Çok kutuplu bir dünyadan geldik
ama şimdi
çok ekranlı bir çağın içindeyiz.
Bir zamanlar sağ ve sol diye bölünürdü koridorlar,
şimdi algoritmalar ayırıyor insanları.
O gün sürgün vardı,
bugün sessiz tasfiye.
O gün dağ başı kasabalar,
bugün görünmez yalnızlıklar.
Altmışlı yıllarda
öğretmen okulunda
tebeşir tozu yutardık ideallerle birlikte.
Yoksul halk çocuklarıydık çoğumuz,
cebimizde harçlık az,
yüreğimizde memleket çoktu.
Bir hocamız vardı,
yeni evli,
kundakta bebeği…
Bir imzayla
Köroğlu’nun rüzgârına savruldu.
Ama gittiği yerde
sobayı yakıp
çocukların gözlerini ısıttı.
Çünkü öğretmenlik
coğrafyaya değil
vicdana atanırdı o zaman.
Şimdi başka bir çağdayız.
Çocuklar bilgiye değil,
bilgi çocuklara koşuyor.
Ama bilgelik
aynı hızla büyümüyor.
Okullar beton,
sınıflar kalabalık,
hayaller taksitli.
Öğretmen
bir yandan geçim derdi,
bir yandan performans cetveli,
bir yandan velinin baskısı…
Sanki eğitimin yükü
tek bir omza bırakılmış gibi.
Tüketim çağının parlak vitrini
idealleri gölgede bırakıyor.
Sanat geri çekilmiş,
estetik lüks sayılmış,
merak ise sınav testlerine indirgenmiş.
Ve en kötüsü,
demokrasi
bir ders konusu kadar uzak artık.
Ama yine de
umut var.
Çünkü gençler
bizim kadar romantik değil belki
ama daha uyanık.
Dünyayı avuçlarında taşıyorlar.
Yanlış gördüklerinde susmuyor,
sorguluyorlar.
Onlar
tek tip düşüncenin içine sığmıyor.
Ne sağın kalıbına
ne solun sloganına.
Kendi yollarını arıyorlar.
Belki biz
fazla duygusaldık.
Onlar daha gerçekçi.
Biz hayal kurduk;
onlar sistem çözüyor.
Ve inanıyorum ki
bir öğretmen
yine bir çocuğun hayatına dokunduğunda
tüm politik hesaplar boşa düşecek.
Çünkü gelecek
nutuklarla değil,
sınıfta kurulan o sessiz bağla yazılır.
Bir gün
bir çocuk
sorularından utanmadığında,
bir öğretmen
cevap vermekten korkmadığında,
işte o gün
umut yeniden müfredata girecek.
Ve biz,
eski defterlerin sararmış sayfalarından
gülümseyerek bakacağız:
“Demek ki
hiçbir emek
boşa değilmiş…”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder