Tarih kitapları eksik yazar:
Haritalar daralır, sınırlar çekilir,
bir hat çizilir Saros'tan Karadeniz'e.
Oysa bir çizgi değildir o,
bir annenin kucağında kırk günlük bebekle
geceye yürüyüşüdür.
Toprak elden giderken
insan toprağını sırtında taşırmış,
bunu öğrendik.
Annemin doğduğu yer
şimdi başka bir ülkenin sabahında.
Ama onun ninnisi
Amasya’nın kenar mahallesinde büyüdü.
Osmanlı çöküyormuş,
dünya savaşa gebeymiş,
kim bilir?
Bizim evde savaş,
açlık demekti.
Meslek yok.
Toprak yok.
Devlet kapısı uzak,
umut daha da uzak.
Yine de geldiler.
Yıkık bir imparatorluğun
dimdik muhacirleri.
Kimi lokantada kepçe salladı,
kimi zahire çuvalladı omzuna,
kimi atların nal sesine tutundu.
Dayım İskender
sabaha karşı fayton sürerken
soğuğu değil, kaderi kamçılardı.
Opel Mustafa
adı otomobilden yadigâr
tozlu yolların ilk şoförü.
Direksiyon başında
bir çağın değiştiğini sezerek.
Amasya küçüktü o zaman.
Şehzadeler masalı anlatılırdı,
ama kimse geçim masalı yazmazdı.
Camiler vardı,
medreseler vardı,
dua çoktu
ekmek azdı.
Biz yazmadık.
Kulaktan kulağa büyüttük hikâyeleri.
Biraz efsane kattık,
biraz hamaset.
Bir su kemerine
aşk masalı giydirdik,
gerçeği taşın altında bıraktık.
Yüzyıl geçti.
Şimdi kahramanlık müzeleri var,
yüksek nutuklar,
bol alkışlı meydanlar.
Yoksul hâlâ yoksul.
Zengin daha zengin.
Demokrasi sandıkla ölçülür diyorlar,
oy pusulası ekmekten değerli sanki.
Saraylar yükselirken
mahalle araları susuyor.
Ve ben,
yüz yıl öncesinden kalan
bir göçün
evlâdı olarak
aynı soruyu soruyorum:
Toprak kaybı mı daha ağırdır
hafıza kaybı mı?
Annem kırk günlükken
bir imparatorluk çökerken ağlamış.
Ben yüz yıl sonra
aynı göçün yankısıyla susuyorum.
Ey zaman,
bizim sonumuzu
yine bir annenin duasına mı bırakacaksın?
Çünkü çıldırmak
en çok yoksulun lüksüdür
bu memlekette.
Bu hakikat de böyle biline.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder