Siyaset
öyle sinsice girdi ki hayatımıza,
artık güzellikler fısıltıyla konuşuyor.
İnsan sevincini yüksek sesle söylemeye utanıyor,
sanki ayıp bir şeymiş gibi
mutlu olmak.
Oysa bir şehir vardı,
bir şehrin adıyla kalbimiz çarpardı.
İstanbul…
Bir kelime değil,
uzun bir cümleydi.
Yavaş yürünürdü sokaklarında,
acele edenler ayıplanırdı.
Bir bankta oturup
bir ömrü seyredebilirdin
hiç sıkılmadan.
Onunla nefes alırdık,
taşına dokunurduk
ve tarih elimizi kirletmezdi,
aksine arındırırdı.
Duvarlar anlatırdı
biz susmayı bilirdik.
Bir martı sesi
bütün gündemi susturmaya yeterdi bazen.
Hayat,
küçük mutlulukları büyük gösterirdi o zamanlar.
Bir vapur düdüğü,
bir çay bardağının buğusu,
bir şarkının yarım kalmış nakaratı…
Bunlar devrimdi bize göre,
ama kimseye anlatamazdık.
Sonra bir şey oldu.
İçimizde bir yer
çatlamaya başladı.
Yavaş yavaş,
sessizce.
Bir sabah uyandık
ve kanayan bir ülkeye baktık aynada.
Gençliğimiz
aceleyle harcandı.
Edebiyat bilen eller
boş kaldı.
Şiir yazan diller
suskunluğa mahkûm edildi.
Sahne kuranlar
perdeyi kendi elleriyle kapattı
onurlu ama yorgun.
Mektuplar vardı bir zamanlar,
beklemek vardı.
Bir bakışa yazılan sayfalar,
bir cümleyle ayakta duran aşklar…
Belki her şey o kadar da güzel değildi,
ama gerçekti.
Şimdi her şey hızlı,
her şey parlak
ve her şey eksik.
Yirmi birinci yüzyıla
geç kaldım ben.
Gürültüsüne alışamadım,
öfkesine tahammül edemedim.
Bazı sabahlar
ölüm bile daha sade geliyor insana
bu kadar hoyratlıktan sonra.
Yine de…
hayat inatçı.
Düşe kalka yürütüyor insanı.
Bir şarkı çalıyor uzaktan,
bir resim tutunuyor duvara,
bir şiir direniyor
kimsenin okumadığı bir defterde.
Umudu da
tamamen bırakmıyoruz.
Az koyuyoruz,
idarelik.
Geleceğe temkinli bir gülümseme,
torunların düğünlerine saklanan
küçük bir sevinç gibi.
İşte bütün mesele bu:
Dünya yanarken
bir tutam mutluluğu
avuçta saklayabilmek.
Paylaşmadan,
bağırmadan,
kirletmeden.
Yeter mi?
Yeter.
Hatta artar bile.
Ama…
ancak
derviş olana.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder