Mevsimler geçer penceremden
adı konmamış bir hatıra gibi.
Yapraklar düşer
zamanın elinden bırakılmış mektuplar misali.
Güneş hâlâ oradadır
ama ısıtmaz artık;
çünkü insan
ısıyı bir yaştan sonra
içinde arar.
Bir ses dolaşır odada,
yabancı ama tanıdık:
Gençliği bilir insan,
yaşlılığı
ancak susarak öğrenir.
Zaman uçar,
hikâye anlatılır
ve anlatan da dinleyen de
yavaşça eksilir.
Geriye dönerim.
Çocukluğun tozlu ayak izleri
sokaklarda hâlâ durur.
Mahalle yok,
evler yok,
sadece bir cami
ve bir şadırvanın
suya sabrı kalmış.
Varsın olsun.
Irmak akıyorsa
şehir hâlâ nefes alıyordur.
Gidenleri rahmetle anarım,
kalanları
isimleriyle değil
yüzlerindeki çizgilerle severim.
Elimde bir poşet elma,
otururum eski bir bahçeye.
Tanıdık ararım,
çoğu yabancı çıkar.
Masalları bilmezler,
tokadın terbiye,
sözün emanet olduğu günleri
hiç yaşamamışlardır.
Oysa memleket
bir yer değildir yalnızca;
yüzmeyi öğrendiğin ırmaktır,
suyunu içtiğin kuyudur,
ilk sarhoşluğunu sakladığın meyhanedir.
Bir fotoğraf karesidir
arkasında vadi,
önünde arkadaşlar
henüz ölmemişken.
Pirler’de semaver tüter hâlâ
zamanı yavaşlatan bir duman gibi.
Bir çörek,
bir bakla dolması
hayata yettiğimiz günlerden kalma.
Her lokma
bir yılı geri alır insandan.
Şimdi
dizimin dibinde çocuklar,
onların çocukları.
Adlar değişir,
sesler incelir
ama bakış aynı bakıştır.
Gözlerim nemlenir,
çünkü bazı şeyler
ancak kaybedilince
tamamlanır.
Genç olmayı bilirdim.
Şimdi
yaşlı olmanın ne demek olduğunu
sessizce öğreniyorum.
Ve anlıyorum:
İnsan
en çok
yaşadıklarını
yanında götürür.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder