Bir kent vardır
adını söylemesen de tanınır,
sabah erken saatlerde ekmek kokusuyla
akşamüstü yorgun bir gölge gibi uzar sokaklara.
Taşları eskidir,
ama eskimeyi bilen taşlardır bunlar;
üstünden geçen ayakların hikâyesini tutar,
kim gitti, kim dönmedi
hepsini bilir.
Bir adam yürür bu kentte
adı önemli değildir,
çünkü adı söylense de susar zaten.
Cebinde anahtarlar vardır,
kapı açmazlar artık
zaman açarlar.
Her metal sesi
bir evin ışığını yakar geçmişte.
Çocukluk,
en çok kaldırım kenarlarında durur.
Top kaçmıştır bir zamanlar,
bir anne seslenmiştir pencereden,
akşam olmuştur ansızın
ve kimse tam hatırlamaz
neden büyüdüğünü.
Şiir masada durmaz burada,
çünkü masa düzen ister.
Oysa hayat
biraz yamuk,
biraz döküktür.
Şiir daha çok
dar bir meyhanenin köşesinde
camı buğulu bir akşamda
kendi kendine konuşur.
Bir sandalye hep boştur,
kime ait olduğu bilinmez.
Belki erken gidenindir,
belki hiç gelmeyenin.
Kadehler tokuşmaz bazen,
sadece havada asılı kalır
söylenememiş cümleler gibi.
Makamlar dolaşır gecede,
bir ezgi başlar,
hangisi olduğu fark etmez.
Önemli olan
insanın içine nereden girdiğidir.
Birinde aşk bekler,
ötekinde akşam çöker,
bir başkasında
memleket ağır bir taş gibi
kalbe oturur.
Büyük sözler edilmez.
Kimse dünyayı kurtarmaz bu şiirde.
Ama bir park kurtulur belki,
bir meydan yıkılmaktan,
bir dost
hatırlanarak yaşar.
Zaman geçer,
ama herkes aynı hızda geçmez ondan.
Bazıları kavga eder,
bazıları susarak direnir.
Unutmak kolaydır,
zor olan
hatırlamaya razı gelmektir.
Yazmak,
bir şey eklemek değildir burada.
Eksilenleri geri çağırmaktır.
“Ben de vardım” demek kadar sade,
“Ben hâlâ buradayım” demek kadar inatçı.
Ve şiir bittiğinde
okur şaşırır biraz.
Bir metin okuduğunu sanmıştır,
oysa
birinin yanına oturmuş,
uzun uzun susmuş,
arada bir iç çekmiş
ve fark etmeden
kendi hikâyesini anlatmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder