18 Ağustos 2026

SILA

Kızımın sözleriyle
bugün yetmiş yedi yaşındayım;
takvim, önüme bir sayı daha koydu.
Ama insan
yalnızca yılları değil,
yılların içinden geçerken
biriktirdiği sesleri, yüzleri, kokuları,
yarım kalmış sevdaları,
yeniden başlayan umutları da yaşar.

Ben bugün
bir yaşı daha geride bırakırken
kendime dönüp bakmadım yalnızca;
bir kızın gözlerinde
yeniden gördüm kendimi.

Sıla'nın kelimeleriyle…
Kırk yedi yılın içinden süzülen
bir baba-kız hikâyesiydi okuduğum.
Çocukluğunun küçük Sıla'sı
bugünün babasına bakıyor
ve karşısında
yürüyen bir kütüphane görüyor.

Ne güzel bir abartı bu!
İnsanın evladından duyduğu
en güzel mübalağa belki de
gerçeğin kendisinden daha gerçektir bazen.

Çünkü evlat,
insanın aynada göremediği tarafını görür;
biz kendimizi eksik sanırken
O, yılların içinden
başka bir adam çıkarır karşımıza.

Benimse aklım
bir an çocukluğuma gitti.
Tozlu sokaklara,
eski evlere,
Amasya'nın taş duvarlarına,
Yeşilırmak'ın ağır ağır akan suyuna,
bir fotoğraf makinesinin
gözümde büyüyen dünyasına…

Sonra yollar geldi aklıma;
uzun yollar,
kısa yollar,
dönülenler,
dönülemeyenler…

Bir hayat geçti içimden.
Sevinçler,
yenilgiler,
dostluklar,
ayrılıklar,
aşklar…
Ve insanın yaş aldıkça anladığı
o tuhaf gerçek:
Hayat,
başımıza gelenlerden çok,
onlara verdiğimiz anlamdır.

Ben belki de
bu yüzden hâlâ merak ediyorum.
Bir kitabın sayfasını çevirirken,
eski bir fotoğrafa bakarken,
bir şarkının peşine düşerken,
bir çocuğun sorusuna kulak verirken
dünyanın hâlâ bitmediğini hissediyorum.

Çünkü merak,
insanın içindeki gençliktir.
Takvim yaşlanır,
takvim yaprakları sararır,
ayna zamanın izlerini saklamaz;
ama merak varsa
insan henüz yaşlanmış sayılmaz.

Sıla'nın dediği gibi
belki de yıllardır
kendimi güncellemeye çalışıyorum.
Beyni biraz,
kalbi daha çok…

Çünkü bilgi
insanı büyütür ama
sevgi insanı tamamlar.
Edebiyattan konuşuruz bazen,
tarihten, sanattan,
politikadan,
spordan,
eski zamanlardan…

Birden söz aşka gelir.
Ve ben
en çok orada susarım.
Çünkü aşk,
anlatılınca küçülen
yaşanınca büyüyen bir kelimedir.
Bir kadına duyulan aşk değildir yalnızca.
Bir çocuğun başını okşamaktır aşk.
Bir torunun gülüşünde
kendi çocukluğunu bulmaktır.
Bir dostun sesini yıllar sonra duyunca
içinde eski bir kapının açılmasıdır.
Bir şehrin taşına,
bir ırmağın sesine,
bir şarkının makamına
kalbini bırakmaktır.

Bazen bir fotoğraftır aşk;
bir anı durdurup
zamana meydan okumaktır.
Bazen bir kitap,
bazen bir şiir,
bazen gece yarısı edilen
uzun bir sohbet…
Ve bazen
masanın üzerinde iki kadeh,
arkada Türk Sanat Musikisi,
karşında kızın…

Dünya susar.
Saatler unutulur.
İnsan
kendi ömrünün içinde
küçücük bir sonsuzluk bulur.
İşte benim yetmiş yedi yaşım
biraz da böyle bir şey.

Ne gençliğe dönmek istiyorum
ne zamanı geri çevirmek…
Bırakın yıllar gelsin.
Bırakın saçlara ak düşsün,
eller biraz yorulsun,
adımlar ağırlaşsın.

Yeter ki
gönlün kapısında
bir çocuk merakı beklesin.
Yeter ki
evlatların olsun.
Yeter ki
bir gün kızın çıkıp gelsin
ve sana desin ki:
“Baba,
sen yürüyen bir kütüphanesin.”

İnsan
bundan daha güzel hangi övgüyü
hangi makamdan duyabilir?
Belki gerçekten
o kadar bilgili değilim.
Belki gerçekten
bir yapay zekâ kadar hızlı düşünemem.
Ama bir farkımız var Sıla:
Ben bilgiyi
kitaplardan öğrendim;
hayatı ise
insanlardan.
Ve hayatın hiçbir yapay zekânın
tam olarak çözemeyeceği
bir tarafı var:
Sevmek.
İnsanın içini titreten,
hesaba gelmeyen,
ölçülemeyen,
programlanamayan bir şey.
Bir babanın
kızına bakarken duyduğu şey gibi…

Kırk yedi yıl önce
küçücük ellerinden tuttuğum kızım,
bugün karşıma çıkıp
hayatımı kelimelerle anlatıyor.
Ben de
o kelimelerin arasında
kendimi yeniden buluyorum.

Meğer insan
evlatlarının gözünde
biraz daha uzun yaşarmış.
Onların hatıralarında,
onların cümlelerinde,
onların çocuklarına anlattıkları
hikâyelerde…

Yaş dediğin
sadece takvimde duran rakam değilmiş.
Bazen
bir kızın “babacım” deyişidir.
Bazen
bir torunun dizine başını koyması.
Bazen
eski bir şarkının ansızın
gençliğini geri getirmesi.
Bazen de
yetmiş yedinci yaş gününde
bir evladının yazdığı satırları okuyup
gözlerinin dolmasıdır.

Bugün
bir kez daha anladım:
İyi ki yaş alıyorum.
Çünkü her yaş
hayattan biraz daha eksilmek değil;
hayata başka bir pencereden bakmaktır.
Yetmiş yedi yaşındayım.

Ama hâlâ
öğrenecek şeylerim var.
Hâlâ
soracak sorularım,
okuyacak kitaplarım,
dinleyecek şarkılarım,
çekecek fotoğraflarım,
yazacak şiirlerim var.
Hâlâ
Yeşilırmak kıyısında
bir akşamüstü ışığına
uzun uzun bakabilirim.
Hâlâ
bir makamın içinde
unutulmuş bir hatırayı bulabilirim.
Hâlâ
bir çocuğun kahkahasında
dünyanın bütün kötülüklerini
bir anlığına unutabilirim.
Ve hâlâ
evlatlarımın sesini duyduğumda
kalbimin yaşını sıfırlayabilirim.
Bugün benim doğum günüm.

Ama asıl hediyem
Sıla'nın bu güzel sözleri.
Bir baba için
evladının kaleminden dökülen birkaç satırdan
daha kıymetli ne olabilir?
O yüzden bugün
pastanın üzerindeki mumlara değil,
hayatımın ışıklarına bakıyorum.

Ve içimden
sessizce söylüyorum:
İyi ki doğmuşum.
Ama daha önemlisi,
iyi ki evlatlarım olmuş.
Çünkü insan
kendi doğumunu bir kez kutlar;
evlatlarıyla
binlerce kez yeniden doğar.
Ben bugün
yetmiş yedi yaşında
bir kez daha doğdum.
Kızımın cümlelerinde,
evlatlarımın sevgisinde,
torunlarımın gülüşünde,
dostlarımın sesinde,
eski şarkıların hüznünde,
hayatın hâlâ süren
o büyük aşkında…

Ve önümde
kaç yıl kaldığını hiç düşünmeden
hayata bir kadeh daha kaldırıyorum.
Müziği biraz açın.
Sohbeti uzatın.
Bir şarkı daha çalsın.

Çünkü daha bitmedi.
Ben hâlâ
hayata âşığım.
Ve hayat,
yetmiş yedi yaşında bile
insana fısıldıyor:
“Daha söyleyecek sözün var.”
İyi ki varsınız çocuklarım…
İyi ki varsın Sıla.
Bugün beni
yeniden kendime sevdiren
o güzel kelimelerin için…
Ve iyi ki
benim hikâyemin içinde
sen varsın.
Babandan sana,
yetmiş yedi yıllık bir ömrün
en güzel cümlesi:
İyi ki evladım oldun.

Macit CÜNÜNOĞLU

Hiç yorum yok:

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...