Bir sabah
gardırobun karşısına geçtim,
niyetim basitti:
bir gömlek.
Kapak açıldı,
üstüme yürüdü eşyalar.
Ceketler omuz silkti,
pantolonlar hesap sordu,
paltolar susarak yargıladı beni.
En dipte
ayakkabılar
en az on çift tanık.
Tişörtler renkli bir kalabalık,
şapkalar başıma geçmiş yıllar gibi:
fötr, panama, heves…
Marka dedikleri
etiketli bir görgüsüzlük.
Utandım.
“Zorun neydi be adam?”
dedim kendime.
İnsan,
stok yapmayı öğrenmiş
tek canlı galiba.
Buna ister cehalet de,
ister dangalaklık de
son durak aynı.
Bir emir verdim evrene,
hanıma da.
Toplayın dedim,
fazlalık ne varsa.
En yakına bırakın,
adını iyilikle anan bir derneğe.
Elektronikler de gitsin,
müzik seti, DVD
hatırası var,
kendisi yük.
Üç beş saat,
bir ömür hafifledi.
Nokta.
Bir nokta daha.
Bir de iç çekiş.
Gençtim.
Para kazandım,
dünyayı dolaştım,
aşklar biriktirdim
kullan-at zamanlarında.
Yedim, içtim,
arkama bakmadan yaşadım.
Şimdi?
Ay sonu,
emekli maaşıyla
ince bir ip.
Ama bak,
kimyager oldum mecburiyetten,
rakımı kendim damıtıyorum
beş yıldır.
Devlet kazık atar,
hayat öğretir.
Çaresizlik
insanı ayakta tutmayı da biliyor.
Şükür var içimde.
Şikâyet yok
o defteri kapattım.
Geriye ne mi kaldı?
Bir fanila,
İki don,
iki gömlek.
Ve bilirim:
Adam olana
ölünceye kadar yeter.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder