Bir balkon akşamındayım Yalova’da,
Marmara gri, gökyüzü suskun.
Güller konuşuyor önümde,
ortancalar renk renk,
bir fıskiye gecenin koynuna
ışıklı halkalar bırakıyor.
Ben müziğe sığınıyorum.
Önce bir yavaş şarkı,
sonra Beethoven,
bir caz esintisi,
uzaklardan bir tango,
sonra Latin’in sıcak soluğu…
En son sazlar çalıyor,
kızlar oynuyor,
memleket giriyor içeri
bir türkü kılığında.
İyi ki doldurmuşum belleğimi müzikle;
internet yok burada,
ama insanın belleği var.
Bir de yüz wattlık hoparlör
yetiyor bazen
koca dünyanın gürültüsünü susturmaya.
Çayımı yudumlarken
Marmara’ya bakıyorum.
Deniz susuyor,
çayır susuyor,
çiçekler susuyor…
Ben susamıyorum.
Çünkü memleket
insanın içine yerleşmişse
sessizlik bile konuşur.
Kitaplığımda
Battal Gazi’yi arıyorum,
Malkaçoğlu’nu,
bir Red Kit’i,
bir Tenten’i…
Çocukluğumun o saf dünyasını,
iyinin iyi,
kötünün kötü olduğu
o güzel masalı…
Ama kızım kitaplığını
psikoloji kitaplarıyla doldurmuş.
Narsisizm, bilinçaltı,
travma, kişilik, benlik…
Ben bıktım artık
insanın yalnız kendisini anlatmasından.
Çünkü insan
yalnız kendisi değildir.
İnsan biraz da
yanındaki yoksuldur,
sokağın başındaki çocuktur,
fabrikada terleyen işçidir,
tarlada güneşlenen köylüdür,
ekmeğini bölüşen kadındır,
gece vardiyasından dönen gençtir.
İnsan,
başkasının acısını
kendi acısı kadar duyabilendir.
Gerisi
pahalı kitapların arasında
kendini arayan
koca bir yalnızlıktır.
Bana anlatmayın
“Önce birey mutlu olsun,
sonra toplum düzelir”
masalını.
İnsan tek başına
mutlu bir ada değildir.
Birinin sofrasında ekmek yoksa
ötekinin mutluluğu eksiktir.
Bir çocuğun
okula aç gittiği yerde
kimsenin vicdanı tok değildir.
Bir işçi
ömrünü satıyorsa
bir başkasının serveti
o kadar da masum değildir.
Tarih bunu yazdı.
Köle vardı,
efendi vardı.
Serf vardı,
senyör vardı.
Reaya vardı,
saray vardı.
İşçi vardı,
patron vardı.
Ve yüzyıllar boyunca
aynı soru dolaştı dünyanın üzerinde:
Kim üretiyor,
kim yönetiyor,
kim yiyor?
İnsanlık yürüdü,
saraylar değişti,
bayraklar değişti,
diller değişti…
Ama düzenin eski sorusu
yerinde kaldı.
Şimdi bakıyorum memlekete.
Saraylar büyüyor,
makam arabaları çoğalıyor,
korumalar kalabalıklaşıyor,
uçaklar çoğalıyor…
Ama halkın sofrası
aynı hızla büyümüyor.
Bir yanda
itibarın gölgesinde yaşayanlar,
öte yanda
ayın sonunu getirmeye çalışanlar…
Bir yanda
lüksün sessizliği,
öte yanda
pazar filesinin hesabı.
Ve ben soruyorum:
Bu kadar azamet
ne için?
Bu kadar koruma,
bu kadar saray,
bu kadar gösteriş
ne için?
İtibar mı?
İtibar,
halkın ekmeği küçülürken
büyütülecek bir şey değildir.
Azamet mi?
Azamet,
yoksulun kapısında
başını eğemeyenlerin
oyuncağıdır.
Devlet büyük olur
saraylarıyla değil,
vatandaşının onuruyla.
Memleket büyük olur
uçaklarıyla değil,
çocuklarının geleceğiyle.
Yalova’da balkonumda
gece ilerliyor.
Marmara hâlâ gri.
Fıskiye hâlâ renkli.
Güller hâlâ güzel.
Müzik susmuş.
Ama içimde
uzaklardan bir türkü geliyor.
Amasya’dan mı,
Anadolu’dan mı,
çocukluğumdan mı
bilmiyorum.
Belki annemin sesidir,
belki babamın suskunluğu,
belki eski bir sokağın
akşam ezgisi…
Belki de
bu memleketin
yüzyıllardır bitmeyen
yarasıdır.
Ve ben
yetmiş yedi yıllık ömrümün
bir köşesinde oturmuş,
Marmara’ya bakarken
şunu düşünüyorum:
Bir memleket
ancak insanıyla güzeldir.
Gülün güzelliği geçer,
fıskiyenin ışığı söner,
sarayların kapıları kapanır,
makamların sahipleri değişir.
Ama halk kalır.
Ve halkın türküsü
hiç susmaz.
Bir gün
bu ülkenin bütün balkonlarında
aynı türkü çalacak:
Ne saray,
ne saltanat,
ne kibir,
ne yalan…
İnsanca bir hayat,
eşitçe bir ekmek,
özgürce bir gökyüzü
ve kimsenin kimseye
kul olmadığı
bir memleket.
İşte o gün
Marmara da mavi olacaktır.
Çünkü denizlerin rengi bile
insanın yüreğinden geçer.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder