kitabısın.
Her sokağın bir cümle,
her taşın bir kelime,
her çeşmenin başında
unutulmuş bir hatıra...

Fakat zaman değişti.
Artık insanlar
yalnız görmek istemiyor;
duymak,
dokunmak,
hissetmek istiyor.
Bir şehre gidip
fotoğraf çekip dönmek yetmiyor.

İnsanlar
o şehrin gecesini yaşamak,
sabahına uyanmak,
türküsünü dinlemek,
sofrasına oturmak,
hikâyesini eve götürmek istiyor.
Mardin bunu yaptı.
Taşına yalnız taş demedi;
ışık kattı,
ses kattı,
mutfak kattı,
hatıra kattı.

Safranbolu
ahşap evlerini yalnız korumadı;
onlarla bir şehir ruhu kurdu.
Sonra dünya
o ruhun peşinden geldi.

Peki sen, Amasya?
Senin neyin eksik?
Tarihin mi?
Hayır!
Dağların mı?
Hayır!
Nehirlerin mi?
Hayır!
Evlerin, konakların,
camilerin, medreselerin,
köprülerin, çeşmelerin mi?
Hayır!

Eksik olan
belki yalnızca
kendine inanmak.
Kendi hikâyeni
dünyaya anlatmak.
Çünkü senin elinde
nice şehrin kıskanacağı
bir miras var.
Şehzadeler var,
Yeşilırmak var,
elma kokusu var,
kiraz var,
eski konaklar var,
musiki var,
efsaneler var.

Ve en önemlisi,
henüz bütünüyle
kaybolmamış
bir şehir ruhu var.
Öyleyse
kaya mezarlarını gecenin içinde
ışıkla konuşturalım.
Yeşilırmak kıyısında
tarihle müziği buluşturalım.
Bir akşam
suyun sesine
eski bir Amasya türküsü karışsın.

Şehzadeler
geçmişin sessiz sayfalarından çıkıp
bugünün çocuklarına
hikâyelerini anlatsın.

Eski konakların
kapıları yeniden açılsın.
Birinde
Amasya mutfağının kokusu,
birinde
el emeğinin sıcaklığı,
birinde
fotoğrafın, resmin, musikinin
ışığı yansısın.

Çünkü turizm
otel odası değildir yalnız.
Turizm,
bir şehrin
kendi kendisini anlatabilmesidir.
Bir çocuğun
“Burası benim şehrim.”
derken gözlerinin parlamasıdır.
Bir yabancının
Amasya'dan ayrılırken
ardına dönüp bakmasıdır.

Ve belki bir gün
dünyanın uzak bir köşesinde
birileri şöyle diyecektir:
“Bir nehir şehri varmış Anadolu'da;
dağları tarihle konuşur,
suları geçmişi taşırmış.”
Sonra
Yeşilırmak'ın fotoğrafı düşecek
bir ekranın ışığına.
Harşena'nın silueti
gecenin mavisine karışacak.

Bir merak doğacak.
Bir yol başlayacak.
Ve insanlar
denizi olmayan bir şehrin
nasıl olup da
böylesine büyüleyici olduğunu
anlamak için gelecekler.
İşte o zaman
Amasya yalnız gezilen değil,
yaşanan bir şehir olacak.

Çünkü bazı şehirler
görülmez yalnız;
hissedilir.
Bazı şehirler
fotoğrafa sığmaz;
hatıraya dönüşür.
Ve bazı şehirler vardır ki
insan oradan ayrılırken
şehri değil,
bir parçasını yanında götürür.

Amasya,
sen işte
öyle bir şehirsin.
Yeter ki
kendi değerinin farkına var.
Tarihini betona teslim etme.
Nehirlerini susturma.
Eski evlerinin sesini kesme.
Şehrin ruhunu
tabelalara değil,
insanlarına emanet et.

Çünkü gelecek
geçmişini koruyabilen şehirlerindir.
Ve turizm,
bir şehrin
kendini dünyaya anlatırken
kendini kaybetmemesidir.
Amasya...
Yeşilırmak gibi
ak geleceğe.
Harşena gibi
dimdik dur.
Ve binlerce yıllık hikâyeni
dünyaya anlat.
Çünkü senin
anlatacak çok şeyin var.

Macit CÜNÜNOĞLU

23 Ağustos 2026

PAZAR SOHBETLERİ

Roma’dan kalma lahitler düşünürüm bazen;
taşın içine kapanmış bir ömür,
üstünde ağır bir kapak...
Tarihçiler ikiye bölünmüş:
Kimi, kurda kuşa karşı der bu kapağı;
kimi, ölü dirilir de
düzen bozulur korkusuyla.

Doğrusu,
ben ikinci ihtimali daha çok severim.
Çünkü insan,
ölümden sonra bile
koltuğunu korumak ister bazen.
Hem öyle sıradan insanlar için
yapılmazdı bu görkemli mezarlar.
Baldırı çıplakların
ne serveti vardı lahit yaptıracak,
ne de ardından böyle mermerler dikecek.
Lahitler de piramitler de
gücün, servetin, iktidarın
ölümden sonraki imzasıydı.

Düşünsenize...
Allah gecinden versin,
padişahımız göçmüş dünyadan.
Kim bırakır onu
iki metre toprağın altında?
Geri döner de
sarayın düzenini bozarsa?
Lahit yetmez efendim,
en kralından bir anıt mezar gerekir.
Hemi de çelik konstrüksiyondan!
Yoksa Bilal evladımız
saraydaki koltuğunda
rahat oturabilir mi?

Neyse...
Bu lüzumsuz sohbeti
vakti zamanı geldiğinde yaparız.
Şimdilik bırakalım ölüleri
kendi sessizliklerinde.
Pazar günümüz zehir olmasın;
biz yine Amasya’ya sığınalım.
Sarı Öküz’ün
bol kepçe dağıtıldığı
o güzelim memlekete...

Bir devir
yüzlerce ev, konak yıkıldı,
mahalleler sessizce silindi haritadan;
ahalide tık yok.
Altmış üçten beri
dimdik duran lise,
otopark uğruna çöktü.
O sıralarda
dirsek çürütmüş gençlik
baktı, sustu.

Şamlar Mezarlığı,
kentin hafızasından sökülüp
göçe zorlandı.
Asker, polis lojmanları
itiraz eden seslerin üzerine
gölge gibi çöktü.
Halk yine sustu.

Sonra
asırlık Belediye Parkı...
Vatandaşın gözüne soka soka
bir Hilton masalı,
bir pamuk şeker düşü
ve biraz da ışıkla
buharlaştı.

Munis hemşerilerim,
mazbut hemşerilerim,
gönlü bol hemşerilerim...
Yine sustunuz.
Biliyorum,
kalabalığın içinde kahraman olmak kolaydır.
Asıl marifet,
kimse alkışlamazken
haksızlığa karşı durabilmektir.
Çünkü korkaklık,
ruha bir kez yerleşti mi
uslu uslu oturmaz.

Önce sesi kısar,
sonra gözleri indirir,
sonra insanın içindeki
itirazı kemirir.
Ve bir sabah
insan kendine bakar da
aynada kendi suskunluğunu görür.
Ah Amasyalım...
Biliyorum,
Sarı Öküzleri cömertçe verdin.

Belki son kaleleri de
birer birer vermeye devam edeceksin.
Elde kaldı
ırmak kıyısında
irili ufaklı yüz on ev...
Onları da
ışıl ışıl yapacaklar yakında.
Fotoğraflarını çek,
gönder UNESCO’ya.
Sonra anlat dünyaya:
“Bakın,
bizim de Venedik’imiz var!”
Çakma Venedik diye
pazarlayın turizmcilere.

Ama ne olur,
bir kez olsun
Safranbolu’ya bak.
Üç beş ahşap evin
milyonlara nasıl dönüştüğünü düşün.
Sonra dön
kendi evlerine bak.
Çünkü şehirler
yalnız taşla, ahşapla,
nehirle kurulmaz.
Şehir dediğin,
hafızadır.
Bir ev yıkılır,
bir duvar çöker,
bir ağaç kesilir...
Ama asıl yıkılan,
insanın içinde
o yere ait bir şeydir.

Ve bir şehir,
kendi geçmişine
sahip çıkamadığı gün
geleceğini de kaybetmeye başlar.
Neyse...
Bugün pazar.
Güneş Yeşilırmak’ın üstünde
sessizce yürüsün.
Harşena,
yüzyıllardır yaptığı gibi
şehre tepeden baksın.
Biz de
biraz susalım,
biraz düşünelim.
Belki bir gün
Amasya’nın taşına toprağına değil,
hafızasına sahip çıkarız.

Belki o gün
Sarı Öküz’ü vermeden önce
birileri ayağa kalkar.
Ve der ki:
“Yeter artık!”
İyi pazarlar
gönlü bol,
yüreği cömert
hemşerilerim.
Ama unutmayın:
Bir şehri korumak,
önce onun için
ses çıkarabilmektir.

Macit CÜNÜNOĞLU

İNADINA YAŞAMAK

Bugün varız,
yarın bir avuç sessizlik…
Adımız,
bir taşın gölgesinde unutulmuş
ince bir çizgi belki.

Tarih,
nice kibirli adamı
birkaç satıra sığdırıp
sayfaların arasına gömdü.
Tahtlar devrildi,
heykeller kırıldı,
büyük laflar sustu.

Geriye
birkaç tarih,
birkaç isim,
bir de kimsenin hatırlamadığı
eski bir fotoğraf kaldı.

Öyleyse
neden bu kadar ciddiye alalım kendimizi?
Bırak dünya dönsün
kendi gürültüsünün içinde.
Bırak makamlar, unvanlar,
hesaplar, hırslar
birbirini kovalasın.

Gerekirse
bir duvar dibi bulur,
hayatın en ciddi işini
en sıradan hâlimizle görürüz.
Sonra da
başımızı kaldırıp
bütün tantanaya karşı
küçücük bir kahkaha bırakırız dünyaya.

Çünkü hayat
bazen en büyük dersini
en küçük ayrıntıda verir.
Bir dilim ekmekte,
akşamüstü serinliğinde,
dostun omzuna konan elde,
uzaktan gelen bir çocuk sesinde…

Ya da
kimsenin bilmediği bir anda
kendimize gülüşümüzde.
Belki de
en büyük özgürlük budur:
Kendini fazla önemsememek,
kendi kusuruna gülebilmek,
yenildiğinde yeniden kalkmak,
hayatı bütün yaralarıyla sevebilmek…

Ve ölümü bilmek.
Ölümün
kapının bir yerinde beklediğini
bile bile
masaya bir sandalye daha çekmek,
bir kadeh değilse bile
bir bardak su kaldırmak hayata.
“Daha bitmedi,” demek.

Çünkü biliyorum artık;
ömür dediğin
uzun bir yol değil,
birkaç güzel anın
yan yana gelmesidir.

Bugün varız.
Yarın belki
bir rüzgâr geçecek üzerimizden
ve adımızı da alıp götürecek.
Varsın götürsün.
Ben bu dünyadan geçerken
birkaç güzel söz,
birkaç dostluk,
birkaç kahkaha
ve mümkünse
biraz da sevgi bırakacağım geride.

Gerisi
tarihin işi.
Ben mi?
Ben,
ölümü bilip
hayata göz kırpacağım.
Dünya bütün ciddiyetiyle
üzerimize gelirken
ben ona
inatla gülümseyeceğim.

Çünkü ben
kendimi değil,
hayatı ciddiye alıyorum.
Ve hâlâ,
inadına yaşıyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA’DAN BULUTLARA

Johnny Weissmuller başrolde,
sıfatı: Tarzan…
Şevket Bey Sineması’nda
altı, bilemedin yedi yaşındayım.

Perdede orman,
ben ormanın içinde…
Maymunlar bağırıyor,
Tarzan dallardan uçuyor;
ben de nefesimi tutmuş,
dünyayı unutuyorum.

Bir hafta çıkmadı rüyalarımdan.
Geceleri ormanlarda dolaştım,
sabahları Amasya’da uyandım.

Sonra öğrendim:
Şevket Bey Sineması
bir zamanlar ceviz ambarıymış.
Rahmetli anacığım da
orada işçilik yaparmış.
Babam görmüş onu orada…
Sonrası malum:
bakışmışlar,
sevişmişler,
evlenmişler.

Ne de olsa varlıklı adam!
Ah Amasya…
Farkında olmadan
ne çok işlemişsin içime.
Her sokağın bir hatıra,
her çeşmen bir türkü,
her taşın avucumda kalmış,
çocukluğumun sıcaklığı işte.

Haylazdık biraz…
Dağlar oyun alanımız,
Yeşilırmak doğal plajımızdı.
Soyunma kabinimiz yoktu
ama söğüt dalları vardı;
kara donlarımızı
güneşe sererdik.

Babam çoktan gitmişti hayattan.
Faytoncu İskender dayımdan
çok korkardım.
Bir de Ahmet amcamın oğlu,
pastırmacı İsmail emmimden…

Nedense sevmezdi bizi.
Gördüğü yerde
şiddet inerdi üstümüze.
Yıllar sonra öğrendim:
babamın ölümünden sonra
üç beş kuruş alacağımıza
el koymuş.

Ama insan tuhaf bir mahlûk…
Babamın vefatında
bizim eve bir teneke pekmez göndermişti.
Vicdan meselesi…
Herkesin ahlâkı
kendi içinde bir mahkeme.

Şimdi mahallem yok artık.
Evler yıkılmış,
sokaklar değişmiş,
çocukluğumun ayak izleri
betonların altında kalmış.
Ama ben hâlâ özlüyorum
Gümüşlü Camii’ni,
şadırvanını,
bahçesindeki ıhlamur ağacını…
Çiçekleri dökülürdü yerlere,
eğilip bakmazdık bile.

Bugün İstanbul’da
kilosu bin beş yüz lira!
Döngel vardı,
innap vardı;
kuşburnu vardı,
marmelatı vardı…
Bir dilim ekmeğin üstüne
sürdün mü
dünyanın en zengin sofrasıydı.

Şimdi hepsi
bir uzak zamanın
solgun fotoğrafı.
Aynı Tarzan filmi gibi…
Perde kapanmış,
orman gitmiş,
çocuk gitmiş,
Şevket Bey Sineması gitmiş.
Sahi,
Şevket Bey Sineması ne oldu?
Yerinde şimdi
bir AVM mi yükseliyor,
bir gökdelen mi?

Ne fark eder…
Benim sinemam hâlâ orada.
Perdesinde Tarzan,
salonunda ceviz kokusu,
bir köşesinde anam,
öteki köşesinde babam…
Ve altı yaşında bir çocuk
gözlerini kırpmadan
bulutlara bakıyor.
Yaşlılık işte…
Toprak mı çekiyor ne?
İnsan büyüdükçe
yollar kısalıyor,
anıların yolu uzuyor.

Neyse…
Artık acelem yok.
Daha öğreneceğim
çok şey var.
Yakında
bulutlara doğru
bir yolculuğa çıkacağım.
Yoldaşım martılar,
cebimde çocukluğum,
aklımda Amasya…

Belki gökyüzünün bir yerinde
Yeşilırmak’ı görürüm,
Gümüşlü’nün ıhlamurunu,
Şevket Bey’in perdesini…
Belki Tarzan da
bir dala tutunmuş,
beni bekliyordur.
Dönüşte anlatırım
bulutların nasıl olduğunu.
Şimdilik hoşça kalın…
Sizleri çok seviyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

22 Ağustos 2026

SAVADİYE’NİN YAMAÇLARINDA

Neden Savadiye?
Çünkü benim hikâyemin bir ucu Gümüşlü’de,
ata ocağımda;
öteki ucu Savadiye’de,
anne tarafından dedemin evinde düğümlenir.

Ben Gümüşlü’de doğdum.
Annem ise Selanik muhaciriydi.
1912…
Birinci Balkan Savaşı’nın başladığı yıl.
Kırk günlük bir bebekmiş annem,
nenemin kucağında,
Rumeli’nin ardında bıraktığı evlere,
bahçelere, mezarlıklara,
bir daha dönmemek üzere
Anadolu yollarına düşmüş.

Kader bu ya,
onu Amasya’ya kadar sürüklemiş.
O yolculuğun ayrıntıları
başka bir yazının,
belki de başka bir şiirin konusu olsun.

Çünkü bazı hikâyeler anlatılmaz yalnız;
insanın içine çöker,
yıllarca orada yaşar.
Amasya o yıllarda da
önemli bir Osmanlı sancağıydı.
Savadiye ise
şehrin en eski mahallelerinden biri…

Özellikle Ermeni yurttaşlarımızın yaşadığı,
dar sokaklarında nice hayatın
birbirine değmeden yan yana aktığı
eski bir dünya.
“Amasya’nın Dikenleri”ndeki Ester’i
hatırlıyorum.
1900 doğumlu Ester…
O sokakların çocuğu.
Bir devrin acısını
kızı Margaret’in aktardığı hatıralardan okurken
gözlerim dolmuştu.

Tarih bazen kitaplarda durmaz;
bir evin kapısında,
bir taş duvarın gölgesinde,
yaşlı bir kadının titreyen sesinde
karşınıza çıkar.

Ben dokuz yaşımda babamı kaybedince
Savadiye’yle bağım daha da sıklaştı.
Faytoncu dayım İskender’in evi
çocuk seslerinden geçilmezdi.

Dayım,
üreme işini neredeyse otomatiğe bağlamıştı;
iki yılda bir çocuk…
Kazaya kurban gidenler dışında
altıya kadar ulaşmıştı sayı.

Böylesi kalabalık bir evde
çocuk olmak ne güzeldi!
Bahçeleri de
her yıl biraz daha büyürdü
Lokman Dağı’na doğru.
Toprağı teraslamışlardı;
bahçe beş katlı bir yeşillik gibi
yamaçlara tırmanırdı.
Domates, biber, patlıcan…
Ne ararsan vardı.
Ceviz ağacı
gölgesini bile cömert dağıtırdı.
Dut ağacının dibi ise
ailenin küçük mezarlığıydı.
Yaşama şansı bulamayan
küçük bedenler,
büyüklerin dünyasında
sessizce toprağa emanet edilirdi.

Hayat,
aynı bahçede
hem meyve verir
hem ölümünü saklardı.
Bir de akşamları vardı Savadiye’nin…
Dayımın içki sofrası,
yedi yaş büyük abası annem,
uzayıp giden memleket sohbetleri…

Annemin yüzünde
Selanik’in uzak ışıkları.
Toprak çekiyor insanı…
Rumeli’den kopup gelen bir kadın için
memleket bazen bir şehir değildir;
bir türkü olur.

Hele o türkü:
“Yanıyormuş yeşil köşkün lambası…”
Annem onu duydu mu
gözleri dolardı.
Belki Selanik’in bir sokağı geçerdi içinden,
belki çocukluğu,
belki annesinin kucağı,
belki kırk günlük bir bebeğin
hiç bilmeden başladığı o uzun yol…

İnsan bazı türkülerde
kendi geçmişini değil,
annesinin geçmişini de ağlar.
Özel İdare memuru Ahmet abinin annesi
Emiş Aba vardı.
Mahallenin büyüklerindendi.
Hafızası dillere destandı.
Annemden söz ederken
sanki dün görmüş gibi:
“Ne yapar Ava?” derdi.

Ne güzel sözlerdi bunlar…
Bir insanın adını
yıllar sonra hâlâ sevgiyle anmak,
onu ölümden biraz olsun kurtarmaktır.
Bir de Hüseyin Ağa’nın
dillere destan bahçesi vardı.
Dağın eteklerini çevirmiş,
toprağın sahibi olmanın
sertliğini yüzüne yerleştirmişti.
Yanına yaklaşmak kolay değildi.
Toprak ağası edasıyla dolaşırdı.
Ama İskender dayımdan çekinirdi.

Mahallenin görünmeyen dengeleri vardı;
kim kime kafa tutar,
kim kimin karşısında susar,
kim kimin hatırını sayardı…
Bunlar da Savadiye’nin
yazılmamış tarihiydi.

Savadiye,
Amasya’nın içinde
apayrı bir dünyaydı.
Tıpkı Dere Mahalle gibi,
Kuba gibi…
Muhacirlerin ağırlıkta olduğu,
yoksulluğun insanları birbirine yaklaştırdığı,
şehrin mütegallibesine, eşrafına
adeta tepeden bakan
yoksul ama onurlu insanların mahallesi…

Yoksuldular ama
yoksulluklarına yenilmediler.
Çalışkandılar.
Ahlâklıydılar.
Müteşebbistiler.
Okumaya, yazmaya,
çocuklarını okutmaya meraklıydılar.
Ve belki de en güzeli,
bu şehrin eski ahalisiyle
kaynaşmak,
Amasya’ya karışmak,
bu kadim şehrin bir parçası olmak için
gösterdikleri çabaydı.

Onlar yalnızca bir yerden gelmemişti;
bir yere de gelmişlerdi.
Ve zamanla
geldikleri yerle kaldıkları yer arasında
kendi çocuklarının kalbinde
yeni bir vatan kurdular.

Şimdi geriye dönüp bakıyorum.
Gümüşlü’de doğmuş
Amasyalı bir babanın oğluyum.
Selanik’ten kopup
Anadolu’ya savrulmuş
asil bir annenin evladıyım.
Bir yanım Yeşilırmak’ın suyuna,
bir yanım Rumeli’nin türkülerine karışmış.
Bir yanım Amasya’nın taş sokaklarında,
bir yanım Selanik’in çok uzaklarında
kalmış.

Ben iki ayrı toprağın
aynı kalpte buluştuğu yerde doğmuşum.
Belki bu yüzden
memleket dediğim şey
tek bir şehir olmadı hiçbir zaman.
Biraz Amasya,
biraz Selanik…
Biraz Savadiye’nin bahçesi,
biraz Rumeli’nin türküsü…
Biraz annemin gözyaşı,
biraz babamın sessizliği…
Ve hepsinin ortasında
ben.

Amasyalı bir baba ile
Selanikli bir annenin evlâdı…
Ne mutlu bana.
Ne mutlu bana ki
iki yurdun hatırasını
tek bir yürekte taşıyorum.

Savadiye’den geçerken
aslında kendi geçmişimden geçiyorum.
Ve her eski sokağın başında
çocukluğum çıkıyor karşıma:
Elinde bir avuç ceviz,
üstünde güneş,
uzakta Lokman Dağı…
Annemin sesi geliyor sonra:
“Yanıyormuş yeşil köşkün lambası…”
Ben susuyorum.
Savadiye susuyor.
Ama geçmiş,
hâlâ konuşuyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

20 Ağustos 2026

ELMA ŞEKERİ

İki buçuk kuruş…
Nam-ı diğer delikli para.
Bir çocuğun cebinde
bir dünya mutluluk ederdi.

Ellili yıllar…
Amasya’da küçücük bir çocuk,
okul yolunda ceplerinde haftalık harçlığı,
iki buçuk kuruşluk bir servetle
hayata bakardı.

Bir bardak kırık çerez…
Ne büyük şölen!
Bir avuç leblebi, biraz çekirdek,
dünyanın en güzel sofrasıydı.

Sonra okul önlerinde
horoz şekerleri,
kınalı şekerler,
pamuk şekerleri…
Ve elma şekeri…

Ah, o elma şekeri!
Kabuğu gıcır gıcır parlardı,
kırmızı bir güneş gibi
çocuğun gözlerini kamaştırırdı.

Elimizi cebimize atar,
iki buçuk kuruşa dokunur,
sonra susardık…
Çünkü yoksulluk,
çocuğun dilini de öğrenmişti.

Ağzımız sulanırdı yalnızca.
Bakardık uzaktan,
bakardık uzun uzun…
Bir de rengârenk macunlar vardı,
şekerden gökkuşakları gibi
sokağın köşesinde uzayan.

Hayat ne kadar küçüktü o zaman,
mutluluk ne kadar büyük…
Bayramlık bir ayakkabı alınırsa
sabaha kadar uyuyamazdım.
Ayakkabıyı yatağın başucuna koyar,
arada bir kalkıp bakardım.
Yeni ayakkabı kokusu
bütün dünyaya bedeldi.

Şimdi torunlarıma
pastaneden elma şekeri alıyorum.
Bir iki kez yalıyorlar,
sonra masanın üzerine bırakıyorlar.
Dolapları tıka basa elbise,
ayakkabıları çuvalla…

Vay yavrum vay!
Nereden nereye…
Onlar “Z kuşağı” diyorlar kendilerine.
Biz hangi kuşaktık,
kim bilir?

Belki de
yokluğun kuşağıydık.
Ama yokluk başka,
yoksunluk başkaydı.
Çamurdan oyuncak yapardık,
kumdan dağlar kurardık.
Bir değnek at olurdu,
bir ip dünyanın en uzun yolu…

Yüzmeyi öğrenmek için
kurslara gitmezdik.
Yeşilırmak ne güne duruyordu?
Coşkun sularına bırakırdık kendimizi,
kulaç atmayı orada öğrenirdik.
Balık tutmayı,
suyun dilini,
akşamüstünün serinliğini…

Amasya’nın çocuklarıydık biz;
nehir bizim öğretmenimizdi.
Ilganusu bilir misiniz?
Yayın balığı derler adına.
Nehirlerin ağırbaşlı kraliçesi…
Beyaz etiyle
damakta kalan bir çocukluk tadı.

Şimdi göl kıyısındaki lokantalarda
rakının yanına koyuyorlar onu.
Bizse
Yeşilırmak kıyısında
bir balığın peşinden koşarken
dünyanın en zengin çocuklarıydık.

Neyse…
Bırakalım artık
yoksulluğun edebiyatını.
Herkesin çocukluğu kendine,
herkesin hayatı kendine.
Ama eşitlik başka mesele…
Bir çocuğun elma şekerine
uzaktan bakmasıyla
bir başkasının onu yarım yalayıp
masada bırakması arasında
sadece yıllar yok.
Bir dünya var.

Bir uçta
iki buçuk kuruşun hesabını yapan çocuk,
öteki uçta
elma şekerini beğenmeyen çocuk…
Ve aralarında
koskoca bir adaletsizlik.

Kitap diyor ki:
“Komşun açken tok yatma.”
Güzel söz…
Ama insanın aklına geliyor:
Bu söz kime söylendi?
Dindara mı?
Zengine mi?
İktidara mı?
Yoksa hepimize mi?

Şahsen ben
biraz alınıyorum.
Çünkü hâlâ görüyorum
sokağın kenarında bekleyen çocukları.
Hâlâ duyuyorum
iki buçuk kuruşun sessizliğini.
Hâlâ gözümün önünde
gıcır gıcır parlayan
o kırmızı elma şekeri…

Tam bunları düşünürken
uzaklardan bir ses geliyor:
“Bırak şimdi bunları Macit…
Torunlarından kalan
elma şekerini ye!”
Gülümsüyorum.
Belki de haklıdır.
Alıyorum elma şekerini elime,
kırmızı kabuğuna bakıyorum.
Bir çocuk çıkıyor içimden,
elli yıl öncesinden…
Amasya’da bir okul çıkışında
cebinde iki buçuk kuruşla
dünyaya hayretle bakan
o küçük çocuk…

Elma şekerine uzanıyor eli.
Ama almıyor.
Sadece bakıyor.
Çünkü bazı mutluluklar
yenmeden de ömür boyu sürer.
Ve bazı tatlar
dilde değil,
hatırada kalır.

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Ağustos 2026

DEKLANŞÖRÜN SESİ

Bir klik sesiyle başlardı hayat;
dünya bir anlığına
dudağıma değen bir öpücük gibi
dururdu avuçlarımda.

Ağabeyimden kalan o ışık
ellerime sinmişti çocukluğumda.
Amasya’nın dar sokaklarında
ayak seslerim dolaşır,
bir stüdyo kokusu yükselirdi içimden:
gümüş tortusu,
karanlık oda,
sabır
ve bekleyiş…

Ben ışığı
karanlığın içinden öğrendim.
Kırmızı bir lambanın altında
gözlerim usul usul büyüdü;
bir görüntünün
kâğıda düşmeden önce
ne kadar uzun beklediğini
orada öğrendim.

Sonra hayat yetişti peşime;
tebeşir tozu,
kalabalık sınıflar,
siyasetin sert rüzgârı,
sürgün yolları,
kavgalar,
yenilgiler…
Ve bir köşede
makinem sustu.
Suskun bir dost gibi
yıllarca beni bekledi.

Oysa ben gezgindim;
içimdeki yollar
hiçbir haritaya sığmazdı.
Amasya’dan kopup
Edirne’nin rüzgârına karıştım,
Hakkâri’nin dağlarına vardım.
Fırat kıyısında
akşamın sesini dinledim;
Meriç’te dostluklara sarhoş oldum.
Kızılırmak geçti içimden,
Sakarya gibi
sabretmeyi öğrendim.

Ama çekmedim.
Göz gördü,
yürek tanıdı,
parmak deklanşöre varamadı.
Van Gölü
mavi bir suskunlukla önümdeydi.
Ahtamar uzaktan
ince bir çan sesi gibi
“Gel…” diyordu.
Duymadım.
Malabadi
yalnızlığını taşlara yüklemişti;
Dicle’nin altında çocuklar
suyun dilini öğreniyordu.
Ben baktım.
Ve geçtim.

Çünkü içimde başka bir yangın vardı;
bir dava,
bir kavga,
bir inanç uğruna
hayatı erteleyen
kör bir tutku…
Sanatı kapının dışında bıraktım.
Güzelliği
“sonra”ya bıraktım.
Oysa bilmedim:
Hayatın en büyük yanılgısıdır
sonra.

Şimdi
çiçeklere bakıyorum,
bir böceğin kanadındaki
o küçücük mucizeye,
bulutların dağlara değdiği yere…
Ama en çok dağlara.
Çünkü özgürlüğün
yükseklerde bir evi vardır.
Nurhaklar’a baktığımda
rüzgârın içinde
eski bir ağıt duyuyorum.
1971’den kalma
bir kurşun sesi
hâlâ dolaşıyor göğsümde.

Bazı fotoğraflar
çekilmeden de kalıyor insanın içinde.
Bazı yüzler
negatif olmadan kararıyor.
Bazı ölümler
albümün hiçbir sayfasına
sığmıyor.
Şimdi yetmiş yedi yaşında
bir çocuk gibi
geçmişimin albümünü karıştırıyorum.

Ne çok kare kaçmış elimden…
Ne çok yol,
ne çok yüz,
ne çok gün batımı,
ne çok “keşke”…
Ah, keşke
pişmanlıkların da fotoğrafı olsaydı!
Bir duvara asardım hepsini;
her sabah karşılarına geçip
uzun uzun bakardım.

Belki böylece
aynı yanılgıya
bir daha düşmezdim.
Ama hayat
fotoğraf makinesi değil.
Geri sarmıyor filmi.
Aynı ışık
ikinci kez düşmüyor yüzlere.
Hiçbir yol
aynı manzarayı
iki kez göstermiyor.
Ve insan,
ömrünün sonunda anlıyor:
En güzel fotoğraflar
çekemediklerimizmiş.
En uzak yollar
gidemediklerimiz.
En acı “keşke”ler
deklanşöre basmak için
bir saniye daha beklediklerimizmiş.

Şimdi elimde
eski bir makine,
içimde binlerce görüntü…
Ve hayatın içinden
hâlâ bir klik sesi geliyor.
Belki de son kareye kadar
şunu söylüyor bana:
Bak.
Işığı kaçırma.
Bu kez
deklanşöre zamanında bas.

Macit CÜNÜNOĞLU

*19 Ağustos Dünya Fotoğrafçılık Günü hatırına 
kaleme alınmıştır.

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...