Sorma bana, kaç yaşındasın diye...
Takvimler yalan söylemeyi çok önceden öğrendi.
Asıl yaş, gözlerin merakını kaybettiği gün başlar.
Bir kitabın kapağını artık açmak istemediğin, bir çiçeğe eğilip adını sormadığın, bir çocuğun sorusuna şaşırmadığın gün...
İşte o gün ihtiyarlık usulca oturur omuzlarına.
Benjamin haklıydı; insanı yıllar değil, öğrenmekten vazgeçmesi yaşlandırır.
Oysa ne çok genç var ruhu küflenmiş...
Ne çok yaşlı var gözlerinde bahar taşıyan.
Küçük kentlerin dar sokaklarında servet sayılır insanın değeri.
Banka hesapları konuşur, susar kitaplar.
Bilgelik, eski bir sandığın dibine kaldırılmış aile yadigârı gibidir.
Mangal dumanları yükselir, okey taşları şakırdar, günün bütün hakikati bir çay bardağının buğusuna sığdırılır.
Kimse gökyüzüne bakıp bir yıldızın adını merak etmez.
Oysa zenginlik; paranın saydığı değil, aklın çoğalttığıdır.
Bir cümleyi anlamak, bir insanı dinlemek, bir ömrü incitmeden yaşayabilmektir.
Bana sorarsan, yaşlı olan saçına düşen ak değil; kalbine düşen karanlıktır.
Çünkü önyargılar, pas tutmuş kilitler gibi kapatır bütün kapıları.
İnsan, insana yabancı olur; etiketler konuşur, vicdan susar.
Ben yine de bir kelimenin peşinden yürümeyi, bir şiirin içinde kaybolmayı, yeni bir şey öğrenince çocuklar gibi sevinmeyi seçiyorum.
Varsın desinler: "Antika..."
Ben biliyorum; eskiyen beden olabilir, ama merak eden bir yürek her sabah yeniden doğar.
Ve inanıyorum ki, öğrenmeye devam eden insan, yalnızca yaşamaz; zamanın kendisine de genç kalmayı öğretir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder