Bugün istasyon tarafındayım.
Zaman zaman mahalle geziyorum,
yorgun yüreğime
en çok bu iyi geliyor.
Doğduğum topraklar
bir süredir beni bekliyormuş meğer,
anılar bahane,
eksikleri gedikleriyle dolaşıyorum.
Bu yaşta,
daha ne olsun.
Hayat dediğin
bir parantez işte,
bir gün açılır,
kapanana kadar
acıyla sevinci
aynı cümlede yaşar.
Ben de öyleyim:
kör topal ama inadına yürürüm,
sol mememin altındaki cevahiri
karartmamaya yeminliyim.
Şikâyet eden yaşlı olmak
en ağır yüktür,
tanrı korusun.
En güzeli,
yeryüzüne ayaktayken
veda etmektir.
Gerisi kolay,
nasıl olsa Kevser kıyısında
bir masa ayrılmış bana,
tatlı hayat,
biraz da şaka!
Dayımın oğlu Hasan
faytonla bekler şimdi beni.
Posta çekeriz,
trenle gelen mektuplar,
koliler,
hayatlar…
İskender dayım
iki bardak şarap içti mi
kamçıyı bize bırakırdı.
Sert adamdı,
imzası kamçıydı.
İki çocuktuk:
Hasan sürerdi faytonu,
ben kısa pantolonlu muavin.
Posta vagonundan çuvallar,
biraz da kocabaş çalardık
fırında pişerdi,
yanık yerleri
akide şekeri gibi tatlı.
İstasyon yolu
kaldırım taşlı,
Akdağ rüzgârı eserdi sanki.
Bağ evleri,
yemyeşil bir dünya.
Demiryoluna yakın
bir karadut ağacı vardı
o tadı
bir daha hiçbir yerde bulamadım.
Kurşunlu henüz yok,
Hızır Paşa ileride.
Sümbül Hamamı’nda
sazlı sözlü günler.
Sonra stadyum,
sonra beton,
sonra acele bir büyüme.
Mahir amcanın bağı
ırmağa kadar uzanırdı.
Piknikler,
meyve ağaçları,
kadrosu kalabalık mutluluklar.
Biz çocuklar mı?
Henüz tanrı katına
alınmamış
değersiz varlıklar!
Şimdi bakıyorum da,
hepsi masal gibi.
Biz de
isimsiz kahramanlarıyız o masalın.
Keşke bitmeseymiş
diye iç geçiriyorum,
belki yaşlılık diyorlar buna
ama ben
sadece hatırlamıyorum,
ruhumla orada yaşıyorum.
Ve yazıyorum.
Üç beş okur bile yeter...
Öyleyse
ne büyük mutluluk bana.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder