Sevgili bekler gibi bekledim seni,
meğer torun beklemekmiş
ömrün en masum sevdası.
Kapım çalınınca
güneş giriyor evime;
küçücük ayak sesleriyle
bütün yorgun yıllarım
bir köşeye çekiliyor.
Dünya gürültü içinde...
İnsan insana yabancı,
sözler taş gibi sert,
kalpler ince bir cam kadar kırılgan.
Herkes haklı,
kimse birbirini duymuyor.
Ben ise
sekiz yaşında bir çocuğun gülüşünde
insanlığın kaybettiği cenneti buluyorum.
Bir tuşla açıyor evreni,
parmaklarının ucunda
bizim hayal bile edemediğimiz çağlar.
Ben şaşkınlıkla bakarken
o gülüyor;
gelecek, çocuk yüzüyle
odama kuruluyor.
Sonra birden
eski mahalleler geliyor aklıma...
Çelik çomak sesleri,
çamur lekeli dizler,
Yeşilırmak kokan çocukluklar,
dağlara keçi gibi tırmandığımız günler,
ırmakta yüzüp
güneşi avuçladığımız yazlar...
Ne güzeldi o zamanlar;
ama bugün
bir çift küçük kolun
boynuma sarılışı var ya...
İşte bütün ömür
o anda anlam kazanıyor.
Anlıyorum ki
servet dediğin evlat değil yalnız,
torun sesiyle çoğalan bir ömürmüş.
Sevgi,
hesabı olmayan tek zenginlikmiş.
Ve ben
her sarılışta yeniden doğuyorum.
Çünkü torun sevgisi
ne zamana sığar,
ne dünyaya...
Adı konulmamış,
ama bütün kutsal kitapların
aynı sayfasında yazılı duran
en sessiz,
en temiz,
en kutsal aşk.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder