Akşam yine ağırdır.
Kadehimde tortu tortu yıllar,
dilimde eski bir şarkının kırık makamı.
Şehir susmuş,
ben konuşuyorum içimle.
Gurbet dedikleri şey
yalnız uzaklık değildir;
insanın kendi gençliğine erişememesidir biraz da.
Elini uzatırsın
bir sokak başı çıkar karşına,
bir cumbalı ev,
bir kapı tokmağında asılı çocukluğun.
Amasya…
Adını andığımda bile
içimde bir Yeşilırmak kıpırdar.
Harşena’dan süzülen gölge
akşamıma düşer.
Kaya mezarları
sanki benim susuşumu bekler.
Derler ya “Müze-Kent”…
Ben bilirim ki
asıl müze,
o evlerin içindeki hayatlardı.
Cumbalı odalarda
yoksulluk sessiz otururdu divana,
ama haysiyet hep ayakta kalırdı.
Ocağı zor yanan evlerde
çorba yavandı belki
ama paylaşmak sımsıcaktı.
Kızılcık şurubu içtim deyip
kan kusanların vakarı vardı.
Gözyaşı gösterilmezdi sokakta,
ama gece olunca
yastık bilirdi her şeyi.
Hiçbir şeyimiz yoktu,
evet…
Ne bisiklet,
ne vitrinde bekleyen oyuncaklar.
Ama sokağın tamamı bizimdi.
Bir taş kaleydi dünya,
iki adım arası cennet.
Veresiye defterine yazılan ekmek
ayıp değil,
dayanışmaydı.
Bakkal amcanın kalemi
adaletten yanaydı.
Zengin ile fakir
aynı teneffüste terlerdi.
Aynı sırada dirsek çürütür,
aynı öğretmenin bakışıyla hizaya gelirdi.
Şimdi düşünüyorum da,
bizim mutluluğumuz
fazlalıktan değil,
eksikliğin terbiyesindenmiş.
Bir doktor kapıyı çalınca
umut girerdi eve.
Bir fayton geçince sokaktan
atların nalında
şehrin kalbi atardı.
Annelerimiz:
Adlarını andığımda
içimde bir çınar gölgelenir.
Asalet dediğin
yüksek ses değilmiş meğer;
dik durmakmış,
az konuşup çok taşımakmış.
O nesil
şikâyeti bilmezdi.
Yük ağırdı belki
ama omuzlar genişti.
Şimdi?
Şimdi vitrinler parlak,
kalpler mat.
Görgüsüzlük bir meziyet gibi dolaşıyor caddelerde.
Gürültü çoğaldı,
insan azaldı.
Eskiden akşam ezanı
eve dönüş demekti.
Şimdi eve dönülüyor,
ama kimse kimseye varamıyor.
O eski Amasya yok belki,
ama ben hâlâ
bir sokağın başında bekliyorum.
Bir arkadaş “çık hadi” diye seslenecek sanıyorum.
Annem camdan bakacak,
“çok oyalanma” diyecek.
Zaman dediğin
insanı büyütüyor,
ama içindeki çocuğu
sürgüne gönderiyor.
Ben sürgündeyim belki,
ama gönlüm hâlâ
Yeşilırmak kıyısında.
Bir çay bahçesinde,
bir meyhane masasında,
bir hatıranın gölgesinde.
Kadehimi kaldırıyorum şimdi
ne isyana,
ne de kadere.
Sadece şuna:
Elem,
insanı terbiye eden en ağır ustadır.
Ve hatıralar,
gitmeyen misafirlerdir kalpte.
Dertleri zevk edindim,
bende neşe ne arar…
Bu yorgun yürekte
gülüş biraz misafir,
hüzün ev sahibi.
Ama bilin ki dostlar,
bir şehir insanın içine yerleşti mi
yıkılmaz.
Ben hâlâ o sokakta
adımı çağıran rüzgârı dinliyorum.
Hâlâ o evlerin cumbasında
çocukluğumu arıyorum.
Ve bilirim
bir gün son kadeh kalkarken
hatıralar yine masada olacak.
Çünkü bazı şehirler
terk edilmez,
taşınır.
Ve bazı adamlar
gurbette yaşar
ama memlekette ölür.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder