26 Ağustos 2026

KENTİN AHLÂKI

Bir kentin de ruhu vardır,
tıpkı insan gibi;
yüzünde evleri,
gözlerinde ırmağı,
hafızasında çocukları yaşar.

Ama biz
kenti yalnız taşla, betonla ölçtük yıllarca.
Bir arsa daha,
bir kat daha,
bir dükkân daha...
Göğe doğru büyüdükçe
insan kadar küçüldü şehir.
Sokaklar daraldı,
evler birbirinin nefesini kesti.
Ağaçlara ayrılan yer
betona verildi;
parklar maketlerde kaldı,
çocukların gölgesi
beton duvarlara düştü.

Oysa şehir dediğin
yalnız binalardan ibaret değildir.
Bir çınarın altında
yaşlı bir adam oturabilmeli,
bir çocuk çimenlere uzanabilmeli,
bir kadın
kentin ortasında
gökyüzünü görebilmeli.

Biz gökyüzünü de
parselledik sanki.
Ve ırmak...
Kentin ortasından geçen
o eski, o güzel ırmak.
Bir zamanlar
şehrin türküsünü söylerdi.

Şimdi kıyısından geçerken
burnumuzu tutuyoruz.
Su akıyor hâlâ;
ama temiz değil.
Irmak bize bakıyor,
biz ırmağa.
Sanki ikimiz de
birbirimizden utanıyoruz.

Oysa bir kent
kendi suyunu kirletiyorsa
yalnız suyunu kirletmez;
kendi vicdanını da
bulanıklaştırır.
Bir de ormanlarımız var
olması gereken yerde olmayan.
Dağın başı çıplak,
yamaçlar yorgun,
şehir susuz bir yaz gibi.
Ağaç kesildiğinde
sadece bir gövde düşmez toprağa;
bir kuşun yuvası,
bir çocuğun geleceği,
bir kentin serinliği düşer.

Biz bunu
hesap kitap meselesi sandık.
Oysa tabiat
muhasebe defterine sığmaz.
Sonra turist gelir kente.
Bir yabancı yüz,
bir fotoğraf makinesi,
bir otel odası,
bir lokanta masası...
Ve bazıları hemen
hesap makinesine sarılır:
“Bundan ne kazanırım?”

İşte tam orada
turizm ölür.
Çünkü turizm
insanı yolunacak kaz görmek değil,
misafir görmek sanatıdır.
Bir kez kazıklarsın,
bir kez kandırırsın,
bir kez fazla hesap çıkarırsın;
o insan gider.

Ardından
şehrin adı gider onunla.
Çünkü artık yalnız
bir esnafın ayıbı değildir bu;
kentin itibarıdır.
Günübirlik çıkarlar uğruna
yarını harcıyoruz.
Bugün biraz daha kazanalım diye
yarının ağacını kesiyoruz.
Bugün bir bina daha dikelim diye
yarının nefesini daraltıyoruz.
Bugün üç kuruş fazla kazanalım diye
yarının turistini kaçırıyoruz.

Sonra dönüp soruyoruz:
“Neden kent gelişmiyor?”
Gelişmek bu mu?
Beton çoğalırken
vicdanın azalması mı?
Ben başka türlü bir şehir düşlüyorum.
Evleri insanla konuşan,
sokakları nefes alan,
ırmağı berrak akan,
yamaçları ormanla örtülü,
çocukları parklarda büyüyen...
Gelen yabancının
“Beni burada kandırmazlar,”
diyebildiği bir şehir.
Esnafının kazancıyla
onur duyduğu,
ama kazancını
başkasının sırtından çıkarmadığı...
Yöneticisinin
bir sonraki seçimi değil,
bir sonraki kuşağı düşündüğü...

Çünkü kent yönetmek
bugünü kurtarmak değildir.
Kent yönetmek,
henüz doğmamış çocuklara
emanet bırakmaktır.
Bir kentin asıl zenginliği
kaç katlı bina yaptığı değildir.
Kaç ağacı koruduğudur.
Kaç çocuğa oyun alanı bıraktığıdır.
Irmağının ne kadar temiz aktığıdır.
Sokaklarında
insanın kendini ne kadar güvende
ve değerli hissettiğidir.

Ve en önemlisi:
Gelen yabancıya
nasıl davrandığıdır.
Çünkü turiste yapılan
aslında insana yapılır.
İnsana yapılan da
bir gün dönüp
şehrin yüzüne yazılır.
Ben bu kente
yalnız bugün için bakmıyorum.
Çocukluğumun sokağından,
eski evlerin gölgesinden,
ırmağın kıyısından,
yamaçların sessizliğinden bakıyorum.

Geçmişi biliyorum.
Bu yüzden geleceği dert ediyorum.
Çünkü şehirler
kendiliğinden güzel kalmaz.
Bir ahlâk ister.
Bir ortak akıl,
bir vicdan,
bir ölçü,
bir sabır ister.
Ve biraz da
“Benden sonra ne olacak?”
diye sorabilmeyi...

Yoksa beton büyür,
ağaç küçülür.
Kasa dolar,
ırmak kirlenir.
Bina yükselir,
şehir alçalır.
Turist gelir,
bir kez kandırılır,
bir daha gelmez.
Ve sonunda
elimizi göğe kaldırıp
“Bizim neden turizmimiz yok?”
diye sorarız.

Oysa cevap
çoktan önümüzdedir:
Bir kenti yaşatmak için
önce o kentin ahlâkını yaşatmak gerekir.
Çünkü kent dediğin
taş değildir yalnız.
Kent,
insanın birbirine
ve yarına karşı
duyduğu sorumluluktur.
Ve bir gün
betonlar dökülür,
tabelalar sökülür,
bugünün hesapları unutulur...
Geriye yalnız şu kalır:
Bu şehir bize emanet edilmişti;
biz ona ne yaptık?

Macit CÜNÜNOĞLU

Hiç yorum yok:

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...