Bir akşam daha çöktü ömrümün omuzlarına.
Eski bir defter açtım, sararmış sayfalarından gençliğimin sesi yükseldi.
On İki Eylül'ün karanlığı hâlâ kurumamış mürekkep gibi duruyor içimde.
Kaçak günlerin uykusuz geceleri, kitaplara sığınan umutlar, yarım kalmış düşler…
Bir cümle ilişti gözüme,
Oscar Wilde yıllar öncesinden seslendi:
“Yaşlılığın trajedisi yaşlanmak değil,
yaşlanmamış olmaktır.”
İşte o an içimde bir kapı daha kapandı.
Çünkü saçlarıma düşen aklar değil acıtan, genç kalan yüreğimin yaşlanan bedenime sığmayışıdır.
Ayaklarım koşamıyor artık, ama düşlerim hâlâ dağlara çıkıyor.
Yollar beni çağırıyor, ben pencereden bakıyorum.
Bir ömür, dört duvar arasında kitapların sayfalarına emanet.
Kuşlar sabahı bana getiriyor, ağaçlar mevsimleri anlatıyor.
Ortancalar eski bir gülüş gibi açıyor, kuruyan erik ağacı her gün biraz daha beni anlatıyor.
Bahçedeki kuyudan akan su, ölüme inat hayatın son türküsünü söylüyor.
Ne garip…
Bir yanım çoktan vedalaşmış bu dünyayla, bir yanım hâlâ çocuklar gibi yarına inanıyor.
Kimi zaman udumu alıyorum.
Hüzzam dökülüyor parmaklarımdan, nihavent usulca oturuyor akşama.
Sonra radyoda bir ses… Müzeyyen'in sesi.
Bir şarkı açılıyor içimde, bir ömür kapanıyor.
Yeşil gözlere duyulan hasret, artık yalnız bir insana değil; gençliğe, aşka, kaybolan yıllara…
Soruyorum kendime:
Nerede o coşkulu günler?
Nerede dünyayı değiştireceğine inanan o asi delikanlı?
Hani eşitlik diye yürüdüğümüz yollar?
Hani özgürlük diye tükettiğimiz ömür?
Şimdi geriye, bir avuç anı, birkaç sararmış fotoğraf, eski dostların eksik sesleri ve ağırlaşan akşamlar kaldı.
Yine de yenilmiyorum.
Çünkü torunlarımın gülüşünde yarın var.
Evlatlarımın gözlerinde devam eden hayat var.
Ben ise son faslını yaşayan eski bir şarkı gibiyim.
Bir gün sessizce biteceğim.
Ama isterim ki ardımdan yalnız şu kalsın:
Bir adam geçti bu dünyadan…
Çok sevdi, çok özledi, çok direndi…
Ve gözleri nemli olsa da umudunu son nefesine kadar kimseye teslim etmedi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder