30 Ağustos 2026

YILMAZ ABİ

Her zamanki hafta sonu… Balkondayım yine.
Ağustos sıcağının son demleri dökülüyor gecenin koynuna, bir yanda serinleyen gökyüzü, bir yanda yorgun günün sessizliği…

Fonda eski bir şarkı; Kemanî Serkis’in nağmeleri, Müzeyyen ablamın billur sesi:
“Kimseye etmem şikâyet, baktıkça mücrim gibi istikbâlime…”

Bir şarkı dokunuyor geçmişime, ben geçmişe dokunuyorum.
Kâh çocukluğum çıkıyor karşıma, dizleri yara içinde, cepleri misket kokan…
Kâh gençliğim, delice akan bir ırmak gibi önüne geleni sürükleyen…
Kâh Amasya; Gümüşlü’nün taş sokakları, Yeşilırmak’ın kıyısında çocukluğumu bekleyen evler…

Ve tam o sırada telefonun keskin sesi bölüyor hatıralarımı.
Açıyorum.
Yılmaz abi…
Yılmaz Seven.
Mahalle komşum, Rasim amcanın en büyük evlâdı.
Nam-ı diğer Camcı Rasim’in oğlu…
1933’te Trabzon’dan Amasya’ya göç eden bir ailenin Karadeniz kokulu hikâyesi…

Gümüşlü Camii’ne çıkan sokakta evi, dükkânı, hayatı vardı Rasim amcanın.
Renkliydi, sesinde Karadeniz’in dalgası, yüreğinde Amasya’nın toprağı…

Çakallar’da bir bağı vardı.
Yaz akşamları güneş ufka yaslanırken sopasını omzuna atar, çıkınını ucuna takar, Pirler’e gider gibi kestirme yollardan bağına ulaşırdı.
Biz mahalle çocukları ardından bakardık hayranlıkla.
Bir insan bu kadar enerjiyi nereden bulurdu?
Meğer bazı babalar evlatlarına yalnızca soyadını değil, hayata karşı duruşlarını da miras bırakırmış.

Yılmaz abi o mirası taşıyanlardan…
Yıllarca DSİ’de yüksek mühendis olarak, müdür olarak kente hizmet etti.
Projeler çizdi, köprüler kurdu, suların yolunu değiştirdi; ama asıl insanların geleceğine bir şeyler katmaya çalıştı.

Aradan yıllar geçti, doksanına merdiven dayadı ama gözlerinde hâlâ ilk günkü ışık…
Amasya deyince yüreğinde başka bir kapı açılıyor.
Telefonun öte ucunda yine Amasya var.
UNESCO diyor, peyzaj diyor, Karabük Üniversitesi Rektörü Aysun Hanım diyor, Kuğu Gölü Parkı diyor…
Ben dinliyorum.
Şaşırıyorum.
Sonra hayranlıkla susuyorum.

Çünkü yaş dediğimiz şey takvimdeki rakamlardan ibaretmiş meğer.
İnsan yaşlanmıyor, eğer memleketi hâlâ yüreğinde genç kalıyorsa…
İnsan yorulmuyor, eğer yarınlara dair bir çift sözü, bir çift düşü varsa…

O an kendi yaşımdan utandım biraz.
Yetmiş küsur yılın ağırlığını omuzlarımda hissederken Yılmaz abinin sesinde yarının heyecanını duydum.
Ve içimden kocaman harflerle söyledim:
İYİ Kİ YILMAZ ABİM VAR!
İyi ki bu şehrin sokaklarını unutmayanlar var.
İyi ki geçmişini geleceğe bağlayanlar var.
İyi ki yaş alırken umudunu eksiltmeyenler var.
Bir insan seksen sekizinde hâlâ şehrinin geleceğini konuşuyorsa,
bir toplumun yaşlıları böyleyse gençlerinden umut kesilir mi hiç?
Kesilmez…

Çünkü umut, bazen bir gencin gözlerinde değil, bir ihtiyarın hâlâ ışık saçan gözlerinde büyür.
Yılmaz abi, senin taşıdığın bayrak bizim için emanettir.
Sen yorulma yeter.
Sen anlat, biz dinleyelim.
Sen düş kur, biz peşinden yürüyelim.
Sen Amasya de, biz Amasya diyelim.

Çünkü memleket sevdası yaş tanımaz, takvim dinlemez, beden yorulsa bile yüreği diz çöktürmez.
Çok yaşa Yılmaz abi…
Sağlıkla, umutla, onurla…
Taşıdığın bayrağın gölgesi düşmesin yere.
Gözün arkada kalmasın.
Çünkü o bayrak düşmeyecek ellerden ellere, yürekten yüreğe geçecek.
Ve biz, senin bıraktığın yerden Amasya’ya bakacağız.

Belki yine bir yaz akşamı, balkonda…
Fonda Müzeyyen ablam, Kemanî Serkis’in hüznü…
Yeşilırmak usul usul akarken bir şarkı daha geçecek geceden:
“Kimseye etmem şikâyet…”
Ama biz şikâyet etmeyeceğiz.
Çünkü biliyoruz:
Bir memleketin Yılmaz abileri varsa, yarınları da vardır.
Ve Amasya’nın yarınları için
UMUTLARI DA  VARDIR.

Macit CÜNÜNOĞLU

Hiç yorum yok:

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...