18 Ağustos 2026

77 YAŞIMA MERHABA

Yetmiş yedime merhaba,
ömrümün son çeyrek yüzyılına…
Vay be!
Dile kolay, yetmiş altı yıl
bu gezegenin sırtında,
gökyüzünün altında,
toprağın üstünde…
Kaç kere “eyvallah” dedim hayata,
kaç kere ölümün kapısını 
çaldım da
kapı açılmadı yüzüme.

Demek ki daha işim varmış dünyada;
ya beni duymadı hayat,
ya da ciddiye almadı.
Öyleyse
tam gaz yola devam!
Siyaseti çoktan bıraktım;
insanın kendi ruhunu koruması da
bir çeşit devrimdir artık.

Hele ülkemin son manzaralarını görünce
“aman” dedim,
“ben bu filmin figüranı değilim.”
Varsın siyasetin efektleri
başkalarının ekranında patlasın;
ben hâlâ bir şiirin sessizliğine,
bir fotoğrafın ışığına,
bir insanın güzel sözüne
inanmak istiyorum.

Ama Amasya…
Amasya deyince
akan sular durur bende.
Çünkü orada çocukluğumun 
ayak izleri,
Gümüşlü’nün taş sokakları,
Selağzı’nın sesi,
Yeşilırmak’ın gözlerime bıraktığı renk vardır.

Annem Selanik’in bir köyünden,
babam “altı asırlık Amasyalıyız” derdi.
Doğrudur, değildir,
artık ne önemi var?

Ben soy kütüğünden çok
yüreğimin kütüğüne bakıyorum.
Dünyalı olmak istiyorum önce;
hakikatin peşinden gitmek,
özgürce düşünmek,
onurluca yaşamak…
Irkın, dinin, mezhebin
insana üstünlük verdiğine
hiç inanmadım.

İnsan dediğin
doğduğu yerle değil,
hayata bıraktığı izlerle
ölçülmeli.
Yetmiş yedi yaşına gelince
insan bazı şeyleri daha iyi anlıyor:
Ömür dediğin
takvim yapraklarından ibaret değil.

Bir çocuğun gülüşü,
bir dostun omuzuna dokunuşu,
uzaktan gelen bir şarkı,
akşamüstü Yeşilırmak’a düşen ışık,
bir kadının gözlerinde
ansızın yakalanan o eski heyecan…

Evet,
yetmiş yedimde bile
sevgilinin peşinden koşabiliyorum.
Hem de utanmadan!
Kalem hâlâ elimde;
platonik aşklarım hâlâ cebimde.

Şaka bir yana,
hayat güzel be kardeşim…
Bunca kayba,
bunca kırılmaya,
bunca yorgunluğa rağmen
hâlâ yaşamak istiyorsam
demek ki hayatın hatırı büyük.
Bir hastalık gelip
ışığımızı söndürmesin yeter.
Hiçbir iktidar,
hiçbir makam,
hiçbir fani
bizim yaşama sevincimizden
daha büyük değil.

Bugün varız,
yarın yokuz.
Tarih,
nice kibirli adamı
birkaç satıra sığdırıp
sonra unutmadı mı?
Öyleyse
neden kendimizi bu kadar ciddiye alalım?
Gerekirse bir duvar dibi bulur,
işimizi görürüz;
hayatın bütün tantanasına karşı
küçücük bir kahkaha bırakırız dünyaya.
Belki de
en büyük özgürlük budur:
Kendinle dalga geçebilmek,
hayatı sevebilmek,
ölümü bilip yine de
inadına yaşamak…

Ben de öyle yapıyorum.
Yetmiş yedimde
ne gençliğimi inkâr ediyorum
ne yaşlılığımı saklıyorum.
Beden biraz yorgun,
dizler biraz nazlı,
zaman biraz hoyrat…
Ama ruh?
O hâlâ yollarda.
Bazen bir kardelen,
bazen kayıp bir lale,
bazen Harşena’nın yamacında
eski bir çocuk…

Ve hâlâ
özgürlüğün peşinde.
Doğduğum vadinin suyunu
gözlerime doldurup
dünyaya bakıyorum.
İyi ki Gümüşlü’nün sokağında doğmuşum.
İyi ki Selağzı çocuğuyum.
İyi ki Amasya
çocukluğumun ilk şiiri olmuş.
Şimdi yetmiş yedinci kapının önündeyim.
Arkamda
üç çeyrek asırlık bir hikâye,
elimde kalem,
cebimde birkaç eski aşk,
yüreğimde memleket,
gözlerimde hâlâ ışık…

Ve hayatın karşısında
bir kez daha söylüyorum:
Ey dünya!
Ben daha bitmedim.
Bir şiir daha yazacağım,
bir fotoğraf daha çekeceğim,
bir dosta daha sarılacağım,
bir sabah daha Yeşilırmak’a bakacağım.
Belki bir gün
son kez “eyvallah” diyeceğim sana.

Ama bugün değil.
Bugün
yetmiş yedime merhaba!
İnadına yaşamaya,
özgürce düşünmeye,
onurluca direnmeye,
barış içinde kavga etmeye…
Ve hâlâ
insan kalmaya…
Ne mutlu bana.

Macit CÜNÜNOĞLU

Hiç yorum yok:

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...