20 Ağustos 2026

ELMA ŞEKERİ

İki buçuk kuruş…
Nam-ı diğer delikli para.
Bir çocuğun cebinde
bir dünya mutluluk ederdi.

Ellili yıllar…
Amasya’da küçücük bir çocuk,
okul yolunda ceplerinde haftalık harçlığı,
iki buçuk kuruşluk bir servetle
hayata bakardı.

Bir bardak kırık çerez…
Ne büyük şölen!
Bir avuç leblebi, biraz çekirdek,
dünyanın en güzel sofrasıydı.

Sonra okul önlerinde
horoz şekerleri,
kınalı şekerler,
pamuk şekerleri…
Ve elma şekeri…

Ah, o elma şekeri!
Kabuğu gıcır gıcır parlardı,
kırmızı bir güneş gibi
çocuğun gözlerini kamaştırırdı.

Elimizi cebimize atar,
iki buçuk kuruşa dokunur,
sonra susardık…
Çünkü yoksulluk,
çocuğun dilini de öğrenmişti.

Ağzımız sulanırdı yalnızca.
Bakardık uzaktan,
bakardık uzun uzun…
Bir de rengârenk macunlar vardı,
şekerden gökkuşakları gibi
sokağın köşesinde uzayan.

Hayat ne kadar küçüktü o zaman,
mutluluk ne kadar büyük…
Bayramlık bir ayakkabı alınırsa
sabaha kadar uyuyamazdım.
Ayakkabıyı yatağın başucuna koyar,
arada bir kalkıp bakardım.
Yeni ayakkabı kokusu
bütün dünyaya bedeldi.

Şimdi torunlarıma
pastaneden elma şekeri alıyorum.
Bir iki kez yalıyorlar,
sonra masanın üzerine bırakıyorlar.
Dolapları tıka basa elbise,
ayakkabıları çuvalla…

Vay yavrum vay!
Nereden nereye…
Onlar “Z kuşağı” diyorlar kendilerine.
Biz hangi kuşaktık,
kim bilir?

Belki de
yokluğun kuşağıydık.
Ama yokluk başka,
yoksunluk başkaydı.
Çamurdan oyuncak yapardık,
kumdan dağlar kurardık.
Bir değnek at olurdu,
bir ip dünyanın en uzun yolu…

Yüzmeyi öğrenmek için
kurslara gitmezdik.
Yeşilırmak ne güne duruyordu?
Coşkun sularına bırakırdık kendimizi,
kulaç atmayı orada öğrenirdik.
Balık tutmayı,
suyun dilini,
akşamüstünün serinliğini…

Amasya’nın çocuklarıydık biz;
nehir bizim öğretmenimizdi.
Ilganusu bilir misiniz?
Yayın balığı derler adına.
Nehirlerin ağırbaşlı kraliçesi…
Beyaz etiyle
damakta kalan bir çocukluk tadı.

Şimdi göl kıyısındaki lokantalarda
rakının yanına koyuyorlar onu.
Bizse
Yeşilırmak kıyısında
bir balığın peşinden koşarken
dünyanın en zengin çocuklarıydık.

Neyse…
Bırakalım artık
yoksulluğun edebiyatını.
Herkesin çocukluğu kendine,
herkesin hayatı kendine.
Ama eşitlik başka mesele…
Bir çocuğun elma şekerine
uzaktan bakmasıyla
bir başkasının onu yarım yalayıp
masada bırakması arasında
sadece yıllar yok.
Bir dünya var.

Bir uçta
iki buçuk kuruşun hesabını yapan çocuk,
öteki uçta
elma şekerini beğenmeyen çocuk…
Ve aralarında
koskoca bir adaletsizlik.

Kitap diyor ki:
“Komşun açken tok yatma.”
Güzel söz…
Ama insanın aklına geliyor:
Bu söz kime söylendi?
Dindara mı?
Zengine mi?
İktidara mı?
Yoksa hepimize mi?

Şahsen ben
biraz alınıyorum.
Çünkü hâlâ görüyorum
sokağın kenarında bekleyen çocukları.
Hâlâ duyuyorum
iki buçuk kuruşun sessizliğini.
Hâlâ gözümün önünde
gıcır gıcır parlayan
o kırmızı elma şekeri…

Tam bunları düşünürken
uzaklardan bir ses geliyor:
“Bırak şimdi bunları Macit…
Torunlarından kalan
elma şekerini ye!”
Gülümsüyorum.
Belki de haklıdır.
Alıyorum elma şekerini elime,
kırmızı kabuğuna bakıyorum.
Bir çocuk çıkıyor içimden,
elli yıl öncesinden…
Amasya’da bir okul çıkışında
cebinde iki buçuk kuruşla
dünyaya hayretle bakan
o küçük çocuk…

Elma şekerine uzanıyor eli.
Ama almıyor.
Sadece bakıyor.
Çünkü bazı mutluluklar
yenmeden de ömür boyu sürer.
Ve bazı tatlar
dilde değil,
hatırada kalır.

Macit CÜNÜNOĞLU

Hiç yorum yok:

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...