Benimkisi bir tür can sıkıntısı değildi aslında,
adı konmamış bir yaraydı.
Dünyaya bakınca
insanın içini üşüten o eski soru:
Bunca acıdan sonra hâlâ neden?
Gezegen yorgun,
insanlık dalgın.
Hak dediğimiz şey
yüksek sesle konuşanın cebinde,
adalet ise
uzun zamandır ertelenmiş bir randevu.
Bir zamanlar
iki büyük savaş geçti bu topraklardan,
çocukların oyuncakları sustu,
annelerin dili tutuldu.
“Bir daha asla” dedik,
mezar taşlarına söz verdik.
Ama insan
en çabuk unutan varlık çıktı.
Şimdi yeniden
tek bir ses büyütülüyor,
kalabalıkların üstüne gölge gibi düşen.
Taç yok belki,
ama korku var;
saray yok belki,
ama duvarlar yükseliyor.
Sınırlar çiziliyor
insanın insana benzememesi için.
Barış,
bir bildirinin dipnotuna sıkıştırılmış,
savaş ise manşetlerde.
Silahlar kutsanıyor,
ölüm gerekçelendiriliyor.
Oysa hiçbir bayrak
bir çocuğun kefeninden daha ağır değildir.
Ben hâlâ inanıyorum,
inatla, yorula yorula.
İnsanın insana değdiği yerde
umut filiz verir.
Adalet bir gün
yüksek kürsülerden değil,
sokakların kalbinden konuşur.
Bir gün
hak, bağırmak zorunda kalmaz,
adalet özür dilemez,
barış savunulmak yerine
yaşanır.
İşte o gün
bu adı konmamış sıkıntı
yerini derin bir nefese bırakır.
Ve insanlık,
ilk kez gerçekten
insan olur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder