Bir klik sesiyle başlardı hayat;
dünya bir anlığına
dudağıma değen bir öpücük gibi
dururdu avuçlarımda.
Ağabeyimden kalan o ışık
ellerime sinmişti çocukluğumda.
Amasya’nın dar sokaklarında
ayak seslerim dolaşır,
bir stüdyo kokusu yükselirdi içimden:
gümüş tortusu,
karanlık oda,
sabır
ve bekleyiş…
Ben ışığı
karanlığın içinden öğrendim.
Kırmızı bir lambanın altında
gözlerim usul usul büyüdü;
bir görüntünün
kâğıda düşmeden önce
ne kadar uzun beklediğini
orada öğrendim.
Sonra hayat yetişti peşime;
tebeşir tozu,
kalabalık sınıflar,
siyasetin sert rüzgârı,
sürgün yolları,
kavgalar,
yenilgiler…
Ve bir köşede
makinem sustu.
Suskun bir dost gibi
yıllarca beni bekledi.
Oysa ben gezgindim;
içimdeki yollar
hiçbir haritaya sığmazdı.
Amasya’dan kopup
Edirne’nin rüzgârına karıştım,
Hakkâri’nin dağlarına vardım.
Fırat kıyısında
akşamın sesini dinledim;
Meriç’te dostluklara sarhoş oldum.
Kızılırmak geçti içimden,
Sakarya gibi
sabretmeyi öğrendim.
Ama çekmedim.
Göz gördü,
yürek tanıdı,
parmak deklanşöre varamadı.
Van Gölü
mavi bir suskunlukla önümdeydi.
Ahtamar uzaktan
ince bir çan sesi gibi
“Gel…” diyordu.
Duymadım.
Malabadi
yalnızlığını taşlara yüklemişti;
Dicle’nin altında çocuklar
suyun dilini öğreniyordu.
Ben baktım.
Ve geçtim.
Çünkü içimde başka bir yangın vardı;
bir dava,
bir kavga,
bir inanç uğruna
hayatı erteleyen
kör bir tutku…
Sanatı kapının dışında bıraktım.
Güzelliği
“sonra”ya bıraktım.
Oysa bilmedim:
Hayatın en büyük yanılgısıdır
sonra.
Şimdi
çiçeklere bakıyorum,
bir böceğin kanadındaki
o küçücük mucizeye,
bulutların dağlara değdiği yere…
Ama en çok dağlara.
Çünkü özgürlüğün
yükseklerde bir evi vardır.
Nurhaklar’a baktığımda
rüzgârın içinde
eski bir ağıt duyuyorum.
1971’den kalma
bir kurşun sesi
hâlâ dolaşıyor göğsümde.
Bazı fotoğraflar
çekilmeden de kalıyor insanın içinde.
Bazı yüzler
negatif olmadan kararıyor.
Bazı ölümler
albümün hiçbir sayfasına
sığmıyor.
Şimdi yetmiş yedi yaşında
bir çocuk gibi
geçmişimin albümünü karıştırıyorum.
Ne çok kare kaçmış elimden…
Ne çok yol,
ne çok yüz,
ne çok gün batımı,
ne çok “keşke”…
Ah, keşke
pişmanlıkların da fotoğrafı olsaydı!
Bir duvara asardım hepsini;
her sabah karşılarına geçip
uzun uzun bakardım.
Belki böylece
aynı yanılgıya
bir daha düşmezdim.
Ama hayat
fotoğraf makinesi değil.
Geri sarmıyor filmi.
Aynı ışık
ikinci kez düşmüyor yüzlere.
Hiçbir yol
aynı manzarayı
iki kez göstermiyor.
Ve insan,
ömrünün sonunda anlıyor:
En güzel fotoğraflar
çekemediklerimizmiş.
En uzak yollar
gidemediklerimiz.
En acı “keşke”ler
deklanşöre basmak için
bir saniye daha beklediklerimizmiş.
Şimdi elimde
eski bir makine,
içimde binlerce görüntü…
Ve hayatın içinden
hâlâ bir klik sesi geliyor.
Belki de son kareye kadar
şunu söylüyor bana:
Bak.
Işığı kaçırma.
Bu kez
deklanşöre zamanında bas.
*19 Ağustos Dünya Fotoğrafçılık Günü hatırına
kaleme alınmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder