Şubat akşamı erkenden çöker masaya,
sokak lambası daha yanmadan
gece olur kadehimizde.
Kapı aralanır,
içeri bir tutam ayaz girer
ama hüzzam başlayınca
soğuk susar.
Ud, ince bir sızıyla dokunur kalbe.
“Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun…”
diye bir ses yükselir
ve Şubat,
omzumuza başını koyar.
Hüzzam ağırdır;
acele etmez.
Her notada biraz gurbet,
biraz iç çekiş,
biraz da kabullenmişlik vardır.
Masada beyaz peynir,
bir avuç leblebi,
rakının camdaki buğusu.
Kimse yüksek sesle konuşmaz;
çünkü hüzün
fısıltıyla anlaşır.
Bir kadeh kaldırırız
gelmeyenlere,
bir kadeh de
çoktan gidenlere.
Şubat meyhanesi
ne tam kıştır
ne de bahar;
iki mevsim arası bir iç çekiştir.
Ömrümüzün sonbaharında
hüzzam bir köprü olur
gençliğimizle aramızda.
Bir zamanlar hızlı atan kalbimiz
şimdi ağır bir makamla çarpar.
Ama çarpar.
En dipte bir umut kalır;
türkünün son dizesinde,
kadehin son yudumunda,
gecenin en koyu yerinde.
Garson ışıkları biraz daha kısar,
udî son taksimi yapar.
Biz susarız.
Çünkü Hüzzam
söylenmeyeni de söyler.
Şubat dışarıda ayazdır belki,
ama içeride
yüreğimiz yanar usul usul.
Ve biz biliriz:
Hüzün de bir asalettir,
makamına yakışırsa
insanı güzelleştirir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder